ALİCE
'Zeytinyağını tencereye döküyor ve soğanları kavurduktan sonra domatesleri soyup küp şeklinde kesiyoruz..' dedi kırmızı ojeli elleriyle dometesi keserken.
'Patatesleri ve domatesleri tencereye ekliyoruz. Üstüne üç bardak sıcak su ve biraz tuz ekliyoruz. Çırptığımız yumurta ve sütü sebzelere ilave ediyoruz.' Bembeyaz dişlerini gösterecek kadar gülümsedi. 'Harika olacak bayanlar. Biliyorsunuz, erkeklerin kalbine giden yol midesinden geçer.'dedi ince sesiyle. Bir yandan da eliyle karnına vurmuştu. Tiz sesiyle küçük bir kahkaha attı. Her haliyle, gerçek bir kadındı.
'Başka bir tencerede tapyoka nişastasını birbirine yapışamaması için karıştıra karıştıra kaynattığımız sudan bir bardak ekliyoruz.' Bardağı alıp tencereye dökerken göğüs çatalı giydiği puantiyeli,dar elbiseden görünüyordu. İç çektim. O göğüslerin üçte biri bile bende yoktu.
'Kısık ateşte pişirdiğimiz nişastalı suyu da ağır ağır sebzelere ekledikten sonra on dakika kısık ateşte bekletiyoruz veee işte hazır !' Diye bağırdı heyecanla.
'On dakika sonra yemeğimiz hazır ! Eğer isterseniz üzerine biraz maydonoz ekleyebilirsiniz. Afiyet olsun herkese. Hepinizi çok seviyorum.' Ellerini kaldırmış coşkuyla el sallıyordu kameraya. Jenerik yazıları çıkarken ekranın sağ köşesinde bugün yaptığı çorbanın malzemeleri çıktı.
Televizyonu kapatıp önümdeki tencerede onunkine hiç benzemeyen kendi çorbama baktım. Renkleri biraz farklıydı, en azından kötü korkmuyor diye kendimi teskin ettim. Sonuçta görüntüsü değil tadı önemliydi. Yine de tadına bakmaya cesaret edemedim. Yemeği kısık ateşte bıraktıktan sonra ellerimi yıkayıp bir saattir yemek yapmak için dikildiğim mutfaktan çıktım ve kendimi salondaki koltuklardan birine yorgunlukla attım.
Gözlerim alışkanlıkla saate kaydı. Saat akşam beşe doğru geliyordu. Daha gelmesine üç saatten fazla vardı, kendimi oyalayacak başka bir şey bulmam gerekiyordu. Keyifsizlikle nefes verip koltukta dikildim ve duvara monteli kitap raflarında okumadığım bir kitap aradım. Gözlerim neredeyse ezberlediğim kitapların üzerinde gezindiğinde sıkılınca nefes verdim.
Sinirle koltuğa uzandım. Ayaklarım koltuğun kol kısımlarından sallanıyordu. Televizyona baktım ama izlemediğim belgeselde yoktu. Beni oyalayacak yeni şeyler bulması gerekiyordu yoksa kafayı yiyecektim. Koltukta dönüp ayaklarımı dayanma yerine uzattım ve kafamı geriye attım. Kan hızla yüzüme dolarken ters bir şekilde dakikaların geçmesini izledim.
Vücudum ancak yedi dakika dayanabildi. Koltukta tekrar düzeldiğimde başım ağrıyordu ve yanaklarım yanmaya başlamıştı. Kalkıp yemeğin altını kapattım. Tencerenin kapağını açıp kontrol etmek için kendime cesaretlenme izni vermeden hızlıca üst kata çıktım ve kendimi yatak odasındaki eski, yayları çıkmış çift kişilik yatağa bıraktım.
Beni uyandıran şey ne yazık ki kapının sesi değildi. Çalar saat çalmaya başladığında gördüğüm ilginç rüyadan sıçrayarak uyandım. Bir sürü zebra ve siyah beyazlarla dolu rüyayı anında silmeye başlayan hafızama bıraktım ve çalar saati hızlıca kapattım. Benim saatim işe veya okula geç kalmamam için çalmazdı hiçbir zaman. Benim için burada zaman yoktu, sadece gece ve gündüz vardı.
İlaç saatim geldiğinde göre onun çoktan burada olması gerekiyordu. Saat akşam dokuzu gösterirken şaşırmıştım bu kadar uyuduğuma. Onu görmek için aşağıya inerken çorbayı içip içmediğini merak ediyordum. Tadına bakmadığım için kendime kızarken karanlık salona adım attığımda merdivenlerin sonunda durdum. Geldiyse neden ışıkları yakmamıştı ? Yeni uyandığım için sesimi bulmaya çalıştım.
"Rawen ?" Karanlık, boğuk çıkan sesimi yutarken bana herhangi bir cevap gelmedi. Kulaklarım karanlığın sessizliğini dinlerken kalbim bunu bozmak ister gibi hızlanmaya başladı. Neden hala gelmemişti ? Yavaşça karanlıkta yürüdüm ve odalara bakmaya başladım. Pencerelerde kalın perdeler çekili olmadığı için sokak lambası az da olsa ışık sağlıyordu odalara. Korkumun sebebi alışık olduğum düzenden bir anda çıkmış olmaktı belki de.
Her odanın kapısı açık olduğu için birkaç dakikada kontrolüm bitmişti. Evde kimse yoktu. Kaşlarım çoktan çatılmıştı. Bu ilk defa olmuyor diye sakinleşmeye çalıştım. Daha önce de bir kere geç gelmişti sorun yok. Belki trafik vardır. Ya da kaza olmuştur. Mutlaka gelecektir. Her zaman geldi.
Salondaki koltuklardan birine yerleştim ve karanlıkta oturmaya başladım. Dışarıda yağan yağmurun sesini dinleyip, içerideki loş aydınlıkta evin her köşesini incelemeye başladım, panik yapmamak için dikkatimi dağıtmaya çalışıyordum. Rawen ne durumda olursa olsun gelirdi.
Televizyonun arkasındaki duvarda boş bir çivi deliği var. İkili koltuğun kol kısmında küçük bir yanık var, muhtemelen yanlışlıkla sigara basılmasıyla oldu. Tül perdenin sol ucunda siyah, çiçek şekilli ip sökülmeye başlamış. Halının desenli kısımında neredeyse hiç belli olmayan bir leke var. Çikolata lekesine benziyor ama dökülen sos lekesi de olabilir. Masanın önden sağ ayağı sallanıyor. Tavanın kapı tarafına bakan kısmında küflenme olmaya başlamış. Lamba- anahtar sesinin gelmesiyle kulaklarım dikelmiş, dikkatim dağılmıştı. Hızlıca yerimden kalktım ve kapıya koştum.
Rawen ayakkabılarını çıkartıp kapının yanına serdiğimiz gazetenin üzerine koydu. Siyah saçlarından yağmur damlaları parkenin üzerine damlıyordu. Elinde poşet tutuyordu. Ela gözler beni bulduğunda kaşları şaşkınlıkla kalktı.
"Sen uyumadın mı ?" Dedi kalın sesiyle. Kaşlarımı çattım.
"Bu saatte neden uyumalıyım ?" Saat ona geliyordu. Omuz silkti montunu çıkartırken. "İçerisi karanlık, uyuduğunu sandım." Geç kalmamış gibi normal davranması sinirimi bozuyordu. Yine de çılgın hayal gücüme rağmen her şeyin normal görünüyor olması içimi rahatlamadı değildi. O salona doğru yürürken peşinden gittim.
"Karanlıkta mı oturuyorsun ?" Dedi bana dönerek. Elindeki poşeti ve belindeki silahını masanın üzerine bıraktı. Kotunun arka cebinden sigara paketini çıkartıp içinden bir tane aldı.
"Evet. Aslında seni bekliyordum." Dedim direk konuya girerek. Çakmağıyla sigarayı yakarken bana bakmadan balkona doğru yürüdü. Balkon kapısının anahtarını yanından hiç ayırmadığı, bir halkaya geçirilmiş anahtarların arasından bulup kilidi açtı. Benim balkona çıkmam yasak olduğu için kapıya çok yaklaşmadan onu görebileceğim bir noktaya gelip kollarımı bağladım.
"Afedersin." dedi sigarasından aldığı nefesi verirken." Geç kalacağımı düşünmemiştim. İş uzadı." Sigarayı tekrar dudaklarına götürdü. Sigara kokusunu sevmediğim için evin içinde içmiyordu. İşi uzamıştı. Sinirle dişimi gıcırdattım.
Karnım açlıkla guruldadığında yağmurun sesine rağmen o da duymuştu.
"Yemek yemedin mi ?" Bu sefer ben omuz silktim. Yaptığım çorbayı içmeye çok da heves etmiyordum açıkçası. Yine de açlıktan karnım ağrıyordu.
"İlacın ?" Dedi kaşlarını çatarak. İlacı içmeyi tamamen unutmuştum. Büyüyen gözlerimden ve şaşkınlığımdan anında anladı. Ben koştura koştura üst kata çıkarken arkamdan sinirle söyleniyordu. Yatağın yanından ilacı suyla birlikte hızlıca yuttum. Alt kata inerken o kalın perdeleri çekmiş, odanın ışığını yakmıştı.
"Tek yapman gereken saat çaldığında ilacını içmek. Senden o kadar da zor bir şey istediğimi düşünmüyordum." Dedi balkonun kapısını kilitlemek için dönerken. Arkasını döndüğünde göz devirdim.
"Uyandığımda sen yoktun bende seni bekledim. Ayrıca o kadar da gecikmedi." Saate baktım."Sadece bir saat."
"Ben çalar saati ilacını bir saat sonra iç diye kurmadım." diye lafı yapıştırdığında yüzümü astım. Gözlerim masanın üzerindeki poşete kaydığında masanın yanına çöktüm ve poşeti merakla kendime çektim.
"Bu ne ?"
Balkon kapısını kilitlemeye çalışırken bana dönüp elimde tuttuğum poşete baktı. "Eksik birkaç şey." Sinirle kapının kolunu kendine doğru çekti. Hala kilitlemeye uğraşıyordu. Evde eski olmayan ve doğru düzgün çalışan tek bir şey yoktu.
Torbanın içindekileri masanın üzerine döktüm. Yara bandı, sargı bezi,merhem ve ped masanın üzerine dağılmıştı. Ped paketini alıp bana oldukça büyük gelen ceketin cebine soktum. Ceket ve bazı kazakları onun dolabından giyiyordum. Eşyaları yine poşetin içine doldururken bir ara yerleştirmek için kenara koydum. Rawen balkonu kilitlemiş giyinmek için üst kata çıkıyordu.
"Ağrı kesici almadın mı ?" Dediğimde 'ah!' diyerek yüzünü buruşturdu. "Aklımdan çıkmış. Yarın alırım." Başımı salladım. Sanırım birkaç günüm daha vardı. Hiçbir zaman tam olarak her ayı saymazdım. Zamanı gelince hissettiriyordu zaten.
"Ağrın mı var ?" Dedi merdivenlerin basamağında durmuş beni görebilmek için biraz eğilmişti. Başımı hayır anlamında salladım. "Acelesi yok." Odaya çıktığında bende mutfağa gidip ocağın üstündeki tencerenin kapağını açıp koklamak için eğildim. Pekala, kokusunun olmaması tadının kötü olduğu anlamına gelmiyordu.
Çekmeceden kaşık alıp birkaç derin nefesin sonunda çorbadan aldığım kaşığı ağzıma götürüp içtim. Birkaç saniye çatık kaşlarla ağzımı şapırdattım. Tadının olmaması kötü olduğu anlamına gelir miydi ? Duyu yetilerimi mi kaybediyordum yoksa ? Karnım isyan edercesine yine guruldadığında çorbanın ısınması için ocağın altını yakıp dolaplardan kendime bir kase çıkardım.
"Yemek mi yaptın ?" Sesiyle yerimden sıçrayıp ona döndüm. Yirmi yıllık merdivenlerden ses çıkarmadan nasıl inmesini başarıyordu hala aklım almıyordu. Mutfağın girişinde bana bakıyordu.
"Evet. Sende ister misin ?" Bir süre gözlerini kısıp zehirlenip zehirlenmeyeceğini aklında tarttı. Bende bunun garantisini veremeyeceğim için sadece cevap vermesini bekledim.
"Olur."dedi en sonunda. Saçları yağmur yüzünden hafif ıslaktı. Altına gri bir eşofman, üzerinde ise kısa kollu beyaz bir tişört giymişti. Ben bir kase daha almak için dolaba uzanırken telefonuna gelen mesajla salona gitti. Çorba ısındığında kâselere koyup masada kendi sandalyeme yerleştim. Elimde kaşıkla çorbayı soğutmaya uğraşırken mutfağın kapısına bakıp duruyordum.
"Rawen ?"
"Geliyorum."diye seslendi.
Mutfağa geldiğinde omuzları gergin, çenesi normalinden biraz daha kasılmıştı. Ne olduğunu sormak isterdim. Neden moralinin bozulduğunu, yapabileceğim bir şey olup olmadığını. Ama asla söylemeyecek ve büyük ihtimalle beni tersleyerek ikimize de akşamı zehir edecekti. Sadece susup çorbamı içmeye devam ettim. Sinirli ve gergin halinden nefret ediyordum. Çorbadan bir kaşık içip bir süre durdu. Merakla gözlerimi ona diktim. Birkaç saniye sonra yüzünü buruşturup ağzında o tadı istemiyor gibi dilini dışarıya çıkardı.
"Abartma !" Dedim kendimi savunurcasına. Belki güzel değildi ama bu kadar da olduğunu düşünmüyordum.
"Sen sadece makarna ve patatesle devam et." Dedi kendi kasesini alıp lavaboya dökerken.
"Abartıyorsun, ayrıca kadın da böyle yaptı." Çoğunu.
"Sana yemek programlarını yasaklamalıyım." Dedi önümdeki kaseyi alırken. Elimdeki kaşıkta kalan son çorbayı içmek üzereyken onu da elimden alıp kasenin içine koydu. "Sende içme. Gece gece mideni yıkattırmakla uğraşamam."
"Açım ben !"
"Dolapta reçel var, sür ye."
Yüzümü astım. "Yemek programlarını da yasaklarsan tüm gün evde ne yapmamı önerirsiniz ?" Dedim sinirle. Yemek programı ve doğa ile hayvan belgeselleri dışında bir şey izlemem yasaktı. Tencereyi lavaboya dökerken kaşlarını çatıp bana baktı.
"Belgesellerin var. Yüzden fazla üstelik."
"Evet, yüzden fazla kez izlediğim belgeseller." Tencereyi sertçe lavaboya bırakıp bana döndü."Onlara da veda etmek istiyorsun sanırım." Dediğinde işte çenemi kapatmam gereken nokta dedim içimden. Bu noktayı geçersem neler olacağını defalarca görmüştüm.
"Yarın da reçelli ekmek yemeyi mi düşünüyoruz ?" Dedim sesimin alaylı çıkmasını engellemeye çalışarak. Kalkıp buzdolabından reçeli çıkartıp masaya koyduktan sonra birkaç dilim ekmek aldım.
"Yarın için dışarıdan bir şeyler ayarlarım. Alışveriş de yaparım." Dedi elindeki süngere deterjanı sıkarken. Heyecanlanmıştım. İki ayda bir bazen dışarıdan yemek getiriyordu ve hayatımda yediğim en güzel yemeklerdi. Hamburger ve patates kızartması,pizza ve tavuk. Ağzımdan salyaların akmasını engellemeye çalışarak reçelli ekmeğimden ısırık aldım.
"Her gün dışarıdan yesek ya." Her gün hamburger ve pizza. Ölene dek yesem bile bıkacağımı hiç sanmıyordum. Elimdeki reçel bana daha kötü gelmeden ağzıma tıktım.
"O zaman bir şeyler feda etmek zorundasın." Elleri köpük içinde kalmış,tencereyi ve tabakları yıkıyordu.
"Ederim." Dedim düşünmeden.
"Emin misin ? Elektrik,su ve doğalgaz olmadan yaşayabilecek misin ?" Dediğinde kaşlarımı çattım.
"O kadar tutuyor mu ?"
"İki kişiyiz ve her gün iki öğün. Daha bile fazla."
Sadece ıslak mendille temizlensem, kalın giyinsem ve televizyon izlemek yerine resim falan yapsam kurtarıyordum herhalde. "Neden daha paralı bir iş bulmuyorsun ?"
"Neden yemek yapmayı öğrenmiyorsun ?"
Sinirle ona baktım. Tencereyi yıkamış, süzülmesi için tezgahın üstüne koymuştu. Mutfaktan çıkarken ekmeğimi yediğim için bende peşinden çıktım. Salondaki eski koltuğa kendini atıp başını arkaya yasladı. Bende tekli koltuklardan birine geçtim. Saat on ikiye geliyordu.
"Yarın geç kalacak mısın ?" Tavana bakıyordu.
"Hayır."
"Bugün de geç kalmayacağını sanıyordum." Dediğimde kaşları çatıldı.
"Bugün neden huysuzsun ? Aylık periyot yüzünden mi ?"
"Huysuz değilim."
"Tabi." Sinirle göz devirip ışığı kapattım. Ardından perdeleri sonuna kadar açıp koltuğuma geri döndüm. Yağmur hızlanmaya başlamış, toprak kokusuyla doldurmuştu her yeri.
"Napıyorsun ?"dedi başını koyduğu yerde bana doğru dönmüştü. Sokak lambasının turuncu ışığında gözleri korkutucu görünüyordu. Koltuğun sırt kısmına dönüp pecereden dışarıyı izlemeye başladım.
"Yağmuru izliyorum. Sen sıkıcısın."
"Sen sanki sirk maymunusun." Dedi alayla. İyi bir şey mi yoksa kötü bir şey dediğini anlamamıştım. Cevap vermeyip yağmuru izlemeye devam ettim. Yağmurda ıslanmayı istedim. Tüm o damlacıkların vücuduma çarptığı anı hayal etmeye çalıştım. Gözlerimi kapatıp birsürü küçük damlanın bedenimde süzülüşünü düşündüm. Aradan dakikalar geçerken saat bire geliyordu. Yağmur hızını azaltmadan yağmaya devam etti. Gök bembeyaz ışıkla aydınlandı, hemen arkasından büyük bir gürültüyle bağırdı gökyüzü.
"Balkona çıkabilir miyim ?" Dedim kısık sesle. Hayallere o kadar çok dalmıştım ki konuştuğumun farkında değildim. Ama laf ağzımdan çıkmıştı bir kere. Kapattığı gözlerini açtı. Uykuya dalmak üzereymiş gibiydi.
"Geç kalmamın intikamını mı almaya çalışıyorsun ?" Sesi biraz daha kalınlaşmıştı.
"Sadece bir dakika." Dedim yalvarırcasına.
"Bu konuyu daha kaç kere konuşmamız gerekecek ?" dedi bıkkınca. Sesindeki tondan sinirlemeye başladığını anlıyordum. Ona göre yasaklar bir kez bile çiğnendi mi her şey mahvolurdu. İstisnalar her şeyi yıkardı. İnsanların kuralların biraz dışına çıkmasına izin vermek, kurduğu her şeyin yok olmasını sağlardı. Çünkü insanlar açgözlüydü. Ve benim balkona çıkmam yasaktı."Canımı sıkmaya başlıyorsun."dedi sertçe.
Ela gözler bana bakıyordu, ona bakmadan cama dönüp yağmurun huzuruna teslim oldum. Dudağımı ısırdım, hastalık dönemleri duygusallığına lanet ediyordum. Dudağımı ne kadar ısırırsam ısırayım çenem titremeye başlamıştı bile. Yine de ağlamadım, ben bunun için kendimi tebrik ederken o bir süre sakinleşmem için bekledi. Yağmur gittikçe şiddetini arttırırken ayağa kalktı. Merdivenlere yönelip çıkmaya başladığında gidene kadar oyalandım. Ardından perdeleri sonuna kadar çekip küçük evimizi ay ışığının bile girmediği karanlığa hapsettikten sonra ayaklarımı sürüye sürüye merdivenlere yöneldim.
Karın ağrısıyla yatakta top şeklini almış, battaniyeyi bacaklarımın arasına iyice sıkıştırmıştım. Her zaman olduğu gibi bu sabah da yatakta tek başıma uyanmıştım ve uyandığım gibi kötü sürpriz, yatakta kırmızı bir nokta şeklinde belirmişti. Rawen'ın görmemiş olmasını diledim. Çarşafları hemen değiştirip kendimi de temizledikten sonra soluğu yine yatakta aldım.
Sinirle kendi kendime sızlanırken ağrımın hafifleyeceği bir pozisyon bulmaya uğraşıyordum. Geçen on dakikanın sonunda yavaşça yatakta doğrulup odada yürümeye çalıştım. Yarı eğik sırtımı dikleştirirken karın ağrım gittikçe azalıyordu. Attığım birkaç tur sonunda merdivenlere yöneldim ve daha dikkatli adımlarla aşağı indim. Uyumaya başlayan canavarı uyandırmaya hiç niyetim yoktu.
Merdivenlerin sonuna geldiğimde ilk başta Rawen'ın televizyonu açık bıraktığını düşündüm ama televizyon ekranı simsiyahtı. Duyduğum çocuk sesleri netleştirken kalbim heyecanla atmaya başladı. Yine gelmişlerdi,en son ne zaman onları duyduğumu hatırlamaya çalıştım. Sanırım iki ay önce kadardı. Hava bugün biraz olsun yumuşamış olduğu için Tanrıya şükrettim. Heyecanla balkon kapısına yaklaşırken bir yandan elimle karnımı tutuyordum. Bu duvarda balkon kapısından başka bir şey yoktu ve küçük çocuklar hep bu tarafta oynuyordu. Belki bir pencere olsaydı onları görebilirdim. Yine de mutluydum, geri gelmişlerdi.
Balkonun yanına çöküp kulağımı eski, tahta kapıya yasladım. İçimden kilitli olmamasını dilerdim ama Rawen böyle bir şeyi asla unutmazdı bu yüzden denemedim bile. Ayrıca dün kilitlediğini gayet iyi hatırlıyordum. Tabi sabah gitmeden önce sigara içmek istememişse.. İçime düşen kurda şaşırdım. Rawen'ın bu konularda hata yapacağını düşünmemiştim. En azından son sekiz yıldır. İlk yıllar onu tanımadığım için umutluydum. Ama o umudun bittiği mezarlıkta yatan bedene uzun zaman önce gül dikmiştim.
"Burası da senin evin." Dedi ince bir ses. Bu sesi tanıyordum. Yazın neredeyse her gün gelip oyunlar oynayan küçük kızın sesiydi. Düştüğü için ortalığı kaldırıp aslında dizi bile kanamamış olan küçük kızdı. Evden gizlice çikolata arakladıktan sonra annesi tarafından sokakta dövülen kız. Kardeşi onu oyuna almadığı için gizlice ağlayan küçük kız. Öyle mutluydum ki karın ağrımı tamamen unutmuştum.
"Şimdi ben yeni taşınmışım, sende bana kek getirecekmişsin gibi yapalım." Dedi neşeyle.
"Tamam ama ilk önce evini kur."
"Tamam." Bir süre sesler kesildi. Balkondan kapısından sürekli oyunlarına hırsız olan bedenim daha fazlası için açgözlüydü. Artık görmek istiyordum, dinlemek değil. Artık duvarların arkasında birazcık bir ses için betona yapışmak yerine onlarla oynamak istiyordum.
"Tabağı uzatsana."
"Hayır, bu benim." Dedi diğer kız. Onun sesi biraz daha çatallıydı.
"Ama keki neyle getireceğim ?"
"Uff. Neden seninde oyuncakların yok ki ?"diye hayıflandı."İyi alabilirsin, zaten bana kek getiriyorsun ama geri vermem."
"Olur. Bak üstüne yaprak da koydum."
"Evet. Bekle ! Hemen gelme, daha evimi yapmadım."
"Ne zaman geleyim ?"
"Birazdan. Neden sende evini düzeltmiyorsun ?"
"Ne yapayım ki ?" Adım sesleri geldi. Normalde duyamazdım ama kalkan kız toprak yolda ayaklarını sürüyerek ilerliyordu.
"Bak şimdi, biraz çiçek alıp şuralara koyabilirsin. Ağaç yapraklarından da süs yap." Dalların hışırtısı duyuldu. Çömeldiğim yerden biraz doğrulup balkonun camından baktım. Balkonun biraz solunda kalan, neredeyse yaprakları dökülmek üzere olan ağaç hafifçe sallanıyordu. Ağacın sadece tepesini görebiliyordum.
"İşte bak, bunların rengi ne güzel. Turuncu ve kırmızısı da var. Bunları kullan."
"Vay..teşekkür ederim. Sende ister misin ?"
"Ben birazdan toplarım. Kekine biraz taş koysana. Çikolata damlası olur."
"Tamamm." Küçük kız mutluydu. Oyun oynadığı için eğleniyor, sesi capcanlı geliyordu. Yaz boyunca neredeyse onların ve diğer başka çocukların seslerini dinlemiştim. Ses tonlarına göre isimlerini bilsem de çoğunkini henüz tam olarak öğrenememiş ya da karşıtırıyor olurdum. Ve bu iki küçük kız gizemlerimden sadece ikisiydi.
İstemsizce sırıtıp kapıya daha çok yapıştım. Bir süre sessizlik oldu ama atılan her adıma ve bazen duyulan oyuncakların sesine iyice kulak kesilmiştim. Hiçbir şey kaçırmak istemiyordum.
"Tık tık tık."
"Geliyorum ! Kim o ?" Çatallı kız sesini incelemişti. Sanırım bu da oyunun bir parçasıydı.
"Merhaba,ben yeni komşunuz. Size kek getirmiştim." Olduğum yerde güldüm. Benim kızın sesi inceltilince çok daha komik olmuştu.
"Hemen kek getirdiğini söyleme."
"Tamam, şey tanışmak için gelmiştim."
"Çıkırt. Ah merhaba."
"Merhaba."
"İçeriye gelmek ister misiniz ?"
"Olur, teşekkürler." Kısa bir sessizlik oldu yine.
"Size kek yapmıştım."
"Ahh.. hiç gerek yoktu. Teşekkürler. Neyli acaba ?"
"Portakallı."
"Hayır ! Portakal sevmem,çikolatalı olsun."
"İyi, çikolatalı."
"Ah en sevdiğim. Çok sağolun."
"Ehe... önemli değil. Adınız neydi acaba ?"
"Benim adım Ariel."
"Prenses adı mı seçiyoruz ?!"
"Evet,istersen sende seçebilirsin ama benimki olmaz."
"Tamamm..benim adımm..Belle."
"Tanıştığıma memnun oldum Bayan Belle." Küçük bir kıkırdama geldi.
"Bende tanıştığıma memnun oldum Bayan Ariel." İki kız birlikte gülüştüler. Daha çok yapıştım kapıya. Kulağım arada sıkıştığı için acımaya başlamıştı ama umursamadım. 'Ariel..Belle' diye fısıldadım kendi kendime.
"Bir şeyler içer misiniz ?"
"Neler var ?"
"Imm..kahve,latte."
"Muzlu süt yok mu ?"
"Hayır,biz büyüyüz. Büyükler öyle şeyler içmez."
"Ama ben diğerlerini içmedim ki. Ayrıca kahve acı ve iğrenç."
"Mızıkçılık yapma."diye isyan etti." O zaman ben sana latte getireyim tatlım."dedi sesini incelterek. "Onun tadı güzel." Diye fısıldadı arkadaşına.
"Olur. Teşekkürler."
"Şık şık şık. Şıırrt. Üzerine kakao ister misin ?"
"Evet."
"Şırr. İşte, afiyet olsun. Bende kendime ekspresso yaptım."
"Sen hiç içtin mi ?"
"Ney ?"
"Latte ve ekpreso."
"Ekspresso o. Evet bir keresinde gizli gizli annemin bardağından içmiştim ama tadı hiç güzel değildi. Annem kahve içmeme izin vermiyor ama her sabah içiyor. Senin annen içiyor mu ?"
Belle bir süre düşündü."Evet her sabah bir sürü bardak içiyor."
"Hm. Peki senin en sevdiğin süt neyli ?"diye sordu Ariel.
"Muzlu ! Senin ?"
"Benim çikolatalı. Bir keresinde annem bana kocaman kutuda çikolatalı süt almıştı ama abim hepsini içti."
"Yaa. Annene söyledin mi ?"
"Evet,abime kızdı. Bana yeni bir tane alacağını söyledi. Hemde daha güzelini."
"Ne güzel. Bu sefer abinden sakla."
"Yatağımın altına saklarım,orda bulamaz. İstersen yarın getirebilirim. Eğer hava güzel olursa tekrar ineriz." Heyecanla olduğum yerde kaldım. Yarın yine geleceklerdi. Yine gelecekler. Çığlık atmamak için ağzımı kapattım.
"Olur. Yarın topunu getirsene. Topla oynarız."
"Aslında yağmur yüzünden her yer ıslak olduğu için topum pisleniyor ama yine de getireceğim."
"Hailey !" Diye bağırdı bir kadın. Ses karşı binalardan geliyordu ama benim göremeyeceğim bir noktada kalıyordu."Annem beni çağırıyor. Hemen gelirim,bekle tamam mı ?"dedi Ariel.
"Tamam. Git sen." İkimizde Ariel'ın gittikçe uzaklaşan ayak seslerini dinledik. Sessizlik olduğunda yapıştığım kapıdan biraz ayrılıp uyuşmaya başlayan bacaklarımı ovaladım. Yakın zamanda bu haftanın hava durumu öğrenmem gerekiyordu böylece ona göre umutlanacaktım. Yarın için oldukça umutluydum ama hava durumu kötü olursa diye endişeleniyordum. Ariel'ın her an gelme ihtimaline karşın kulaklarım hala dışarıdaydı. Belle birdenbire şarkı söylemeye başladığında heyecanla kapıya yaklaştım.
"Mary'nin küçük bir kuzusu vardı.
Küçük kuzu, küçük kuzu
Mary'nin küçük bir kuzusu vardı.
Yağan kar gibi beyazdı.." derin bir nefes aldı. Arada taş sesleri geliyordu. Sanırım taşları alıp fırlatıyordu. Sesi büyüleyiciydi.
Birden hızla ona yaklaşan ayak sesleriyle sustu. "Gitmem gerekiyor. Akşam yemeğini dışarıda yiyecekmişiz."
"Ah.. anladım. O zaman görüşürüz."
"Tamam. Yarın yine bu saatlerde dışarıya çıkalım." Diye anlaştılar. Hemen saate baktım. Öğleden sonra beşe doğru geliyordu. O zaman dört gibi burada olmalıydım,belki üç ? Riske atamazdım,bu uzun aylar sonunda onu yeniden ilk görüşümdü.
"Tamam."dedi Belle. Ariel hızla geldiği yönde uzaklaşırken yine ikimiz kalmıştık. Yine şarkı söylemesini isterdim. Az önce söylediği şarkının sözlerini unutmamaya çalışıyordum. Belle bir süre sonra yavaşça uzaklaşmaya başladı. Ama bu sefer beni olduğum yerde durduran şey Belle'nin evine giderken bizim binanın hemen yan tarafından geçerek arka tarafa doğru gitmesi yerine ağaca doğru ilerlemesiydi. Heyecanla bir süre öylece kalmıştım ama anında kendimi toparlayıp karıncalanan bacaklarını görmezden gelerek ayağa kalktım.
Küçük, açık kahve saçlı bir kız yerdeki taşlara tekme atarak ilerliyordu. Üzerinde eski,pembe bir tişört, altında ise yırtık bir pantolon vardı. En fazla yedi yaşlarında olan kız çocuğuna bakarken onu ilk defa görmenin heyecanlıyla ağzım kulaklarıma varıyordu. Küçük kız önündeki boş tenekeye gerilerek sert bir tekmeyle birkaç metre ileriye fırlattı. O gittikçe uzaklaşırken nereye gittiğini merak ediyor, gözümü bir an bile üstünden ayırmıyordum. Belle..evet,o gerçek bir prensesti. Küçük beden yeşillerin arasında yavaşça kayboldu.
Rawen geldiğinde gittikçe şiddetlenen ağrım yüzünden en sonunda yatak odasında, kalın yorganı kuş yuvası gibi yuvarlak bir hale getirdikten sonra içine yerleşmiş ve iki yastığı etrafıma yerleştirmiştim. Küçük yuvamda şarkının sözlerini unutmamak için sürekli mırıldanıyordum ama sadece yarısını ezberleyebilmiştim.
"Mary'nin küçük bir kuzusu vardı. Küçük kuzu küçük kuzu..Mary'nin küçük bir kuzusu var-"
"Alice ?!" Adımı duyduğumda korkuyla sıçradım, şaşkınlıkla saate baktım. Daha Rawen'ın gelmesine iki saat olmalıydı. Yataktan kalkmak için hamle yaptığımda aniden karnıma giren sancı beni olduğum yerde kitledi. Acıyla tekrar top halini alırken bacaklarımı iyice kendime çektim.
"Yukarıdayım !" Neden bu saatte gelmişti ki ? Yarın da erken gelirse napacaktım ? Rawen'ın çocuklardan haberi yoktu,zaten çoğunlukla o saatlerde işte oluyordu,bende ne diyeceğini kestiremediğim için anlatmamıştım. Kapı açıldığında siyah dağınık saçlarına baktım.
"Neden erken geldin ?"
"Alışveriş yapmak için erken çıktım. Sen iyi misin ?" Dedi heyecan ve korkudan bembeyaz olmuş yüzüme bakarak.
"Evet. Böyle durunca daha iyi." Yuvamın içine iyice gömüldüm. Aralık kapıdan içeriye girip yanıma yaklaştı.
"Kendime yuva yaptım."dedim açıklamak için. Kaşlarını kaldırıp başını salladı.
"Ne bu kuş yuvası mı ?"
"Evet,kivi kuşu oldum." Dediğimde kısacık güldü. Ayak bileğimden tutup bacağımı kaldırıldı.
"Yumurtan nerde ? Kuluçkaya mı yatıyorsun ?"
Sinirle bileğimi kurtarıp ayağıma onu ittirdiğimde daha çok güldü. "Yok yumurtam falan !" Dedim sahte bir kızgınlıkla. Garip davranmadığımı umuyordum. Oldukça heyecanlı ve mutluydum ama benim gibi o da öyle görünüyordu. Daha neşeliydi. Keyifle güldüm.
"Ayrıca kivi kuşlarında erkekler kuluçkaya yatar." Dediğimde kıyafet dolabına yönelirken tekrar güldü.
"Hiç şansın yok."
İçinden kendine kalın bir kazak çıkarttı. Üzerindeki tişörtü eliyle ensesinden tutup çıkartırken bana döndü." Ağrı kesici dışında başka bir şey var mı ?"
"Im..yeni kitap. Hepsini okudum." Gözlerini devirdi. Elindeki kazağın başından geçirmeye uğraşıyordu ama boğaz kısmı biraz dardı. "Birde yemek !" Dedim heyecanla. Sabah kahvaltısını bir kase gevrekle yapmıştım. Kazağı hala giymeye uğraşırken en sonunda sinirle çıkarttı.
"Gittikçe büyüyor muyum anlamıyorum ki ?!" Sinirle söylenirken bende bu hallerine kıkırdıyordum. Gözlerini kısıp bana döndüğünde hemen sustum.
"Al senin olsun,bana küçük geliyor." Diyip kazağı yatağa fırlattı. Zaten onun kıyafetlerinin yarısından çoğunu bende giyiyordum. Sürekli evde olduğum için Rawen bana pek kıyafet almazdı. Ayakkabım bile yoktu. Başka bir kazak alıp başından geçirdiğinde aşağı inmiş saçlarını kafasını sallayarak düzeltti.
"Ne istiyorsun ?" Anahtarları cebine soktu. Etrafta bir şey unutup unutmadığına emin olduktan sonra cevabım için bana döndü. Birkaç ayda bir gelen tek bir şansım vardı, bir süre düşündüm.
"Tavuk ve kola." Dedim kıvrıldığım yerden. Yatağın üzerine attığı montunu alıp giydi.
"Tamam,ben çıkıyorum. Başka bir şey olmadığına emin misin ? Son şansın." Dedi kapının kolunu tutmuşken. Kaşlarımı çatıp birkaç saniye düşündüm.
"Çikolata."dedim hızlıca. Başını salladıktan sonra evden çıktı. Rawen'ın ne iş yaptığını bilmiyordum ama iki ayda bir dışarıdan yemek yiyebiliyorduk. Yine de durumumuz çok iyi de sayılmazdı, kahvaltıda fıstık ezmesi, kızarmış ekmek ve reçel dışında pek seçenek olmuyordu genelde. Kışları bazen inanılmaz soğuk geçerdi ve o günler akşam yedi gibi yatağa girmek zorunda kalıyorduk. Doğalgazın bedavaya çalışmadığı konusunda iyi bir konuşma dinlemek istemiyorsam eğer hemen uyumaya çalışırdım.
Yine de hayatımın on yılı bu evde geçtiği için, belki daha bile fazlası, alışıktım her şeye. Her sabah bir saat boyunca spor yapmaya, vitamin ilaçları içmeye, özel günlerden utanmamaya- ki ped'in bile nasıl kullanılacağını öğreten oydu- ilk zamanlarda çıldıracak noktalara geldiğimde yapılan sakinleştirici ilaçlara,bhisteri krizleriyle, geçmişin korkunç kabuslarıyla, korktuğum her şeyle nasıl başa çıkılacağına alışmıştım.
Onunla geçirdiğim yıllarda birlikte büyüyüp, birlikte öğrenmiştik çoğu şeyi. Onu tanıyordum. Yalandan ve garip bir şekilde baykuşlardan nefret ettiğini,en sevdiği şeyin kahve içmek olduğunu,ne kadar gerçekçi biri olsa bile uğurlu sayılara inandığını,inkar etse de bazen kabuslar gördüğünü, müzik dinlemeyi sevmediğini, masal ve hikaye dinlemektense bir saat boyunca karda koşmayı tercih ettiğini, belgeselleri sevdiğini, en sevdiği hayvanın penguen olduğunu, acı yemeği sevdiğini, gerektiği zaman nasıl korkunç olabileceğini, hızlı ve pratik düşüncelerini, fotografik hafızaya sahip olduğunu ve bana değer vermediğini biliyordum, sadece bakmak zorunda olduğu bir yük olduğumu biliyordum.
Yine de sadece görmemi istediklerini gösteriyordu. Ne daha fazlasını ne de daha azını. Ne kadarına izin veriyorsa o kadarına sahip oluyordum. Hiç bir zaman yeterince değildi çünkü o benim hakkımda her şeyi biliyordu. Eskiden ondan gizli bulduğum küçük taşlar, kırık ayna parçaları, uğur böcekleri benim için çok değerli olurdu. Sadece bana ait olan, benim bildiğim şeyler. Büyüdükçe bu isteğim elbette daha da arttı. Sadece bana ait bir hayat, bana ait bir ruh ve özgürlük. Bu isteğimin bedeli beni susturmaya yetti. Ama ruhum hep çığlık çığlığaydı.
Masalımın daha yeni başladığını ve yakında her şeyin, tüm kurallar ve yasakların değişeceğini sanki o gece rüyamda hissetmiştim..