1- Ateşli Azad Ağa🔥
Tandırın içinden yükselen sıcaklık bütün odayı sarmıştı. Duvardaki isler, yılların ekmek kokusunu içine çekmiş gibi koyu, sıcak bir renk taşıyordu. Dilber iki kolunu sıvayıp hamuru hafifçe bastırıyor, parmaklarının arasında yumuşak bir yılan gibi kıvrılan hamura şekil veriyordu. Özenliydi; çünkü Saime Hatun’un ellerinde yoğrulan her ekmek köyün bereketi sayılırdı.
“Biraz daha incelt kızım,” dedi Saime, tandırın başına eğilmiş, pişen ekmekleri çevirmeye çalışırken.
“Tamam ana,” diye fısıldadı Dilber, yanaklarına düşen telli saçlarını üfleyerek geriye attı.
Köy, Dilber’i çoktan bağrına basmıştı. Yirmi yaşında, uzun siyah saçlı, gözleri gece karanlığında bile ışıldayan bir güzellikti. Ekmek pişiren bir kızdan çok, sanki masaldan çıkmış bir peri gibiydi. Köylüler onu gördüğünde bir an durur, göz ucuyla bakıp gülümserdi; kimisi dua ederdi güzelliği nazara gelmesin diye.
Tam o anda tandırın kapısında bir gölge belirdi. Saime başını kaldırınca uzun boylu, koyu şalvarlı, yüzü tanıdık olmayan bir kadın gördü. Kadının bakışları önce Dilber’de, sonra Saime’de gezindi.
“Saime Hatun, müsaitsen bir mesele var… Onu konuşmamız gerekiyor,” dedi kadın, sesi hem ciddiydi hem de uzak bir yerden gelmiş gibiydi.
Saime hiç düşünmeden ayağa kalktı, üstündeki unları silkeleyerek,
“Tabii, konuşalım,” dedi.
Sonra Dilber’e döndü, sesinde hem güven hem temkin vardı:
“Sen devam et kızım, birazdan gelirim.”
Dilber kaşlarını hafifçe çattı. Bu kadını ilk defa görüyordu. Oysa köy küçüktü; herkes birbirini tanırdı, yeni gelen olursa da hemen duyulurdu. Kadının yabancı oluşu Dilber’in içini bir anlığına ürpertti ama belli etmedi.
Saime, kadını buyur ederek tandırdan çıktı. İkisi yan yana yürürken Dilber göz ucuyla onları izledi. Kadının adımlarında bir acele, bir ağırlık vardı, sanki konuşacakları mesele sıradan bir şey değildi.
Saime kadını kendi evine götürdü; kerpiçten yapılmış, tek katlı, geniş avlulu tipik bir köy eviydi. İçeri girince ikisinin ayak sesleri yankı yaptı. Salona geçtiler; duvarda bakır tabaklar, köşede yünden yapılmış minderler, taş bir soba… Hepsi Saime’nin sade ama düzenli evi gibi yılların izini taşıyordu.
Saime misafirine dönerek,
“Bir elimi yıkayayım, çay da koyayım… Oturur konuşuruz,” dedi.
“Saime… Otur.”
Sözler sert değildi ama kesinlikle sıradan bir misafir cümlesi değildi.
Saime’nin eli havada kaldı. Kalbine ince bir sıkıntı çöktü.
Bu kadının anlatacağı şeyin hiç de kolay olmadığını o an anladı.
Saime, Hatice’nin sert sesinden sonra yavaşça mindere çöktü. Gözlerini kadının yüzüne dikerken içindeki sıkıntı daha da büyüyordu. Hatice, mendilinin ucunu düzeltti, dik bir duruşla konuşmaya başladı:
“Adım Hatice. Muhtar söz etmiştir.”
Bu cümle Saime’nin içine bir kor gibi düştü. Sanki başına kazanlar devrildi, yüreği bir anda sıkıştı.
Demek o gün… o uğursuz, kaçınılmaz gün gerçekten gelmişti.
“Adını duydum,” dedi Saime, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
Hatice hiç vakit kaybetmeden devam etti:
“Meseleyi de biliyorsun.”
Saime gözlerini yere indirdi, parmaklarını birbirine kenetledi.
“Bilmez miyim? Ama kızım daha küçük… Okumak istiyor.”
Hatice bir anda elini kaldırdı. Kesin, tartışmayı bıçak gibi kesen bir hareketti.
“Kızın basit bir aileye gitmeyecek. Şadoğlu Konağı’na girmek isteyen binlerce kız var.”
Saime’nin yüzü gerildi. Sanki tandırdaki ateş gelip içine oturdu.
“Şadoğlu ailesini bilirim. Biz zaten onların tebaasıyız. Ama Azad Şadoğlu ile kızım evlenemez. Dilber saf, temiz… O adam ise tehlikeli.”
Hatice’nin kaşları çatıldı, gözlerinde küçümser bir parıltı belirdi.
“Köylülerin uydurduğu hikâyelere ne diye inanırsın ki kadın! Dilber daha büyük kısmet bulamaz. Kızına söyle; yarın sabah gelip alınacak. Akşama da düğünü olacak.”
Saime bir anda ayağa kalktı, yüzü kireç gibi bembeyazdı.
“Bu kadar erken mi olacak?”
Hatice de kalktı, başındaki yazmayı düzeltti.
“Töre böyle söylüyor. Hadi hoşça kal.”
Ve hiç arkasına bakmadan kapıya yöneldi, kapıyı ağır bir sesle kapatarak evden çıktı.
Saime’nin dizleri titredi. Elini kalbine koydu.
Dilber’in kaderi sanki bir anda kollarından çekilip alınmıştı…
Dilber tandırın başında hamuru inceltmeye devam ediyordu. Saime’nin adımlarını duyunca başını kaldırdı. Annesinin yüzü solgundu, gözleri kızarmış gibiydi.
“O kadın kim ana?” diye sordu Dilber, merakla ama içini hafifçe tırmalayan bir kuşkuyla.
Saime, kızına bakarken dudakları titredi.
“Dilberim… ah benim bahtsız kızım…”
Dilber’in parmakları hamurun üzerinde durdu. Gözleri annesine kilitlendi.
“Bir şey mi oldu ana?”
Saime, ağır adımlarla kızının yanına geldi, minderin üzerine çöktü. Ekmek hamurunun kokusuna karışan tandır sıcaklığı birden boğucu gelmişti. Kollarını açtı ve Dilber’i kendine çekip sıkıca sardı.
“O gün geldi yavrum…” dedi fısıltıya yakın bir sesle.
“Yarın düğünün olacak. Azad Şadoğlu ile evleneceksin.”
Dilber önce nefes alamadı. Sanki tandırın içindeki ateş gelip göğsüne oturdu.
Çocukluğundan beri fısıltılarla duyduğu kadardı Azad’ın adı…
Töre böyle demişti yıllar önce. Daha beşikteyken bile kaderi çizilmişti.
Ama bu kadar yakın…
Bu kadar ani…
Yarın?
Gözleri büyüdü, annesine bakarken sesi titredi:
“Ana… kaçalım buralardan.”
Saime’nin gözleri doldu, kızının yüzünü iki eliyle tuttu.
“Kaçamayız kızım… Şadoğlu aşireti bizi bulur.”
Azad Şadoğlu’nun adı, köylerde fısıltıyla söylenirdi.
Her baba, çocuğunu susturmak istediğinde “Azad duyarsa kızar” derdi;
Her genç erkek, onun gölgesinden bile çekinirdi.
Azad, Şadoğlu aşiretinin varisi…
Ailenin en sert, en ketum, en gözü kara olanıydı.
Konağın girişine adım attığı an hava bile değişirdi.
Bakışları karanlık bir gecenin ortasında parlayan hançer gibiydi;
Ne zaman güldüğü ne zaman kızdığı belli olmazdı,
Ama sinirlendiğinde yeri göğü titreten bir sessizlik çökürdü etrafına.
Üç yıl önce babasının yerine tüm işlerin başına geçmişti.
Kavgalarıyla, hesaplaşmalarıyla,
Düşmanlarını bir gecede ortadan kaldırmasıyla anılıyordu.
Dışarıdan bakıldığında yakışıklıydı, Uzun boylu, geniş omuzlu, sert çene hatlı…
Dilber, küçük bir kızken bile onun adını duyunca ürperirdi.
Köydeki kadınlar, Şadoğlu evine gelin giden kızların pek azının mutlu olduğunu söylerdi.
“Azad öfkelidir” derlerdi,
“Bir bakışıyla insanı titreten adamlardandır.”
Daha beşikteyken töre gereği Azad’a sözlendiğini bilmişti Dilber.
Ama o zamanlar anlamadığı şey,
Büyüdükçe gölgesiyle birlikte büyümüştü.
Her düğünde Azad uzaktan görünse bile Dilber cesaret edip başını kaldıramazdı.
Adamın yürüyüşünde bile bir tehdit vardı:
Ağır…
Dingin…
Ama belirgin bir tehlike taşıyan.
Köyde tek bir kişi bile onun karşısına çıkmaya cesaret edemezdi.
Hatta Azad’ın gülmesini bile kimse hatırlamazdı.
Şimdi…
Dilber’in kaderi, çocukluğundan beri korktuğu o karanlık adamla birleşmek üzereydi.
Dilber’in içi buz gibi oldu.
Annesine sıkıca sarıldı.
Azad’ın adı bile nefesini titretmeye yetiyordu.
“Ana… ben o adamın yanında nefes bile alamam,” dedi içinden.
Ama töre nefesi bile dinlemezdi.