1. BÖLÜM – Yorgun Kızın Sessizliği

658 Kelimeler
Köy, sabahları başka kokardı. Toprağın rutubetiyle ıslanmış taş duvarlar, gece boyunca yanan soba dumanlarının sinmişliğiyle buluşur, her sokak bir hatıra gibi kokardı. Güneş doğmadan uyanırdı çoğu hane; kadınlar hamur yoğurur, çocuklar tandıra koşturur, erkekler sessizce tarlaya giderdi. Benim içinse sabah, sadece başka bir suskunluğun başlangıcıydı. Köyümüz iki yamacın arasında, taşların ve çamurun birlikte yoğrulduğu, yıllara direnmiş evlerin sıralandığı bir yerdi. Küçük ama dedikodusu büyük, sessiz ama çatışması çoktu. Yokuşlu yolları, sıcağı çeken çatısız duvarları ve en çok da yıllardır değişmeyen ağızları vardı. Herkes her şeyi bilir, kimse hiçbir şeyi açıkça konuşmazdı. Ben Dicle. Bu köyde doğdum, burada büyüdüm. Çocukluğumda her sabah annemin tandırda pişirdiği ekmeğin kokusuyla uyanırdım. Evin önü, sabah serinliğinde içini çekince insanın ciğerini ferahlatan kekik kokusuyla dolu olurdu. Ama yaş aldıkça o kokular da anlamını yitirmeye başlıyor insanda. Çünkü neyin ne olduğunu, kimin ne için yaşadığını anlıyorsun. Güzelliğiyle büyüdüğüm bu köy, artık yavaş yavaş içimi daraltmaya başlamıştı. Evimiz köyün biraz dışındaydı. Ne tam içindeydik, ne de dışında. Sınırdaydık sanki, tıpkı hayatımız gibi. Babam inatçı bir adamdı. Ne derse o olurdu. Annemse yıllar önce sessizliği öğrenmişti. O susunca her şey daha kolay geçiyordu, o da susmayı seçti. Ahır kapısının gıcırdamasıyla uyanmıştım o gün. Yorganı başıma çekip tekrar gözlerimi kapattım ama olmadı. İçim sıkılıyordu. Kalbimin tam ortasında, adını koyamadığım bir daralma vardı. Bir şeyler boğuyordu beni, ama ne olduğunu sorsalar, kelimesi yoktu dilimde. Anam içeride ocağın başındaydı. Saçını topuz yapmış, sabahın ilk ışığında tandırın başına geçmişti. Hamurun üstüne avuç içiyle bastıkça, sessizliği yoğuruyor gibiydi. “Ana…” “He kuzum?” “İzin ver de gideyim biraz. Tarlaya.” Anam başını kaldırmadan devam etti yoğurmaya. “Kız ne yapacan sen gidip? Hasan gider, hem uzak. Babanlar tek başına kalmaz.” İçimden taşanları bastırarak yutkundum. “Ana, lütfen… Kimseye görünmem. Çok bunaldım evde.” O an göz göze geldik. Gözlerinde beni anlayan bir taraf vardı, bir de korkan taraf. “Ya baban bir şey derse? O zaman ne yapacaz, Dicle?” “Demez, ana. Derse de… derim, ben ısrar ettim diye. Ne olur.” Durdu. Ellerini dizine sildi. Sonra o yumuşak sesiyle başını eğerek dedi ki: “İyi git ama dikkat et olur mu guzum? Demesin kimse arkandan bi şey… emi kızım?” Başımı hızla salladım. Yanağına bir öpücük kondurdum, öyle sulu sulu. “Olur ana… ederim ben dikkat. Gülümseyin biraz.” Güldü ama yarım. “De git hadi… adamlar aç kaldı, öpme diyorum hâlâ öpüveriyorsun.” Gülüşümüz mutfağın duvarında kaldı, ben de sırtıma ince yeleğimi alıp çıktım kapıdan. ⸻ Köy yolu sabah sabah serindi. Eteklerime çarpan otların ıslaklığı, içime işleyen bir soğuk gibiydi. Yolun sağında yaşlı çınarlar vardı. Gövdesi çatlamış, dalları eğilmiş… ama hâlâ ayakta. Kendimi onlara benzetirdim bazen. Dışarıdan güçlü, ama içten içe kabuğu çatlamış gibi. Köy bizim için büyüktü ama dünya için küçüktü. Herkes birbirini tanır, herkes birbirinin hikâyesini bilirdi. Ama hiç kimse, kimsenin içini bilmezdi. Tarlaya giden patika yolda yürürken, içimde bir kıpırtı vardı. Bir ihtimal… Belki Serhad oradadır. O çocukla sadece üç kere karşılaştım. Bir kere göz göze geldik. İki kere selamlaştık. Ve bir defa… bir defa bana bir kâğıt verdi. Küçücük, buruşturulmuş bir not: “Seni uzaktan seven biri var.” Ben okumamış gibi yaptım. Ama ezberledim. ⸻ Tarlanın başına geldiğimde, traktörün sesi yoktu. Kimseler görünmüyordu. Otların arasına çömeldim. O sabah rüzgâr bile sessizdi. Belki sadece içimdeki fırtına sesi vardı. Uzakta bir siluet… Bir adam… Elinde sopa, suya taş atıyor. Kalbim hızlandı. Bu kadar sevineceğimi bilmezdim. Yaklaştım. Sessizce. “Serhad?” Döndü. Gözleri benimkilerle buluştu. “Geldin mi?” “Geldim. Biraz yürümek istedim.” Başını eğdi. “İyi ettin…” Sonra uzun bir sessizlik oldu. Ne o konuştu, ne ben. Ama o sessizlik içinde bin cümle vardı. İkimiz de kalbimizi dinliyorduk. Belki bir şey demeden anlaşırız umuduyla. Ama köyde böyle sessizlikler bile dedikodu olurdu. ⸻ O gün ilk kez tarlaya gidişim başka bir anlam taşıyordu. İçimde Serhad’ın sessizliği, anamın bakışı, babamın suskunluğu ve köyün çamur kokusu vardı. Ben bir yolun başındaydım. Ya bu yoldan dönecektim… Ya da yüreğime basıp yürümeye devam edecektim.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE