En Özel Bölümler 2 - Balayı 2

2770 Kelimeler
Kadın aslında sırf bakmaya çekinenlerden yanınızda sus pus olanlardan ibaret değildir. Öyle kadınlar vardır ki oturur karşınıza ama tek kelime etmez. Yakar bir sigara, uzun uzun bakar gözlerinize, sonra ciğerine doldurduğu dumanı başını çevirip başka bir tarafa üfürür. İşte o kadın aslında sağ gösterip sol vurur. Anlayacağınız o ki sigaranın dumanını savuruşu gibi sever sizi. İçine çektiği zehirle anlatmak istediğini anlatır, savurduğu dumanla size veremeyeceği zararı. Bir de çok konuşanlar vardır. Sigarayı çekip belki dalmaz gözlerinizdeki dipsiz kuyuya ama yanınızda çocuk olur onlar. Size baştan sona hayat hikayesini bile anlatır ama onlar öyle kadınlardır ki siz anlattığı hikayeyi iki dakika sonra hatırlamaz sadece onun mimiklerini aklınıza kazırsınız. Beyler, istediğiniz kadar hareketlerini sevmeyin eğer isterseniz her hareketi gönlünüzde taht kurar o kadınların. O yüzden siz siz olun değiştirmeyin istediğiniz kadınları. Size göre bir kadın sigara içmez mi? İçer efendim. Siz nasıl o dumanı tüttürüyorsanız baca gibi onlarda içer ve en az siz kadar o sigarayı içmek için nedenleri vardır. O kadını istediğinizde sipariş vermediniz siz. O kadını içtiği sigarayla, giydiği etekle, üzerindeki saç rengiyle sevdiniz. Sevgiliniz olan bir kadın sizinle tanıştığında sarışınsa ona tutup saçlarını siyaha boya diyemezsiniz. Çünkü siz onu sarı saçları ile beğenmişsinizdir, zaten o kadında siz sevin diye saçlarını boyatmamalı. İnancınızı anlarım ancak açık bir kadınla sevgili olmaya kalktıysanız evlenseniz bile kapan diyemezsiniz. Siz ne kadar farkında olmasanız da onlar açılacakları zamanı da kapanacakları zamanı da bilirler. Tutup kapalı bir kadına da açıl diyemezsiniz. Hakkınız yok buna. Siz hiç bir kadının sizi seviyor diye benliğinden vazgeçmesini isteyemezsiniz. Sokaktaki kadın şort giymiş diye onu imansız kılamazsınız. Bir kadın kapalı diye de onu günahsız göremezsiniz. Çünkü hepimiz biliriz ki sosyal medya hesabında 'Hayırlı Cumalar' paylaşımı yapmış angutların kızı yaşındaki çocuklara bacağın güzel, göğsün güzel diye yazdığını. O yüzden efendim hiç bir kadını elinde sigara var diye yargılayamazsınız. Gecenin bir yarısı iki üç arkadaşı ile bardan çıkan kıza orosbu etiketi basamazsınız. Zaten ön yargılarınızla ortalıkta salınıp alimlik yaparsanız zamanı gelir o ön yargılarınızı montelerler bir yerinize. İşin en kötüsü de Allah hiç bir zaman kendini bilmezliği boş bırakmaz. Anlayacağınız kızınızdan çıkmasın istiyorsanız beyninizin içindekilere dikkat edip bir kadını olduğu gibi sevmelisiniz. Sırf kadın diye, sırf birinin kızı, birinin annesi diye, hatta yaşı on sekizse sırf geleceğin annesi diye her kadına saygı duymak zorundasınız. Çünkü orosbu dedikleriniz orosbu olmaz ama siz bir bakıma pezevenk sayılırsınız.  Hayatımda aldığım her oksijen molekülü bu güne kadar ciğerlerime temas ederken artık Vuslat'ın yanımda oluşu ile kalbimi es geçmiyordu. Büyük bir aşk mı yoksa, bağımlılık mı bilemem ama sevdiğim adamın kokusu daima ilahi bir nefes gibiydi. Onun nazik her hareketi benden bir ben daha çalıyordu resmen. Alıştığım tene yasladığım alnımla açtım gözlerimi. Bir insan ne kadar alışırsa alışsın sevdiği adamın tenine teni değdiğinde farklı doğuyordu güneş. Başımı bir an olsun o sert göğüsten çekmek istemiyordum, hatta gün boyunca böyle kalıp kendimce bir ibadet bile gerçekleştirebilirdim. Saçlarımın arasına dalan ve benim her zerremle harman olan parmakları hissettiğimde yüzümdeki huzura bir de tebessüm eklemiştim ki Vuslat elini boynuma indirip başımın üzerine dudaklarını bastırdı. Seviyordum bu adamı. Öyle basit bir iki kuralla sınırlı değildi benim sevgim. Kalbim onun gözlerine bakınca hızlanmıyordu, aksine duruyordu. Dünya, evren, zaman, hüzün, göz yaşları, diğer her şey gibi kalbimde duruyordu. Aldığım nefes bana fazlaymışçasına ciğerlerimde sıkışıp kalıyordu. Açık saçık seviyordum ben bu adamı. Bir bebeğin yeni doğduğundaki olan saflığıyla, bir annenin bebeğinin gözlerinin içine her baktığında yüreğinde oluşan huzurla, evsiz bir adamın bir buket çiçeğe olan mutluluğuyla seviyordum. Kalbimin bütün parçaları dört yana dağılsa da ellerimin kuşkusuz ona koşacağını da biliyordum. Hatta bazen sevgim bana az geliyordu ve 'daha çok sevmelisin bu adamı Buğlem' diyordum kendi kendime. Söylesenize, hangi huzur sevdiğinizin korumasıyla boy ölçüşebilir? Veya bir adam sizin olsun veya olmasın aklınızı, benliğinizi esir aldıysa, yüreğinizin ortasına yastığını yorganını bırakıp oturduysa nasıl vazgeçebilirsiniz? Çoğunun dilinde bir kolay kelimesi var. Verem gibi bu kelime, bulaşıcı, öldürücü lanet bir hastalıktan ibret. Kolay değil, eğer bir adama karşı canınızdan can gidiyorsa ne unutmak kolay, ne de basitsemek. Yapmayın, gururlarınızı kalbinizin önüne koymayın. Kendinizi zehirlemekten başka ne olur ki bu? Açın kalbinizi kızlar, belki de sizi asla sevmeyecek bir adama için için yanın. Unutmaya çalışırken çektiğiniz acının yanında inanın ki bir şey değildir bu. Düşünsenize unutmaya çalıştığınız anları. Unutacağım 'onu' derken bile onu hatırlamak acı değil mi? Onun yerine ben onu seviyorum varsın sevmesin demek daha az kanatmaz mı yüreğinizi? Şayet unutmam gerekirse Vuslat'ı, sevdiğim, yüreğindeki huzuru, aklındaki vicdanı gördüğüm adamı inat ederim ben. Çünkü basit değil sevgim. Gitmek isterse 'gitme' derim ama diretmem. Bir iki ısrar sonunda istiyorsa gerçekten gider zaten ama ben yine severim. Kokusunun sindiği yastıkla da severim onu, anılardan kopup gelen sinirli bakışlarıyla da. Unutacağım desem kendime bile inanmam ki zaten. Allah aşkına siz söyleyin, bir kadın sevdiği adamı maksimum kaç saniye unutabilir. Bırakın şimdi ben unuttum ayaklarını. Eğer unutmuş olsanız şuan onu unuttum faslını ortada süründürmüyor olurdunuz. Var sayalım ki unuttunuz. Hatta birini deli divane sevdim de ismini bile hatırlamıyorum diyorsunuz farz edelim. O zaman zaten deli divane onu değil beslediğiniz sevginizi sevmişsinizdir. Gurur yapılacak yerler var kızlar. Haklı olduğunuz noktalarda var ama eğer ki yüreğiniz o diye ata ata siz hala diretiyorsanız sevdanıza boşa bütün çaba. Hem o çeker acıyı hem siz. Aldatılmak, şiddet görmek veya büyük yalanlarda boğulmak değil kastım. Bunları elbette hiç bir kadın kabul etmemeli. Sonuçta bir birey. Ama siz tutup da 'söz verdi yapmadı' adlı bir şarkı okur bırakırsanız o adamı o da gayet güzel sırtını dönüp gider kusura bakmayın. Sırf siz değilsiniz haklı olan, adamın işi vardır yapamamıştır, çok çalışıyordur aklından çıkmıştır. Olamaz mı? Yahu ben ailesinin geldiği akşam zorunlu mesaiye kalmış ve sırf bunun bahanesi ile kocasını terk etmiş bir kadınla karşılaştım. Saçmalık bu, adam arkadaşları ile meyhaneye gidip geç kalmamış ya. Bir de doğum günümü unuttu hemen ayrılmam lazım diyen tipler var. Tamam doğum günlerini ben de önemserim de ayrıl barış ayrıl barış yalama yapmayın şu aşkı. Biraz tolerans gösterin, serbest bırakın. Zaten erkekler serbest bırakınca hemen kendilerini belli etmez mi? Alın size bahane, sevin kıskanın, hatta cilve için huzursuzlukta yapın kabul ama ben bilirim havasından çıkın bir. Zaten o adam siz serbest bırakınca karıya kıza gidecekse ne anladım ben o ilişkiden. Ha gitmesin diye sıkıyorsanız o da ayrı hata kızlar. Adam yapacaksa her türlü yapar, siz istediğiniz ayakkabı için harçlıklarınızı biriktirip annenizin itirazına rağmen o topukluyu almış insanlarsınız. Onu da geçtim bu adam siz sıktığınızda gitmiyorsa belli ki bir sorun vardır. Kasmayın, yormayın, kendinizde yorulmayın. Beynimin içinde geldiğim konulara dalmışken gözlerimi usulca açmam ve başımı hafifçe kaldırmamla gördüm huzurun %90'ını. Benim için bu adamın gözleri %90 huzurken bedeni %10'du. Çünkü her şey onun gözleri ile başlıyordu. Uyandığımı orada görüyordum, uyuduğumu orada. Kalbim onlarda takılı kalmışken tekliyordu, ellerim göz bebeklerine dalıp gitmişken buz kesiyordu. Kocam olabilirdi, evlendim ve artık benim o da diyebilirdim elbet ama farklıydı. Ben ona her dakika daha fazla tutuklu kalıyordum. Sezen Aksu misali; 'Ben sende tutuklu kaldım' diye bağırmak istiyordum. Ömrümün son demine onun gözlerini katarak beyaz ışığı görmeyi arzuluyordum. Su içerken bile aklıma gelişine tekrar aşık oluyordum. Benim sevdiğim adam su gibiydi. Duru, içi dışı bir bazen dış etkenler bulandırıyordu o suyu ama ben o halde de içerdim. Dilimin damağımın kurumasına bire bir olması gerekirken asıl o kurutuyordu. Aslına bakılırsa benim sevdiğim adam rakıydı. Sanırım o en güzel böyle anlatılırdı. Özen isteyen bir adamdı. Nasıl ki rakı içilecekse a'dan z'ye masa hazırlanır hummalı bir çalışmaya girilirdi Vuslat'da öylesine hummalı sevilmeliydi. Onu yorgunluğumla sevmeliydim. Hummalı çalışmamın sonunda dudaklarından bir damla almalı ardından kuruttuğu dilim damağımla bütün iç organlarıma yol çizen o devasa aşkı hissetmeliydim. İlla ki olacaksa acılı bir meze gibi görmeliydim sinirli halini tavrını. İçin için yakmalıydı ama tadı da damağımda kalmalıydı. Veya kavunu ağzınıza attığınızda ilk başta gelen acımsı tadın daha sonra tatlıya dönüşü gibi de sevebilirdim. Hiç olmadı beyaz peynir gibi severdim ben onu. Merhametini damağıma yapıştırıp benliğinden bir yudum içer daha sonra tuzuyla(bağrışıyla) hissederdim. Kısacası ben öyle bir severdim ki o adamı acısı tatlısı tuzlusu ekşisiyle huzura koşar gibi. Sanırım bu yüzdendi Vuslat'ın dudakları her dudağıma değdiğinde beynimin karıncalanıp sarhoşluğa bir adım yaklaşması. Anlaşılacağı üzere ben Vuslat'ı görebileceğim her haliyle daha çok severdim. Ne ara kalktık o yataktan, ne ara kahvaltı hazırladık hiç fark etmemiştim. Aslında bu süre zarfınca en çok dikkatimi çeken Vuslat'ın mutfağa girmeye çekinen bir adam olmadığı halde pervaza yaslanmakla sınırlı kalmasıydı. Çok güzel izliyordu ki bu yüzden sesimi çıkarmamıştım. Kollarını birbirine kilitleyip hafif tebessümü ile başını ve omuzunu o ahşaba yaslaması yüreğimdeki kuşun kanatlarını harekete geçirmişti. Anlamsız değildi bakışları ve ben ölesiye derin bakan bu adamla evli olduğum için çok şanslıydım. Parmaklarımın arasındaki parmaklarına bakıp gözlerimi tekrar yola çevirdiğimde Vuslat başımın üzerinden kolunu geçirip bedenimi sarmış ama bir an olsun bırakmamıştı elimi. 'Demek Galata'nın uğuruna inanıyorsun... Öyleyse bir de o şahitlik etsin ömrümüzü birleştirdiğimize' kulağıma fısıldadığı her hece içimi ısıtırken dar sokaktan çıkıp bütün endamı ile İstanbul'u izleyen Galata'nın önünde durduk. Bir kaç saniye sürmeden Vuslat tekrar hareket edip kapıdan geçmemiz için yönlendirmişti. Anlattığına göre Beyoğlu'nda sadece bir ay oturmuş. O dönemlerde de işini yeni kurduğu için doğru dürüst evine bile uğramamış Vuslat. Yürüdüğümüz her adımda kendi kendine kızmışlığı var. 'Böylesine güzel bir semtte yaşayıp da tarihi içime çekmemem benim hatam' veya 'İstiklal 'deki barlardan çok buralarda dolaşmalıymışım, tamamen aptallık' gibi cümleleri sarf etmesine gülmedim değil. Bende kendime kızardım belki ama gençlikle genelde her insan kendini bara kafeye atıyor. Bazı şeylerin bilincinde olmamak gibi bir şey bu. Aslında on sekizlerdeyken insan daha çok kalabalık yerleri ister, bundan olsa gerek sanırım. Bindiğimiz asansörden sonra merdivenlerin olduğu kata geldiğimizde elimi bırakmadan önden geçmemi sağlamış dar merdivenleri bir bir çıkmıştık. Yüzünde ters bir ifade olduğunu görebiliyordum ama bunu merdivenlerde sormak saçma gelmişti bana. Nihayet merdivenler bitirip son kata ulaştığımızda derin bir nefes alarak çıkmıştık balkonuna. Vuslat cebinden sigarasını çıkarıp yakarken bir tane de bana uzatmıştı. 'Yüzün neden düştü hayatım?' diyerek çektiği kolunun altına sindiğimde göğsünün şişmesini sağlayacak bir nefes doldurdu ciğerlerine. 'Restorasyon için başvurmuşlardı. Belediye ile ortak çalışma olacaktı falan ama tarihi yapılara teknoloji getirmekten nefret eden bir adamım. Normal basamakları düzeltelim diye diretsem de itiraz ettiler. Bende teklifi reddettim. Şimdi şu asansörü görmek insanı sinirlendiriyor.' 'Düzelecek gibi miydi ki?' 'Çoğu toparlanırdı, toparlanmayanları da bu tür yapılar için özel üretilen taşlar var onlarla hallederdik. Hoş bana kalsa içerdeki aydınlatmaları da söker atarım. Gaz lambası, mum gibi geçmişimiz var bizim. Şuna baksana' diyerek içerdeki sarkıtları gösterdiğinde tekrar yüzüne bakmıştım. 'Birinin kafasına düşse ağırlığından adam ölür. Tamam gaz lambası veya mumunda tehlikesi var ama 90a yakın ampul mü yoksa gaz lambası mı daha az elektrik harcar. Bütün tarihi modernize edip adına da tarihi eseri korumak diyorlar. Hangi tarihte var şu saçmalıklar.' belli ki cinleri tepesine çıkmıştı. Aslında haklı da buluyordum ama bir şey diyemiyordum. Üstelik kızdığında kafasını sabır çekerek çevirmesi gözüme fazlasıyla güzel görünüyordu. 'Neyse ya, kusura bakma. Balayında yaptığım odunluğa bak' diyerek beni tekrar kendine çektiğinde gülümseyerek çenesine dudaklarımı bastırıp boğazın eşsiz manzarasına bakmıştım. 'İstanbul'un en keşmekeş bölgelerinden birinde Pera'da, tüm o karmaşanın ve kalabalığın içinde yapayalnız kendini gösterir Galata kulesi. Karaköy'den İstiklal caddesine uzanan her sokağın sonunda bir görünür bir kaybolur. Ya da yapılan bir vapur yolculuğu sırasında onca çirkin beton yığını içinde inci bir yakut gibi ben buradayım diye göz kırpar. Biraz da dertlidir, içlidir. Sanki eski günlerine özlemidir.' Vuslat'ın derin bir iç çekişi ile uzun süreceğe benzeyen geçmişi dinlemeye başlamıştım. Sırtımı sararak uzanan ve kolumu tutan eli, arada çenesini yaslayışı İstanbul'un eşsiz manzarasına harmandı sanki. İçten içe benim ruhumu okşuyor, hatta göz kapaklarımın bile ağırlaşmasını sağlıyordu sesi. Öyle içten öyle yumuşa konuşuyordu ki hiç bitmesin isteyeceğim bir kıvamdaydım. O yüzden sustum ve dinledim... 'Ama tam bir sır küpüdür o kule. İstanbul'a tepeden bakar ve kimsenin görmediklerini görür, bilmediklerini bilir. O sırlardan biri de şair Ümit Yaşar Oğuzcan'ın oğlu Vedat'ın hikayesidir. Galata Kulesi en az iki ayda bir intihar ederdi diye anılan şairin oğlu Vedat'ın ilk intihar denemesinde henüz 23 yaşında hayata gözlerini yumduğu yerdir. 6 Haziran 1973'te kendini kuleden aşağıya bıraktığında Vedat'ı tutamadığında ve kurtaramadığında, bir acı daha gömmüştür o taş duvarlarına. Babanın acısınıda yüklenmiş midir acaba. Ümit Yaşar Oğuzcan derin acısını şöyle dillendirmiştir. 6 Haziran 1973 Pırıl pırıl bir yaz günüydü. Aydınlıdıktı, güzeldi dünya Bir adam düştü o gün Galata Kulesinden Kendini bir anda bıraktı boşluğa Ömrünün baharında Bütün umutlarıyla birlikte Paramparça oldu Bir adam düştü Galata kulesinden Bu adam benim oğlumdu. İşte bu Galata'nın biriktirdiği acıların sadece bir tanesi hatun. Bu kuleye gelmedikçe, İstanbul'a onun gözüyle bakmadıkça İstanbul, İstanbul değildir. Bu kule hala Hazerfan'ı anar, boğazdan geçen gemilere göz kırpar ve onca yaşadıklarına rağmen sırtını yaslayacağın çok eski bir sırdaş gibi sesiz sedasız durur İstanbul'un kalbinde.' Vuslat'ın anlatışı ile kaşlarımı havalandırıp bakmıştım yüzüne. Daha fazla konuşmasını istemem bencillik miydi bilmiyorum ama bence en iyi bencillikte onun sesini tekrar ve tekrar duymak olurdu. Baritonluğu altında yatan ince ruhlu bir adamı karşımda görüyordum ve bu beni oldukça mutlu bir kadın yapıyordu. Ülkemizin de mutlu kadınlara ihtiyacı vardı muhakkak. 'Ben hikayenin kız kulesine olan aşkı zannediyordum.' diyerek gülümsediğimde Vuslat'da gülümseyerek başını onaylar biçimde salladı. 'Bir de o var tabi. Koskoca acıları taş duvarları arasına gömmüş bir hazine aşık olmaz mı? Olur, olması gerekir. Evlat acısının, fırtınaların, yangınların, sellerin yakıp yıkışını bünyesine barındırmışken aşk eksik kalamaz.' 'Onu da anlatır mısın?' sorumla tekrar usuldan başını sallamış ardından da kız kulesine dikmişti gözlerini. 'İstanbul , masallardaki kaf dağı...İstanbul , aşkların , aşıkların kenti...İstanbul , sarhoşların meyhanesi... Ve İstanbul'u onun varlığıyla İstanbul yapan , gizemini taşıyan , alımlı , sevdalı , denizin ortasında , bir başına , yalnız , kendi kendine yeten , İstanbul'un uyurgezer kızı... Ulaşılmaz Kız Kulesi... Ve rüyalar aleminden gerçeğe kanatlarıyla akmış , Haliç'ten Boğaz'a doğru usul usul süzülen , var olduğundan bu yana dimdik ayakta İstanbul'u seyreden Galata Kulesi... İstanbul'un topraklarından fışkıran , gökyüzünden akan , denizinden çıkan hep sevdayken vurulmuş Galata Kulesi Kız Kulesi'ne... Zarafetine , ihtişamına hayran kalmış... Bakma Kız Kulesi'nin aldırmaz tavırlarına, her ne kadar ilgilenmiyormuş gibi gözükse de o da vurulmuş Galata Kulesi'ne. Lakin Kız Kulesi'nin ünü fazla olduğundan , endamlı olduğundan , alımlı olduğundan herkesin gönlü varmış onda...Ve Kız Kulesi de bundandır gözü yükseklerdeymiş...Galata Kulesi bunu bildiği halde asırlardır gözlerinin içine bakmış sevdiğinin ve sevmiş, hep sevmiş... Bu büyük sevda uğruna kaç kez ıslanmış İstanbul'un delicesine yağan yağmurunda...Sonunda Kız Kulesi de sevdiğini söylemiş Galata Kulesi'ne... İstanbul'un uykuda olduğu zamanlar fısıldaşır dururlarmış. Öyle gizli konuşurlarmış ki dalgaların sesi örtermiş seslerini... Çünkü martıların konuştuklarını duymalarını istemezlermiş. Galata Kulesi sevdiceğine şiirler yazar , yürek çalkalayan şarkılar söylermiş. Kız Kulesi de yunuslarla gönderirmiş selamını...Ama gel gör ki koskoca bir Boğaz varmış hep aralarında...Ve bu Boğaz Galata Kulesi ile Kız Kulesi'nin birleşmelerine hiç izin vermezmiş...Onlar da asırlar boyunca yaptıkları gibi bakışmalarla , geceleri konuşmalarla , yunuslar aracılığıyla selam göndermelerle yetinirlermiş... Yıllardır dillere desten aşkları sürüyor işte, ne biz birleştirebiliyoruz iki aşığı, ne de onlar vaz geçiyor aşklarından' dediğimde Vuslat bedenlerimizi ayırıp gözlerimin en dibine bakar gibi bakmıştı bana. 'Gelelim asıl meseleye, hikayesini öğrendin Galata Kulesi ile Kız Kulesi'nin... İşte sen bir Kız Kulesi... İstanbul'un uyuyan prensesi... Ve ben Galata Kulesi... Bu dünyada bir deli aşık yani...' Güneş yavaş yavaş batarken muhteşem kızıllık, İstanbul'un derin mavisi ve Sezen Aksu'nun sesi birlik olmuş bedenimizi daha güçlü bir aşka sürüklemişti. Araya aşk girmişti Gülhane'de meşe ağcından yapılma kilitli sandıktan kaçıp. Bir hikaye anlatırken, bir başka hikayeye başlanıldığından habersiz, Haliç'in sularında sürükleniyordu ikimizin de kalbi. Nereye gideceğini bilmeden, sonunu düşünmeden seviyordum bu adamı. Kader bu ya, beklide ta ortada birleşir, dillere destan, yüreklere umut olurdu bizim sevdamız. Dudaklarından dökülmese de gözleri ile on binlerce şiir yazardı Vuslat biliyordum ve şu an burada böylesine aşkla bana bakışı bile yaşayacağımı düşünemediğim bir aşkın var olduğunu tasdikliyordu. İstanbul'du burası, aşıkların, ayrılmışların, hüzünlerin, korkuların, kayıpların şehriydi. Masmavi boğazı kimi insanı huzura sürüklerdi kimine kayıplarını hatırlatırdı. İstanbul'du ya söz konusu, boşuna denilmemişti Yeditepe diye, boşuna kan dökülmemişti bu şehre. Bütün dünyanın gözdesi olması adına şarkılar yapılmış, şiirler yazılmış, iki cihan imparatoru düşman kesilmişti. İnsanın gözleri boğazı görünce başka bakardı. Ne diyordu Aslı Ten Yentur, Yeditepe dar gelir sen gittin gideli. Öylesine bir şehir değildi burası, kalabalığına karışmış onlarca umut, onlarca yakarış saklardı koynuna. Gecesi başkaydı, gündüzü başkaydı. Evsizine de, zenginine de o boğaz aynı gözükürdü. Bencil olduğu kadarda centilmendi işte, bir tarafta yoksulu ezer, on metre ilerisinde o yoksulun gülümsemesi için bir manzara verirdi. İstanbul'du burası ve bana göre aşkı en güzel tattığım yerdi. Gerisi de boştu benim için. Hayat görünmez halatlarla canları birbirine bağlayan bir bulmaca olmuştu. Benim görünmez halatımın ucu ne kadar dolaşırsa dolaşsın hep sevdiğim adama çıkacaktı. Halat bir kere incelince ağırlığa dayanamaz kopardı ve kimse göremediği için incinmiş yeri tamir edemezdi. İnsanlar büyük bir şöminenin içindeki korlar gibiydi. Hepsi bir arada aynı nedenle yanar farklı zararlar alırlardı. Hiç biri alevler söndüğünde eskisi ve diğerleri gibi olmazdı. Kimisi bir anda kül olurken kimisi hala odun formundan geçmemiş olurdu ancak en ufak darbede parçalara ayrılırlardı. İşte bazen sırf bunu önlemek için bile o ateşe atılmış ama Vuslat'la asla ayrılmayacak gibi birbirine bağlanmış parçalar olmayı diliyordum. Sevgimize güveniyordum ama asıl mesele hayatın vereceği zararlardı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE