Sabahın o ilk sessizliği vardı havada.
Güneş henüz tam doğmamıştı ama ufuk, portakal rengiyle yanıyordu. Köy evlerinin bacalarından dumanlar henüz tütmemişti. Her yer öylece duruyordu; sanki dünya bir anlığına durmaya karar vermiş gibi… Ama benim içim… benim içim geceden kalma bir yangınla kavruluyordu.
Koca konağın içinden çıktım, ayaklarım beni nereye götüreceğini bilmeden taşlı yola sürdü. Ama aklımda hep aynı cümle yankılanıyordu.
“Berfin uygun kızdır. Kanındandır. Bildiğimizdendir. Düğün zamanı geldi Azat, yeter oynaşmayı bırak.”
Oynaşmak…
Ben kimseyle oynamadım.
Ben sadece…
Sevdim. Sessizce.İçime içime.Kimse bilmeden.
Konağın önündeki çardağa oturdum. Elimde bir sigara, ama yakmadan. Dudaklarımın arasına aldım, ısırdım. Düşünceler daha keskin olur böyle zamanlarda. Herkes beni büyük Ağaoğlu olarak bilir, ama ben kendimi bir çocuğun kalbinde mahsur kalmış gibi hissederim. O çocuğun adı Azat’tı. Ve Azat birine tutulmuştu.
Ve o an…
O an gördüm seni, Dicle.
***
Tarlaya vardığımda güneş çoktan başımı ağrıtmaya başlamıştı ama içimdeki öfke güneşten betermiş meğer. Elimle alnımdaki teri sildim, sonra cebimden sigaramı çıkarıp yakmaya çalıştım ama parmaklarım titriyordu. Her sigara gibi bu da hiçbir şeyi unutturmuyordu, ama insan yine de bir şeyin eline yapışmasını istiyor ya… Elimde bir şey olsun, öfkemi ona aktarabileyim istiyordum.
Kafamı göğe kaldırdım.
Gökyüzü bile bana küs gibiydi.
Tam adımımı atıyordum ki, kulaklarıma neşeli kahkahalar çalındı. Biri kahkaha atıyordu… Ama bu sıradan bir gülüş değildi. İçten, ferah, çiçekli tarlaların ortasında açan papatya gibi saf, tertemiz bir ses… Başımı çevirdim.
Ve o an…
Zaman durdu.
Hayat durdu.
Ben nefes almayı unuttum.
Bir taşın kenarına çöktüm, görünmeyecek kadar mesafede ama her şeyi görebilecek kadar yakındaydım.
Çeşmenin başındaydı… Dicle.
Etrafında birkaç kız daha vardı. Hepsi ellerinde sürahilerle, kovalarla çeşmeden su dolduruyordu ama ben kimseyi görmüyordum. Gözüm sadece onda kalmıştı. Dicle’nin ince parmakları, suyu doldurduğu testiye değiyordu. Sonra saçlarını geriye attı ve kahkaha attı… Öyle bir kahkaha ki, içime oturdu.
“Ben bir sevdaya düştüm,” dedim içimden.
“İmkânsız olan bir sevdaya.”
Dicle o kadar güzel gülüyordu ki… Dünya sanki onun gülüşünün etrafında dönüyordu.
***
Ben bir sevdaya düştüm.
İmkânsız olan bir sevdaya.
Benim yarim, benden başkasına yar olmaya niyetli.
Çocuk yaşımda kalbime düşen en güzel kor…
Dicle.
Kiraz gözlü, ince tebessümlü Dicle…
Ben büyük bir konağın içine doğdum. Herkes köklü soyumuzdan, kalabalık sofralarımızdan, uzun uzun anlatılan soylu hikâyelerimizden bahseder. Ama ben… ben o kalabalığın içinde hep yalnızdım.
Tek erkek çocuk…
Ve babamın tek mirasçısı.
O yüzden hiçbir zaman çocuk olamadım. Hiçbir zaman hata yapma hakkım olmadı.
Babamın gölgesi değil, baskısı büyüttü beni.
Her sabah bir vasiyet gibi önüme bırakılan sorumluluklar…
Her akşam hesaba çekilen hayaller…
Bir tek o sabah…
Bir tek o sabah çocuk olmak istemiştim.
Konağın avlusunda gürültüyle tartışıp çıkmıştım.
Daha yeni askerden dönmüştüm.
Ama babam beni kırk yıllık adam sanıp her kararımı dizayn etmeye çalışıyordu. Hele ki evlilik konusu…
“Bir bu kalmıştı, istemediğin lan yeter!”
Taşa vurdum ayağımla.Öfkem ayağımdan yukarı tırmandı, kalbime kadar yaktı.
Tam o anda Yusuf çıktı karşıma.
“Hayırdır lan, ne bu sinir? Yine mi tartıştın pederle?”
Dikkatim ona kaydı. Elini arkasına atmış, belli ki tarlaya gidiyordu.
“Bahsetme bana ondan,” dedim sinirle. “Her dediğine tamam dedim zaten. Hep bu yüzden tepeme çıktı. Salaklık bende.”
“Lan bir dur. Ne istedi de bu kadar delirdin?”
Elimi tuttu, hızla kafama vurmamı engelledi.
“Berfin’le evlendirecekmiş beni. Sadece reşit olmasını bekliyormuş. Ona göre davranmamı istedi benden. Gönlün başkasına kaymasın diyor. Geçmiş karşıma… bir o kalmıştı karışmadığı. Ona da karıştı adam.”
Yusuf bir an sustu. Bakışları ciddiydi.
“Vay… zor istek olmuş bu sefer. Ama oğlum, zaten sevdiğin biri yok, neye bu sinir?”
“Sana göre yok.Ama ben sevdim.
Sessizce.Tek taraflı belki.Ama içime saplandı bir kere, çıkar mı?”
Yusuf sustu. Bu sefer ben devam ettim.
“Sabır… sabır lan oğlum! Kardeşim diyorum ben o kıza. Ne evlenmesinden bahsediyorsunuz siz bana?! Tabi sen seviyorsun kuzenini. Ama bu bir değil. Sizinki karşılıklı. Bizimki… bu başka.”
Yusuf hâlâ anlamıyordu. Anlamayacaktı da.
Kimse anlamadı beni şimdiye dek.
“Tutma beni,” dedim, “tarlaya bakmam gerek.”
“Azat, dursana lan! Konuşuyorduk daha!”
Ama yürüdüm.
Ne durdum, ne döndüm.
Yol boyunca içimden babama, köye, kadere saydırdım.Her taşa vurdum.
Her ağaca bakıp sustum.
Ama kalbim bir tek kişiye konuşuyordu:
Dicle.
Senin adın geçince…
Her şey duruyordu içimde.
Tarlanın kenarındaki patikadan ağır ağır yürüyordum. Her adımımda toprağın kokusu biraz daha içine işliyordu ciğerlerimin. Islak otların üstüne vuran çiy damlaları gibi serindi sabah. Ama içim yanıyordu. Geceden kalma bir yangın gibi… Dicle’yi düşünmeden geçen bir sabahım kalmamıştı.
Ama bu sabah… Bu sabah başka bir his vardı içimde. Bir şey olacaktı. Kalbim öyle diyordu.
Traktörün sesi yoktu. Sessizlik büyüktü.
Köyde sabah dediğin kuş cıvıltılarıyla, köpek havlamalarıyla, ahırdan gelen inek mölemeleriyle başlardı. Ama o sabah… Rüzgâr bile susmuştu.
Yolun kenarındaki büyük ceviz ağacına yaklaşınca gördüm.İlk başta kim olduğunu seçemedim.
Ama birkaç adım sonra…
O siluet… O duruş…
Tüm hücrelerimle tanıdım onu.
Dicle.
Sırtı dönüktü. Serhad’ın karşısında durmuştu.
Konuşmuyorlardı ama kelimeler havada asılıydı sanki.
Yanaştım, ama ses çıkarmadan. Ceviz ağacının gövdesinin ardına saklandım. Otların arasına çömeldim.Gözlerim ikisine kilitlendi.
Dicle başını hafif eğmişti. Serhad ise ona bakıyordu.
Elindeki sopayla suya taş atıyordu, ama sanki aklı Dicle’nin saç telindeydi.
Dicle konuştu:
“Serhad?”
Kalbim…
Bir yerinden çatladı sanki.
Dicle’nin ses tonundaki yumuşaklık…
Onun adını çağırışındaki o ürkek güven…
Ben o tınıyı hiç duyamadım.
O yumuşaklıkla bana hiç seslenmedi Dicle.O güvenle bana hiç yaklaşmadı.
“Geldin mi?” dedi Serhad.
“Geldim. Biraz yürümek istedim.”
“İyi ettin…”
Sonra uzun bir sessizlik…
Ama nasıl bir sessizlik biliyor musun?
İki kalbin birbirine bir şey söylemeden anlaşabileceği türden.Ben öyle suskunlukları ancak Dicle’ye rüyalarımda kurabiliyorum.
İçimde bir sızı.Omzumun ucuna kadar çıkan bir öfke.
Ama sadece Serhad’a değil.
Kendime de…
Yıllardır onun yanında olamamanın, köyün dedikodularını susturamamanın, babamın kurallarını kıramamanın öfkesi…
Saklandığım yerden uzaklaşamadım.Bedenim kıpırdamıyordu.Ama gözlerim…
Onların her hâlini ezberliyordu.
Serhad’ın bir adım daha atışını…
Dicle’nin bakışlarını kaçırışını…
Ama uzaklaşmayışını…
“O gün ilk kez tarlaya gidişim başka bir anlam taşıyordu.”
Dicle’nin iç sesi gibi yankılandı bu cümle kulaklarımda.
Benim içinse o gün…
İçimde yanan bir şeyin küle döndüğü gündü.
Ama küllerin altındaki kıvılcımı da o an fark ettim.
Çünkü Dicle ne kadar susarsa, ben o kadar duymaya başlıyordum onu.Onun korkusunu, ikilemini, yalnızlığını…
“Ya bu yoldan dönecektim…” demişti kendi kendine.
Ama ben biliyordum.O yürümeye devam ederse, o yolun sonunda ben olmalıydım.
⸻
Ayaklarım yerden zor koptu.Köy yoluna dönerken içimden bir yemin geçirdim.
“Dicle’nin elini ben tutmazsam, bir daha hiç kimseye kalmasın.Ya onunla yanarım…
Ya da onun uğruna yaşarım.”