“Ne çıkar yanımda olmasan, kalbim senden ibaret değil mi?
Uzaktan sevmek zor demişsin, etme; sevdam görmeden sevmek ibadet değil mi?”
Cemal Süreya
---
(Dibêjin ku evîn xelas dibe, ma derd û êşa evîne kedi xelas dibe ji xêrê dibin meşî birkiyê)
(Derler ki aşk biter, ama aşkın derdi ve acısı biter mi? Unuttuk diyorlar kendilerine...)
---
Evin gözlerini açmıştı.
Oysa açmamak için ne çok dua etmişti...
İnsan yaşamak için intihar etmez zaten.
"Ölüm bile kendini bana çok gördü. Kalbim parçalara ayrılmış gibi, nefes almak bile zor."
Ama nefes anlıyordu ki ölümü başaramamıştı. İçindeki korku onu yiyip bitirmişti...
Tükenmişlikle yorgun gözlerinden gözyaşları aktı.
Şimdi ne olacaktı?
Asıl kıyamet şimdi kopacaktı.
Biraz sonra Ahmet amcası kapıyı açtı; yavaş ve sakin bir şekilde ona doğru giderken gözleri kan çanağına dönmüştü.
Evin usulca amcasının gözlerine baktı.
Ahmet Rezeran’ın gözleri dolu doluydu.
Hem çok üzülmüştü hem de çok kızmıştı.
Çok severdi Evin’i.
Hayatta en çok onu severdi. Evin sessiz sedasız, zararsızdı; boğasına dizilen düğüm gibiydi.
"Evinam, niye yaptın amcam? Canın bu kadar mı kıymetsiz?" derken zor konuşuyordu.
"Bana deseydin, amcam, ben gerekirse senin için canımı verirdim."
Evin ağladı; amcası kızar, bağırır diye düşünmüştü.
Ama amcası kıyamamıştı.
Başını çevirdi, diğer tarafa baktı; daha fazla amcasının gözlerine bakamıyordu, utanıyordu.
Ahmet yavaşça yaklaştı ve Evin’in elini tuttu.
"Her şeyden haberim var, merak etme. Kimse duymadı.
Yengem ve Roni tek biliyor, korkma, kimse bilmeyecek. Ama sana bir şey sormak istiyorum: Yengenin seninle Berat’tan haberi var mıydı?"
Evin’in içindeki korku katlanırken sustu; zor çıkan sesiyle,
"Amca, yengemin bir suçu yok, ne olur ona kızma," dedi.
"Yok, kızmam; ama sen de büyük yanlış yaptın, bunu bil." diyerek biraz daha yanında kaldı ve çıktı.
Ahmet amcası çok iyiydi ama sinirlenince ne yaptığını, ne dediğini bilmiyordu...
İçinden dua etmişti, karısı Dila’nın parmağı olmasın diye.
Ama Evin, “Yengeme kızma,” demişti. Haberi vardı; üstelik o yapmıştı aralarını.
Demek ki Hatun Hanım’ın dediği doğruydu; karısı, yeğeninin amcanın gelini olduğunu bildiği halde kardeşi ile arasını yapmıştı.
Öfkeyle hastaneden çıktı, eve gidip karısına hesap soracaktı.
Arabayla son hızla eve geldi.
Kapıyı kırar gibi çaldı; Dila kapıya koştu açtı.
"Ne var Ahmet? Ne oldu? Sabah kalktım, yoktun."
Ahmet, karısının yüzüne tokat attı.
Dila şok içinde yere düştü.
"Lan Allah’sız, rezil kadın! Ben seni ne yapayım lan?"
Ahmet karısını yerde sürükler gibi içeri koymak için kolundan tutmuştu.
Karısı ne olduğunu anlamamıştı, ağlıyordu.
"Ahmet, dur, ne olur!"
"Lan ne Ahmet dur lan! Sen ne yaptığının farkında mısın? Nelere sebep olduğunun?"
Yerdeki karısını iki kolundan tutup kaldırdı.
Onu sarsıp, “Allah senin kadının belasını versin!” dedi.
Onu iterken sırtı sert bir şekilde duvara vurdu.
Yüzüne tokat atıp saçından tuttu:
"Neden yaptın lan yiğenime? Neden yaptın? Sen bile bile yiğenimin aklına girdin, it kardeşin için kandırdın."
Dila o an anladı Ahmet’in her şeyden haberi olduğunu.
Dila yanmıştı.
"Ben bir şey yapmadım, onlar konuşuyorlardı."
Diye bağırıyordu ama burnundan soluyan adam bunu duyunca daha da delirdi.
"Lan ne demek konuşuyorlardı? Bilmiyor musun lan, abimler duysa kıyamet kopar! Lan, bu ihanet! Lan, ihanet! Git evinin haline bak, ne halde."
Dila biliyordu Ahmet haklıydı.
_"Allah’sız, sen bilmiyor musun? Başka çıkışı yoktu.
Biz neden bunca yıl bekledik gönlü olsun diye?
Abimin inadını biliyorsun, amcanın oğlu istediği kızı kimseye vermez! Lan, bilmez misin seni affetmeyeceğim!"_
Dila yerdeyken Ahmet elini duvara vurdu, ard arda kırmak, parçalamak ister gibi vuruyordu.
Dila ona zarar vermemek için, kendine zarar veren kocasını koluna asıldı.
"Ahmet, dur, yeter!"
Onu gücüyle yere itti.
Dila karnına ve kasıklarına giren sancıyla sesi çıktığı kadar bağırdı.
Dila acı bir çığlıkla bağırdı.
Aslında bu çığlık can acısı değil, feryattı!
"Bebeğim!" dedi, karnını tuttu.
Gözyaşları ve acı içindeydi.
Ahmet ne yapacağını bilmez bir şekilde şaşkındı.
"Lan, ne bebeği?"
Dila’nın bacak arasındaki kanı fark etti.
"Bırakma beni!" diye çığlık attı, feryat etti.
"Bebeğim, gitme, ne olur! Beni bırakma! Ben seni çok bekledim, beni bırakma! Hayır olmaz, olamaz! Allah’ım olmaz!"
Ahmet karısının hamile olduğunu anlayıp onu çırpıda kucağına alıp hastaneye gelene kadar arabanın arkasında ağlayan kadına baktı.
Uzun süredir bebek bekledikleri için Dila, günü geçmesine rağmen ona bir şey dememişti.
Daha bu sabah, özel hastanede çalışan akrabası aramış, “Hamilesin,” demişti.
Dila dolu dolu umutlarla doktoruna gitmişti ve hamile olduğunu öğrenmişti.
Hocasıyla bu bebeği çok istiyorlardı.
Ahmet çocukları çok severdi; kendi çocuğunun katili olmuştu.
Ahmet onu hastaneye getirdiğinde, doktorların müdahalesiyle bayılmıştı.
Gerisi karanlıktı. Gözünü açtığında bir hastane odasındaydı.
Ahmet onu da arkadaşının özel hastanesine getirmişti.
Ona getirdiğinde bebeğin öldüğünü söylemişti doktor.
Ahmet koridorda dizinin üstünde çökmüş, ağlıyordu.
Karısının yüzüne nasıl bakacaktı? Doğmamış bebeğinin canına sebep olmuştu.
Bunun yüküyle yaşanır mıydı?
Ahmet ne yapacağını bilemedi; kaç saattir karısının yanına girmedi.
Yaşadıkları ona çok fazla gelmişti, yere çöküp ağladı.
Çaresizlik buydu işte; gideni geri getiremiyor insan.
Hatun Hanım Ahmet’i aradı, ama duymadı; boşluğa dalmış, bakıyordu, canı acıyordu.
Ahmet’in eşinin yaptığı yanlıştı, onun yaptığı yanlış bile değildi.
Dönüşü yoktu bunun; cana kıymaktı.
Ne kadar zaman geçti bilmiyordu.
Doktor çıktı:
"Ahmet Bey, annenin hayatı tehlikesi yok ama bebeği kaybettik. Geldiğinde zaten ölmüştü."
Ahmet ağladı:
"Bebeğim bizi terk etti," dediğinde yüreği yanıyordu.
Dila tek başına odada canı yana yana ağladı.
Bebeği onu bırakmıştı.
Kocası yapmıştı, ama ne olursa olsun bunu kimsenin yanına bırakmayacaktı; bebeğine sebep olanlara hesap soracaktı.
Ahmet içeri girdi; Dila yüzünü çevirdi:
"Git buradan! Sen hangi yüzle geliyorsun? Yüzüme hâlâ nasıl bakabiliyorsun? Oysa ben senin yüzüne bakamam demiştim. O kadar bile adam değilmişsin. Seni ölsem affetmeyeceğim."
Ahmet:
"Ben üzgünüm, bilmiyordum. Benim de evladım gitti."
"Daha gelişine bile sevimedim ben onun."
"Bende olanları duyunca deliye döndüm ama yapmamam gerekiyordu."
"Bana el kaldırdın, yetmedi; bebeğimi öldürdün. Senin yüzünden bizi bıraktı."
"Bugüne kadar sana tek ters bir şey dedim mi? Baban Evin için aradığında demedim mi? Bu işe girmeyin demedim mi? Abimler izin vermez, Serhat’la Evin’i herkes biliyor demedim mi? Olmaz demedim mi? Kızın aklı karışmasın, mutsuz olmasın! Lan, senin haberin var mı o kız kendine neler yaptı?"
Artık kimseye Dila’nın umurunda bile değildi.
"Git buradan!" dedi.
Dila onu affeder miydi, Allah bilir. Ama tek bildiği herkese hesap soracaktı zamanı gelince.
Dila’nın annesi aradı:
"Düştüm, bebeğimizi kaybettik," derken annesi ve babası hemen geldiler hastaneye.
Ahmet o sırada Evin’i hastaneden alıp eve götürdü.
Ahmet dağılmıştı.
Roni amcasına sordu, ama ne diyecekti ki?
"Bebeğimi öldürdüm mü?" diyecekti.
"Dila hamileymiş, bebeğimiz öldü," dediğinde sesi titriyordu. Herkes şok oldu.
"Dila, yengemin yanına gidelim o zaman."
"Hatun Hanım," "Evet," desede.
Ahmet biliyordu; karısı onları görmek istemezdi.
"Ailesi var, yenge ben gideceğim, size de haber veririm," deyip konağa bıraktı onları.
Mehmet Bey kızını görünce yanına gitti.
Evin yönünü değiştirip direkt odaya yürüdü. Ona kıyanları affedecek değildi; ne onu ne annesini.
Ne suçu vardı? Sevmişti ama en çok masumlar kurban edilirdi, değil mi?..
Botan Ağa, Zeliha Hanım ve Serhat konağa geldiler Evin’i görmek için.
Serhat’ın sevdası yüzünü görse, iyi olduğunu görse yeterliydi. Ona Roni kapıyı açtı:
"Hoş geldiniz."
"Hoş bulduk, yiğenim Evin gelinim nerede?" diye sordu Botan Ağa.
"Yatıyor, amca."
"Haber veresin hele kızım."
"Tamam amca, siz buyurun, babamlar içeride."
Şark odasına çektiler; Hatun Hanım’la Zeliha Hanım sohbet ediyordu.
İki elti, yakında dünür olacaklardı; keyifleri yerindeydi. Biri damadı, diğeri gelini istediği gibiydi.
Daha yeni Evin canına kıymamış mıydı?
Unutulmuş gibiydi; Hatun Hanım saklamak için çaba sarf ediyordu.
Roni hâlâ olanların etkisindeydi; sesi çıkmıyordu.
Çok ağır şeyler yaşamıştı ablası.
Roni ablasının yanına geldi:
"Amcamlar gelmiş, seni çağırıyorlar, abla. Amcam gelsin göreyim dedi."
Evin ses etmedi, kalktı yerinden, üstüne siyah bir elbise giydi. Yüzü solmuş, gözleri yorgundu.
Aynadan kendine baktı. Bilir misiniz, ruhu ölen insan nasıl olurdu? Evinde öyleydi işte...
Botan Ağa çağırmıştı çünkü biliyordu oğlu Evin’i çok seviyordu.
O yüzden çağırmış, “Gelsin,” demişti Serhat’a.
Evin bir kukla gibi herkesin istediği yere çekiliyordu. Yatağın kenarına oturdu.
"İstemiyorum gitmek, kimseyi görmek istemiyorum!"
Roni:
"Ablacım, biliyorum zor, ama ne yapacağız bilmiyorum? Belli Serhat abi de merak etmiş, bayramdan bayrama gelen adam bir günde iki defa geldi," dedi.
Serhat sabah gelmişti, bir bahane bulmuştu Xezal Yade’yi görmeye gelmişti ama asıl merak ettiği Evin’di.
Roni bunu anladığı için, “Ablam iyi olacak,” demişti.
Serhat çok haddinde bir gençti; mesafeliydi.
Herkese çok saygılıydı; nerede nasıl davranması gerektiğini iyi bilirdi.
Gelmezdi çok amcasının evine; o evde genç kızlar vardı.
Onun yaşıtı erkek yoktu. Girip çıksa millet dedikodu çıkarırdı...
Arada Yadeleri Xezal Hanımı görmeye gelirdi; o sırada Evin’i de görürdü tabi.
Xezal Yade gülerek:
"Serhat’ı mı oğul? Hele diyorsun bugün bu etti, iki niye geldin onu diyorsun?"
Herkes güldü; Serhat yüzünü yere eğdi.
"Yade, senin için geldim," dediğinde Yade,
"De her kûrre kere, git ordan eşşek oğlû!"
Xezal Yade aşiretin en asil kadınıydı ve en çok sevilen sayılan hanım ağasıydı.
Biraz gençlere küfür ederdi; onu kızdırdıklarında ama herkes onun söylediklerine bırak kızmayı, gülerdi.
Öyle güzel dilliydi ama o kadar otoriter bir kadındı.
Evin odaya geldi, Serhat başını kaldırdı; Evin solgun yüzüyle,
"Hoş geldiniz," deyip amcası ve yengesinin elini öptü.
Serhat’a,
"Hoş geldin," dedi.
Serhat yüzüne baktı ama Evin hiç başını kaldırmadı bir kere.
Serhat’ın içinde bir cam kırıldı sanki; üzüldü.
Baksaydı da Serhat güzel yüzünü görseydi, hasret kalmıştı kara sevdasının yüzüne.
Roni’nin getirdiği çayı içip gittiler.
Xezal Yade namaz kılmak için oturdu.
"Evin, ibrik getir hele keccamın."
Ama amacı Evin’le konuşmaktı.
Su dolu ibrigi Yade ne uzattı.
(Dıl zora akıl dibi evinamî) (Kalp aklı yener Evin’im)
Ses etmedi Evin.
Yade Xezal’ın gözleri doldu:
"Sanma ki seni anlamam, duymam. En çok ben anlarım, en çok senin sessiz çığlıklarını, haykırışlarını. Kulağımı değil, kalbimi deliyor."
Evin içten içe ağladı; zordu, çok zordu.
Yılların buruşturduğu elleriyle Evin’in ellerini tuttu:
"Zordur, çok zordur, bilirim ama yapacak bir şey yoktur. Bazen bile insan ateşe atar kendini, onu da bilirim. Ama ölmüşle ölmüşe çare yoktur.
Serhat’tan kuşkum olsa seni ben vermezdim. Ama seni çok seviyor, güzel kızım, amcanın oğlu. Biliyordun bu günün gelip çatacağını. Ah be kızım ah."
Dedi.
Xezal Yade kadar kimse anlamazdı belki Evin’i.
Evin:
_"Yade, niye kimse bir şey yapmadı? Benim için ben bu kadar değersiz miyim? Sığmıyorum ne yere ne göğe, içim yanıyor. Ben Serhat’ı sevmiyorum ki, istemiyorum, alışamam.
Nereye gideyim ben, ne yapayım? Yaşamıyorum, yaşamak da istemiyorum.
Biri boynuma uygan dolamış, sıkıyor..."_
"Keccam, sen dedin tamam, annen geldi babana dedi kızım."
Evin tamam demiş miydi ki?
Bu evlilik için bak, evet demişsin diyor Yade.
_"Hayır Yade, ben
Yade,
"Öleyim, Yade’m! Öldürün beni, ben yapamıyorum; siz yapın," demişti.
Xezal Hanım sessiz kalırken, Evin kalktı ve odasına gitti.
Ruhu ölmüştü, yas içindeydi; sevdası yarımdı.
Aradan bir ay geçmişti.
Evin her gece ağlıyordu; ne sabahı sabah, ne gecesi geceydi.
"Alışırsın," demişlerdi ama o alışmamıştı...
İnsan böyle bir şeye nasıl alışabilirdi ki?
Evin dağılmış, yüzü çökmüştü.
Göz altları siyahlaşmıştı.
O kadar zayıflamıştı ki, uzaktan tanıdıkların bazıları onu tanımıyordu.
Berat’ı düşündükçe,
"Onsuz yapamam," deyip ölmek istiyordu.
Ama ölüm bile eline geçmiyordu.
Evin her gece kabuslar görüyordu.
Biri ona “Gel, bu uçurumdan atla,” dese giderdi...
Ölüm onun için daha güzeldi!
Babası ve annesiyle hiç konuşmuyordu; sanki onlar Evin için yoktu.
Onların oturduğu odada bile oturmuyordu.
Yedikleri sofraya oturup yemek yemiyordu.
Çünkü Evin onları silmişti; onlar Evin’e kıymışlardı...
Berat ise her gece bağ evinde sabahlıyordu; içince acısı azalır sanıyordu.
Ama zamanla azalmıyordu...
Aksine her yeri, her şeyi yakıp kırmak istiyordu.
Bir ay, bir ömür geçse de unutur muydu sevdasını?
Berat, Evin’i unutmazdı.
Evin de Berat’ı unutmazdı.
Yazık değil miydi?
Serhat bir yandan ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Öğrenince dünyası yıkılacaktı...
Dila toparlanmış, kocasının neden onu dövdüğünü öğrenmişti; intikam alacaktı.
Hatun Hanım da onun yüzünden evladı kaybetmişti; o da evlatlarıyla sınanacaktı.
Evin biraz daha toparlanmamıştı ama hâlâ ölü gibi dolaşıyor, odadan hiç çıkmıyordu.
Serhat annesine, Evin’le konuşmak istediğini söylemiş ve onun için telefon almak istediğini belirtmişti.
Nişanlısı aldığı telefon konağa getirmişti.
Ama Evin yine Serhat’ın yüzüne bakmamıştı.
Serhat sordu:
"Bir sorun mu var, Evin? Benden hep kaçıyordun, hâlâ kaçıyorsun."
Evin sustu, zar zor çıkan sesiyle:
"Yok," dedi.
Serhat üstüne gitmedi.
Yengesi ondan çok utandığını söylemişti.
"Neyse, ben gideyim," deyip baktı Evin’in gözlerine.
Hasret vardı içinde, bu gözlere özlem.
Evin yüzüne bakmadı yine; Serhat çok üzüldü.
Hiç mi insan bakmazdı? Başını kaldırmaz mıydı?
Razıydı her şeye, yeter ki sevdası yanında olsun.
Evin çok istemişti telefonu olsun diye, Berat’la konuşmak için.
Eskiden telefonu vardı ama sevdiği yoktu.
Serhat almıştı telefonu; nişanlısının aldığı telefondan sevdiğiyle konuşmak yakışmazdı.
Mardin’de düğün vardı, hepsi gideceklerdi.
Ömer’in amca oğlu Murat, dört yıldır Zaza aşiretinin kızı Menessa’yı seviyordu.
Bütün aşiret biliyordu aşklarını.
Erkek olunca kimse bir şey demiyordu, tabi kız da karşı tarafın kızı, kendi kızları değildi; bir şey olmazdı.
Menessa’nın artık umudu yoktu.
Kaç defa istemek için haber göndermişlerdi, ama Zaza aşireti “Biz dışarı kız vermiyoruz, gelmesinler,” diyordu.
Murat bu sevdadan vazgeçmiyordu...
Artık kimse inanmıyordu; ne kız evleniyordu ne de Murat.
Menessa, her gelen görücüye “İstemiyorum,” deyince babası kıyamayıp vermiyordu.
Biliyordu kızının gönlü Demirhan aşiretinin Mustafa Ağa’nın oğlundaydı.
Ama kızı haddinde olduğu için bir şey demiyordu.
Bir gün babasına laf getirmişti.
Severken bunu yapmak kolay değildi.
Murat’ın annesi Heja Hanım ne kadar dese de,
"Aşiretimizin bir sürü kızı var, oğlum,"
Murat istemiyordu.
En son Şehmus Ağa aradı:
"Biz oturmaya geliyoruz," deyip kapattı telefonu.
Misafir kabul etmeyecek halleri yoktu zaten.
Şehmus Ağa, Musa Ağa, Mehmet ve Botan Ağa’yı alıp Xebat’a,
Murat, Ömer, Bawer, Cemal, Filiz, Helin, Hanım Avzem Hanım, Xezal Yade, Hatun Hanım gittiler...
İçeri ellerindeki 10 tepsi baklavayı ve kolayı mutfak tarafına bıraktılar.
Gençler, Murat’ın elinde çiçek vardı; sevdiği kıza uzattı.
Sözde oturmaya gelmişlerdi.
Ama en son bu çareyi bulmuşlardı.
Yapacak bir şey yoktu; onları kapıdan kovacak halleri yoktu.
Menessa dolu gözlerle Murat’a baktı.
Bu günü dört yıldır bekliyorlardı...
Erkekler ve kadınlar ayrı oturdular.
Verirler miydi? Bilmiyorlardı.
Ama Şehmus Ağa,
"Ben gelinimi almadan gitmem," demişti...
Zaza aşiretinin büyükleri de gelmişti, baya kalabalıktı odalar...
Menessa’nın dedesi:
"Bilirsin Şehmus Ağa, biz dışarı kız vermeyiz, ama hoş gelmişsiniz, hep birlikte oturup bir yemek yemiş oluruz," dedi.
Yani vermiyoruz demekti ama Demirhanlar tam aşiret paket gelmişlerdi.
Şehmus Ağa:
"Siz kızı vermeden, sizin bir bardak suyunuzu bile içmem," demişti...
Zaza aşireti severdi Demirhanları; köklü ve sevilen bir aşiretti.
İki büyük aşiret toplandı bu iki genç için.
Mahmut Ağa biliyordu kızının gönlü vardı ama aşiretlerinin kuralı da vardı...
Menessa’nın dedesi Kadir Ağa güldü:
"Yaşlı kurt," dedi.
Şehmus Ağa da güldü:
"Gel şu gençlerin gönlü olsun, Kadir Ağa, inat etme."
Birden Xebat:
"Valla vermeseniz, bu sefer kaçıracağız," dedi.
Menessa’nın sekiz tane abisi vardı.
Menessa’nın büyük abisi elini belindeki silaha uzattı:
"Tekrar et bakalım," dedi.
Çok sinirliydi bu şekilde emrivaki yapmalarına.
Zaten kızmıştı.
Bir de biri çıkıp “Vermezseniz kaçıracağız,” diyordu.
Kadir Ağa bağırdı:
"Kerim, terbiyesiz, büyüklerinin yanında bu ne cürret? Biz daha ölmedik," dedi.
Şehmus Ağa aradığında:
"Mahmut Ağa, biz geliyoruz. Kapına geleni kovmazsın ya," demişti.
Mahmut Ağa da:
"Estağfurullah ağam, başım üstüne, buyurun," demişti; mecburdu...
Kadir Ağa anlamıştı, Xebat şaka yapıyor ama abisi Kerim patlayacak yer arıyordu.
Pek bunu anlamamıştı.
"Oğlum kaçırmaya elleri tatlı ve çiçekle mi gelirler? Belliki oğlumuz dedesi gibi şakacı," deyip güldü...
Murat sinirden kıpkırmızı olmuştu.
Yapacakları tek hareket bütün hayatlarını etkilerdi.
Demirhan gençleri o yüzden ses etmeden beklemişlerdi.
Bawer:
"Xebat, Allah vekil eve gidersek Murat bizi öldürür," dedi.
Ömer:
"Cemal abi, biz bunları Murat abinin gazabından koruyalım. Direk bizim çiftlik evine gidelim. Belli bu kızı alacağız. Bugün mangal yakarız," dedi.
"Mardin'de et bırakmadın Ömer," deyip güldü Cemal.
Xebat, az kala Murat’ı öbür tarafa gönderiyordu.
Neyse ki saatler sonra Zaza aşireti pes etmiş, Murat kızı almıştı...
Tencerede kahveler yapıldı.
Murat tuzlu kahvesini keyifle içti.
Söz kesildi, düğün belirlendi: 15 gün sonra onların düğünü vardı.
Gençler direk çiftlik evine gitti.
Tabi Xebat, Murat’ın gazabından kurtulamadı...
Murat:
"Ulan it! Sekiz tane abisinin içinde kaçıracağız demek nedir? Lan, gereksiz! Kızın aşireti hepsi orda!" deyip ensesine vurdu.
Ömer:
"O it abisi elini silahına atınca sinirlerim tavan yaptı. Senin için durduk, yoksa kıyamet kopardı," dedi.
"Biliyorum Ömer’im, biliyorum. Gereksiz her şeyi mahvediyordu, az kalsın," dedi.
Bawer:
"Neyse ki kazasız belasız aldık, yengeyle kavuştunuz. Çok korkuyordum bu evlenmez diye. Neyse ki şükür, kör topal demeden verdiler kızı abime. Neyse ki sıra bizde," deyip güldü.
Murat:
"Lan benim nerem gör kör topal?"
Xebat:
"Şimdi Murat abi, Bawer abim kendine aynada bakınca seni kör topal görmesi normal," dedi, kahkaha attı.
Hep birlikte güldüler.
Bawer, ellerini saçlarından geçirip:
"E tabi oğlum, ne sandım? Bu sülalede benden uzun tek kişi bu Ömer it," dedi.
Cemal:
"Murat’a mı? Kör topal diyorsun? Adam yakışıklı, boylu poslu, sadece biraz ayakları büyük," dedi.
Murat:
"Keyfimi bozamazsınız. Çok mutluyum oğlum, dört yıldır istediğim kızı dedem sayesinde verdiler."
Ömer:
"Biz de işte bu mutlu günü kutlamak için mangal yapacağız, bir de dansöz çağırdık, akşam gelir," dedi.
Cemal, dudaklarını birbirine bastırdı gülmemek için:
"Ömer, sadece bir tane olmaz," dedi.
Bawer:
"Ömer, gece burada kalırlar mı?" dedi.
Murat:
"Allah’ın cezaları Menessa duysa kıyamet kopar. Lan Cemal, sende mi? Hadi bu şerefsizler yaptı, sen bunlara ayak mı uyduruyorsun?"
Bawer, cıklayarak dilini damağına vurdu:
"Murat, Murat, şimdiden seni kaybettik, merhum Murat Demirhan’ı nasıl bilirdiniz?" deyince,
Hep birlikte:
"Hanım köylüydü, hanımından ödü kopardı," dediler.
Gece yarısına kadar onunla uğraştılar...
Demirhanlar büyük bir aşiretti.
Zamanında dört bir yana dağılmıştı.
Irak, Suriye’de bile bir sürü akrabaları vardı.
Mehmet Ağa’nın babasının toprakları için Urfa’ya taşınmışlardı.
Orada kurmuşlardı düzenlerini.
Mardinlilerdi ama Urfa’da yaşıyorlardı.
Babalardan dolayı soyisimleri değişmişti...
Mardin-Urfa arası uzak olduğu için kına’ya gidip orada kalırlardı.
Düğün olduğunda düğün gününe kadar iki gün kalacaklardı.
Botan Ağalar kendi arabalarıyla, Mehmet Ağalar da kendi arabalarıyla, Şehmus, Ahmet herkes kendi arabasıyla, peş peşe lüks aşiret paket Passatlarla yola çıktılar.
Evin gelmek istememişti ama annesinin zoruyla geldi.
Roni, çocuksu bir sevinçle, içinde bilmediği bir heyecanla yola çıktı.
Aynanın karşısına geçti, kendine baktı, güldü.
Eli kalbine gitti, kalbi sıkışıyordu.
Neden olduğunu bilmiyordu.
Saçma ama sanki gitse kalbini bırakıp gelecekti; bu his vardı...
Roni her zaman hislerine güvenirdi, hiç yanılmamıştı.
Kendine gelip, “Roni, sakin, saçma salak şeyler düşünme,” dedi.
Bu kız deliydi kesin; insan kendi kendine konuşup sonra kızar mıydı?
Roni hep kendi kendine konuşur, sonra da saçma bulduğu şeyler için kendine kızardı.
Dilan da Roni ve Evin’in olduğu arabaya binmişti.
Dilan, Roni’nin kulağına eğlenceli bir sesle, “Çok eğlenceliyiz,” dedi.
Roni, “Sus Dilan, ayıptır,” derken önüne döndü.
Sonunda Mardin’e vardılar.
Damatın evine, Mustafa Ağanın konağına gittiler.
Yade Xezal’ı gören herkes çok sevindi.
Genç yaşlı herkes onu çok sever, saygı duyardı.
Hele duymasınlar Xezal Hanım Ağa; kafalarını kırardı!
Akşam için herkes hazırlanmaya başlamıştı.
Ev ana baba günü gibiydi, kimin ne yaptığı belli değildi.
Roni, Dilan, Evin, Rukiye ve Zeynep boş bir oda bulup hazırlanmaya başladılar.
Her biri ayrı ayrı çok güzel giyinmişti.
Yöresel kıyafetleri gerçekten çok hoştu.
Dilan, Roni’ye dönüp, “Ay Roni, bu gece kimin kalbini ezeceksin?” dedi.
Roni kahkahalarla, “İlk senin kafanı ezeyim diyorum. Gelinmişsin, bir saattir seni bekliyoruz,” diye cevap verdi.
Dilan hayali bir fermuar çekerek ağzını kapattı ama durur mu, durmazdı.
Dilan, “O değil de bizim sülalenin gençleri çok iyiymiş, Allah’tan büyük dedemiz güzel kadın getirmiş,” dedi.
Rukiye, “Zeynep, yemin ederim Bawer tam senin kalemin, ama sen gittin nişanlandın,” diye takıldı.
Zeynep, “Yav susun, biri duyacak, rezil olacağız şimdi,” dedi gülerek.
Roni, “Millet dışarda halay çekiyor, bizimkiler ancak dedikodu yapsın,” dedi.
Dilan, “Sen dur yanıma gelip ‘O bunu giymiş, bunu yapmış’ deme sakın,” dedi.
Roni güldü, “Sen gelme, ben gelmem,” deyip odadan çıktılar.
Kapıdan çıktığı anda gözü sadece halay başında halay çeken gençteydi.
---
🌹❤️ İlk kitabım olduğu için yorumlarınız benim için çok değerli.
Nasıl buldunuz bu bölümü? Fikirlerinizi sabırsızlıkla bekliyorum! 🥰