Çaresizlik

2097 Kelimeler
(Ya ez dereng hatim ya ji tü zu cuKey dile zeman nexazi em hew bibinin) (Ya ben geç geldim, ya sen erken gittin, ya da zamanın gönlü birbirimizi görmemizi istemiyor.) --- Evin’den: Gözlerimi açtığımda odada yalnızdım. Başımda keskin bir ağrı vardı. Her şey olup bitmişti. Rüya olsun istedim ya da kabus... Sonra bir film şeridi gibi çekti her şey gözümün önünden. Benden habersiz gözyaşlarım akıyordu. Ruhum sızladı; sanki her şeyin sonuna gelmiştim. Dünya durmuş gibiydi; benim için başka bir hayat kalmamış, son günmüş gibi... Acıdan hissizleşmiştim. Sanki karanlık bir boşluktaydım. Ne yapacağımı, nasıl olacağını bilmiyordum; gücüm yoktu. Elimdeki yüzüğe baktım, kurdelesi hâlâ duruyordu. Artık nişanlanmıştım. Bunun bir kabus falan olmasını diledim. İnsan kalbi acır mıydı? Benimki çok acıyordu. İçim yanıyordu kalbimin. Kalp kaldı mı ki bende, bilmiyorum. Şu an tek dileğim burada can vermekti. Yüzüğü çıkarıp duvara attım. İçimden çığlık atmak geldi. Bağırmak istedim, sesim kısılarak bağırıp ağlamak istedim… Ama duyan biri olur diye yapamıyordum. Buna bile hakkım yokmuş gibi hissediyordum. Allah’ım, sana inancım sonsuz ama dayanamıyorum. Ben yapamam. Olmaz yani, yapamam. Düşününce bile kaldıramayan kalbim uyuşsun, atmasın istedim. Allah’ım ne olur, al canımı şu an. Gerisine dayanacak gücüm yok. Berat’sız nasıl olurum, nasıl yaşarım bilmiyorum. Yazardan: Kadın buydu işte… Sorsan herkes iyi, ama lafta… Gerçekte insanlar, kendi çıkarları söz konusu olduğunda şeytanla bile anlaşma yapar. Herkes, hesabına geldiği kadar iyidir. Kendi doğrusunu size dayattığında görmeniz lazım nasıl ne kadar “iyi” olduğunu. Kimse iyi değildir aslında; hesabına geldiği için sakindir, sessizdir… Sahi ne olacaktı Berat? Bu kadar kalbinde yer edinmişken, ikisine yazık edilmemiş miydi? Ya Berat ne yapsın? Kendini hangi yola vursun da sevdasını söksün içinden? Varmıydı böyle bir yol? Varsa, niye kimse bulamamıştı? Bulan varsa söylesin… unutmanın yolunu falan söylesin. --- Daha haberi yoktu. Berat’ın olunca geç olacaktı işte. Berat da Evin’de, imkânsızlardı artık. Evin’in acısı kor olmuştu; onu yakıyordu. Çaresizce yatağında olanları düşünüyor, ağlıyordu ama gözünden yaş gelmiyordu çünkü ağlayan gözleri değil kalbiydi. Kalp ağlayınca kimse görmezdi. Kalbinin içi açıyordu, fiziksel ve ruhsal olarak kalbi sanki sökülüyordu. “Ya Berat duysa,” dedi. Yüzüne bakabilir miydi ki? Evin ne yapmıştı da sevdasının yüzüne bakamayacak duruma gelmişti? Hırsızlık mı yapmıştı? Birini mi vurmuştu? Kimin hakkına girmişti de utanıyordu? Bu coğrafyada sevda utanılacak bir şeydi, ayıptı. Saklanması gereken, gizlenmesi gereken bir sır gibiydi. Halbuki sevdadan utanmak çok saçma değildi mi? Ama Evin’e göre öyleydi; ayıptı. Çünkü Evin böyle yetiştirilmişti. Yaşadığı coğrafya ve adet, gelenekler bunu gerektiriyordu. Kime göre, neye göre? Adet, gelenek ve görenekler vardı. Herkesin adeti kendi hesabı değildi mi? Hesabına gelmeyen kişi “ayıptır, sus!” der, “ses etme!” der, işin içinden çıkardı. Kadın kadının kurdu olmamalıydı, yurdu olmalıydı. En çok kadın, kadının kurduydu… Bu coğrafyada kadın acı demekti, çile demekti ama en çok da kadınlar yapardı her şeyi. Bizim zamanımızda böyle miydi, şöyle miydi diye diye konuşurlar. Ben yaşadım, başkası yaşamasın diyen o kadar az kişi vardı ki… --- Evin çalan kapıya bakmadı bile. Kapı sesiyle gelen Zeynep’ti; durumunu merak etmiş, daha doğrusu Serhat göndermiş, nasıl diye merak etmişti. Kendisi gelemediği için kardeşini göndermişti. Serhat avluda oturmuş, sigara içiyordu. İçine sinmeyen bir şeyler vardı, ama neydi? Her şey oldu bittiye gelmişti. O kadar hızlı olmuştu ki, Evin’le yüz yüze gelip doğru düzgün konuşamamışlardı. Gerçi Evin Serhat’la konuşmazdı hiç. Belki kaçmak, utanmak yerine konuşsaydı, böyle olmazdı… Zeynep, Evin’le konuşmuş: “Durumum iyi,” deyince eve gelmiş, abisinin içini rahatlatacak kelimeleri söyleyip kardeşleri ile kaldığı odaya gitmişti. Serhat bütün gece oturmuş; bir yanı deli gibi mutlu, bir yanı hüzünlü… Ama niye hüzünlü olduğunu çözemiyordu. Kafasında oturmayan şeyler vardı. Her sorduğunda annesi bir kılıf buluyordu. Odasına geçti, üstünü değiştirdi. Gözü yüzük parmağına takıldı; buruk bir tebessüm etti. Sevdiğini almıştı sonunda. Değmişti; bunca yıla kavuşuyordu. Ama sevdiği onu sevmiyordu ki? Sabah ezanı okundu. Serhat kalkıp sabah namazını kıldı. Sonra tekrar uyudu. Genelde Serhat namazını camide kılardı. Evdeyse camiye giderdi namaz kılmaya. Şehmus Hoca çok severdi onu, oğlu gibi görürdü. Karısı Halime Hanım, Şehmus Hoca’ya Evin’in Serhat’ı istemediğini söylemişti. Çünkü daha önce bu konu açılmış; Evin de söylemişti “abisi” olarak gördüğünü. Şehmus Hoca, Serhat’ı öğlen namazı için camide görünce sevindi: “Hayırlı olsun oğlum. Allah gönlüne göre versin inşallah,” dedi. Serhat çok mutlu oldu, iyi dilekleri için “Amin” dedi. Şehmus Hoca namazdan sonra: “Serhat oğlum, bir dur hele gel de konuşalım biraz,” dedi. Serhat da karşısına oturmuş, onu dinlemeye başladı. Konuya nereden ve nasıl başlayacağını bilmiyordu. Söyleyecekleri normal şeyler değildi sonuçta… “Ben seni bilirim, içini de bilirim, seni çok severim, bir oğul gibi… Mutlu olmanı çok isterim ama zorla da güzellik olmaz,” dedi. Serhat kaşlarını çatmış, şok olmuştu; hocayı dinliyor, lafını bölmek istemiyordu ama duydukları çok ağırdı. Düşüncesi bile kalbinin orada yerinde yangına dönüşmüştü… “Hocam, bir yanlışınız var sanırım. Ben Evin’le zorla nişanlanmadım. Beni bilmez misiniz? Bırak amcamın kızını, evliya kızı olsa zorla güzellik mi olur, hocam? Evin de bende istedik, zorla bir durum söz konusu bile değil. Hem amcam kızına kıyar mı?” deyip kırgın bir şekilde gülümsedi hocaya. “Oğlum, ben öyle duymadım. Sen Evin’le mi konuştun?” derken Serhat cevap vermek yerine soru sordu: “Sen kimle konuştun da bu kadar kesin konuşuyorsun? Bilirim sen kesin emin olmadan bir şey söylemezsin.” “Benim neyi nereden öğrendiğim değil, gerçekler senin bildiğin gibi değil oğul,” deyince Serhat durdu, düşündü. Belki de en zor imtihan Serhat’ındı; sevdiği onu sevmiyordu, onunla evlensin diye zorlanmıştı. Evin’le hiç konuşmamıştı çünkü amcasının kızı hep ondan kaçıyordu; yüzünü bile görmüyordu ki nasıl konuşsun? Nişan oldu bittiye gelmişti, Serhat hangi ara konuşsun? Boğazına oturan yumruyla yutkunmaya çalıştı. Şehmus Hoca: “Serhat oğlum, ben seni bilirim, yapmayacağını da bilirim. Ben duyduklarını söylüyorum, çok üzüldüm ikiniz için,” dedi. Serhat da onu başıyla onayladı; biliyordu onun iyiliği için konuştuğunu. Bunu Şehmus Hoca değil başkası söyleseydi kıyamet kopardı. Serhat elinde büyümüş sayılırdı. Eve doğru gelirken düşündü. Avluya girdi, geçip sedire oturdu, ciğerlerine yetmeyen birkaç derin nefes aldı… Zeliha Hanım, oğlunun en sevdiği yemeği yapıyordu: içli köfte. Öğlenden beri başlamıştı, her yaptığında bol bol yapardı; Serhat bol bol yesin diye. Serhat, annesinin ilk göz ağrısıydı. Bir gün bile kalbini kırmamıştı. Oğlunun düşünceli ve sıkıntılı olduğunu gören Zeliha Hanım, “Serhat’ım, sen seversin diye içli köfte yaparım, oğul,” dedi. Serhat, acı bir nefes verdi. Zeliha Hanım’ın karşısına oturdu. Nasıl söylesin ki? O da pek bilmiyordu; zor bir durumdu. Boğazını temizleyip, “Daye, Evin beni istemiyor. Dün de hali hâl değildi,” dedi. Annesi oğluna baktı; ne diyecekti? “Evet, seni istemiyor mu?” diyecekti. Zeliha Hanım biliyordu Evin’in istemediğini. Bu konu hep vardı. Kadınlar bazen sorduğunda, Evin “Benim abim gibidir,” deyip kestirip atıyordu. Zeliha Hanım bunu duyuyordu ama duymamazlıktan geliyordu. Biliyordu oğlunun Evin’e sevdalı olduğunu, gözünden anlardı oğlunun sevdasını. Düşüncelerinden sıyrıldı ve güldü: “Oğlum, nereden çıktı bu şimdi? Zorla güzellik mi olur? Millet bizi kıskandığı için dedikodu yapıyorlar,” dedi. Serhat, “Ana, senin dediğin dedikodu yapan kişi Allah yolunda olan biri. Dedikodu ile işi olmaz,” dedi. Serhat, çözemiyordu kafasındaki oturmayan şeyleri. Her sorduğunda annesi bir kılıf buluyordu. “Bilmiyorum ana, bilmiyorum. Ne yapacağımı bilmiyorum. Evin’le konuşmak isterim bu konuyu.” “Oğlum delirdin mi? Kıza bunu dersen, onu istemediğini, nişanı bozmak istediğini düşünür. Ayıptır, Serhat,” dedi Zeliha Hanım. Amacı oğlunu durdurmaktı. Serhat ses çıkarmadı; ne düşüneceğini bilmiyordu. Evin’in telefonu yoktu ki arasın, konuşsun. Olsa da ne diyecekti ki? “Sen zorla mı nişanlandın?” diyecekti. Zeliha Hanım Evin’i çok severdi, oğlunu da seviyordu. “Zamanla Evin de Serhat’ı sever,” derdi. “Hem biz severek mi evlendik?” derken… Diğer konakta, Evin hâlâ yatakta kalkamıyordu. Takati yoktu, ruhunu yormuşlardı. Halası Melike Hanım, odanın kapısını çalmadan usulca içeri girdi. Evin uyuyorsa uyanmasın diye, “Evin’imi de rabe le büke, iro rojate u Serhat’ımini rabe,” yani, “Kalk Evin’im, bugün senle Serhat’ın günü,” dedi heyecanlı bir sesle. Melike Hanım, iki yiğenini çok severdi. Duyduğunda havalara uçmuştu. Evin, halasının gözlerine baktı ve ağladı. Halası şok oldu, ne olduğunu anlamadı. Ama ne oluyorsa, hiç iyi şeyler değildi. Evin’i kucağına çekti ve sarıldı: “Kim seni üzdü, keçem? Hele söyleyesin, Serhat mı bir şey dedi, yoksa nişan aceleye geldi diye mi üzülüyorsun?” Evin susuyordu. Ne diyecekti ki? Hangi birini anlatacaktı? Evin bir şey demiyordu; diye kendi kendine ne olduğunu bulmak için sesli düşünüyordu. Aslında karşısına geçti, oturdu: “Ez metatemi tü keçamin, ka beji cibiye negri u beje,” yani, “Ben senin halanım, sen de benim gözyaşlarını sil ve anlat bana,” dedi. Evin bunu bekliyormuş gibi ağlayarak anlatmaya başladı. Halası şok olmuş dinliyordu. Ne olacaktı şimdi? Bir yandan Evin, bir yandan Serhat… Kimin hayatını karartacaktı? Ne yapacaktı? Ne yapabilirdi ki? Olmuş, lâkin ölmüşe kim çare bulmuştu? Yıllardır Botan Ağa, “Evin benim gelinim” diye herkese duyuruyordu. Şimdi nişan olmuş, bitmişti; millete ne derlerdi? İki kardeş birbirine girerdi: Botan Ağa ve Mehmet Ağa zaten. Bir de bu durum olsa… Botan Ağa demişti kardeşine: “Evin’i vermesen, benim senin gibi kardeşim yok,” diye. Evin çok güzeldi, akıllıydı; Botan Ağa, Evin’i yabancıya vermek istemiyordu. Melike Hanım çaresiz düşündü; olacaklara Evin’e kıyamazdı. Sildi gözyaşlarını, öptü, kokladı. Evin, halasına sıkı sıkı sarıldı. İhtiyacı olan anne sevgisini halası veriyordu ona. Şimdi halası evlenene kadar anne gibiydi. Yiğenlerine çok severdi; hepsini hâlâ da öyle çok severdi. Hepsinin hayatını karartmışlardı. Odadan çıkacağı sırada, “Sen biraz dinlen, güzel kızım. Ben ananla konuşacağım,” dedi. Hatun Hanım mutfaktaydı; yanına gitti. Hesap soracaktı, biliyordu. Abisi kızı için böyle demezdi ama yengesi yapardı. Gerçi Mehmet Ağa kendini kötü yapmazdı; ne yapsa Hatun Hanım yapardı. Hatun Hanım, kendi istekleri dışında başkasının duyduğunu umursamazdı. kendi adet ve gelenek göreneklerine bağlı sert bir kadındı. En çok da millet der diye yaşıyordu Kendi kızlarına da bunu dayatmış bunu öğretmişti. Mutfaktan içeri girdiğinde hemen söze girdi: “Nasıl yaparsın? Yazık değil mi? Günah değil mi? Allah’tan da mı korkmadın?” dedi, bağırdı. Hatun Hanım açtı ağzını, yumdu gözünü. “Evin’i kıskanıyorsun. Kendi kızını verecektin. Yoksa nişanı boz, kendi kızını ver. Ben iyi olanı yaptım, olması gerekeni yaptım. Kızıma Serhat gibisi layık; o da benim gibi olmayacak, izin vermeyeceğim,” dedi sanki iyi bir şey yapmış gibi, zerre pişman değildi. “Kızım da alışacak. Amcasının oğludur, yakındır; istediği zaman babasının evine gelir. Amcası, yengesi onu çok seviyor. Serhat da benim oğlum gibi,” dedi. Melike Hanım şaşkınlık içinde yengesini dinliyordu. Roni ve Dilan içeri girdi. Dilan’ın aklı Ömer’de kalmıştı. Roni’ye onu anlatıyordu. Roni göz devirdi ona. O sırada iki kadın konuşmasına ara vermiş, susmuşlardı. Kızlar mutfağa girince işlere yardım ettiler. Hayırlı olsun, geleceklerdi; akrabalar. Evin hasta denilmişti. “Nazar oldu kızım, gece burnu kanadı, bayıldı. Milletin pis gözü çıksın,” dedi Hatun Hanım. Çay ve tatlı servisi yapıldı. Akrabalardan bir kadın, “Serhat çok iyi, deli kanlı, herkes onu çok seviyor. Evin öyle maşallah, çok yakıştılar,” dedi. Kime göre yakışmışlardı? Serhat’a göre Evin’e en çok yakışan oydu. Evin’e göre Berat yanında olmalıydı. Misafirler gitmiş, dağılmış; ortalığı kızlar toplamıştı. Roni ablasının yanına gitti. Ablasının gözlerini kaçırdı; kimseyi görmek istemiyordu. Ablasına sarıldı, sessizce öyle kaldılar bir süre. Ablası ağladı, o da ağladı. “Abla,” dedi, “Eğer bir çözüm olsaydı, elimden geleni yapar, bulurdum. Canımı verirdim senin için,” dedi. Dilan içeri yanlarına geldi. “Evin abla oturan, kalkan sizden bahsediyor. Yengem hasta olduğunu söyledi,” dedi. “Evin, evet hastayım,” dedi. Sadece ruhum hasta oldu, dermanı Berat’tı demek isterdi ama sustu. Dilan iyi kızdı ama annesi duysa, herkes duyardı ve kopacak kıyametin önüne kimse geçemezdi. Rezil olurlardı, ayıp olurdu. Kimsenin yüzüne bakamazlardı. Annelerine göre böyleydi. Roni konuyu dağıtmak için, “Dilan hanım, var mı dedikodu?” dedi. Dilan, “Musa amcanın oğlu Ömer,” dedi. Evin dinledi sadece. Dilan, “Ömer’im de, Ömer’im,” dedi. Ama Ömer bana bakmaz,” dedi. Çok yakışıklı, alt dudağını büzdü, yüzü ekşikti. “Aman Dilan, sende uçan kuşa aşık oluyorsun,” dedi Roni. Dilan güldü, “Ne yapayım, hepsi çok yakışıklı. Ben suçlu değilim. Hem ben uzaktan seviyorum, ne olmuş sanki?” “Roni, bin kalbim olsa birini Ömer gibi adamlara vermem,” dedi. oysa insan hiçbir zaman büyük konuşmayacaktı çünkü insan kınadığını yaşamadan ölmez. Dilan, “Oha, yuh Roni!” dedi. Roni, “Ne ohası be, pis zampara sapık gibi, kimseyi boş geçmiyormuş,” dedi. Evin, “Belki yakışıklı diye kızlar onu rahat bırakmıyor olamaz mı?” dedi. Dilan, “Abla konuş ya, sanki Ömer ellerinde çiçekler Roni Hanım’ın kapısına dayanmış da o bakmıyor,” dedi. Roni, “Bakmam tabi, ne işim olur onunla,” dedi. Büyük konuşmuştu Roni. Roni, “Onu görmedim ama Cemal yakışıklı ve efendi,” dedi. Dilan güldü, “Cemal kimseyi beğenmiyor. Hem ben şerefsiz seviyorum,” dedi. Roni, kuzeni ile nasıl arkadaşlık yapıyordu, o da bilmiyordu ama onu çok seviyordu. İkisi zıt kutuplar gibiydi ve hep yan yanaydılar.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE