En Özel Bölümler 3 - Balayı 3

3487 Kelimeler
Sevgimize güveniyordum ama asıl mesele hayatın vereceği zararlardı. O günün nasıl bittiğini anlayamamıştım. Şuan üzerindeki badiyi düzelten adam ile seneler bile hızlı geçer gibi geliyordu. Öyle ki her bakışı ruhuma çetrefilli bir iz bırakarak bütün bedenimi ele geçiriyordu. O benim sevdiğim adamdı, hayatımın sonuna kadar güvenebileceğim. İçimdeki bütün sırları benimle beraber göğüsleyecek ve son aldığım soluğa kadar sevebileceğim adam... Bakışları beni bulduğunda yüzündeki tebessüm içimi ısıtmıştı. Hava sıcaktı ama öyle ki onun gülüşü bana çöl sıcağındaki hafif esinti gibi tarifsiz bir huzur veriyordu. 'Gitmek istediğin bir yer var mı güzelim, yoksa kocan hemen bir plan yapabilir?' tek kaşını kaldırarak sorduğu soru üzerine elimdeki allığı bırakıp gülümsememi büyüttüm. 'Kocamın planları mükemmel ötesi oluyor' dememle beni kollarının arasına alıp sıkıca sarmış ve çoğu kadını mutlu edecek öpücüğü saçlarımın arasında hissetmemi sağlamıştı. 'İstanbul'dan biraz uzaklaşalım o zaman. Çocukluğumu gör' diyerek gülümsemesini büyüttüğünde heyecandan içim kıpır kıpır olmuştu. Daha önce ondan çocukluğunu dinlememek benim ihmalkarlığım olsa da şimdi ona ait bir kaç ayrıntıyı öğrenmek müthiş gelmişti kulağıma. Başı ile kapıyı işaret ettiğinde çantamı alıp onunla odadan çıktım. Asansör beklerken bile farkındaydım. Hiç bir erkek böylesine güzel sevemezdi beni. Vuslat'ın gözlerindeki o hassas duygulara harman olmam kuvvetle ihtimal benim en büyük şansımdı. Bakışlarında olan sertliğe harman olan yüreğindeki masumiyet mucizeleri hatırlatıyor ve asla unutmaktan vaz geçmememi sağlıyordu. Bir adamın saçlarınızı okşaması bu kadar mükemmel gelemezdi. Sırf onu sevdim diye mi bana bu durum olağan üstü geliyordu bilmem ama onun sevgisi olağan üstüydü ve her dakika hissettiriyordu. Bakışlarım yürüdüğümüz sokağa dümdüz baksa da yanımdaki adamın kokusu siluetini bir an olsun çekmiyordu gözümün önünden. Sevmek... Sevmek şu hayatta insanlara bahşedilmiş ve ücretsiz olan tek duygudur bana göre. Zaten evren üzerinden düşünürsek güzel olan her şey bedava değil midir? Yaz sıcağı bedavadır, kışın çam ağcını süsleyen karın büyüsü bedavadır, baharda ılık ılık tenine değen yağmurun huzuru bedavadır, sonbaharda esen rüzgarın tenini delip geçerek omuzlarındaki yükü alır gibi olması bile bedavadır. Sarılmak, bakmak, gülmek, ağlamak evet evet ağlamak bile bedava ve güzeldir. Benim bu hayatta bedava ulaşabildiğim en değerli şey ise Vuslat'ın yüreğinin derinlerinden çıkarıp sunduğu sevdasıdır. Tekrar tekrar söyleyebilirim ki Vuslat gibi bir adamı sevmek ve onun tarafından sevilmek benim mucizem. Sırf içindeki merhameti görenlerden biriyim diye bile bu mucizem bana haz veriyor. Sevdiğim adam sarılabiliyor, ya sarılamayanlar? Terk edilmişler değil söylediğim, ya sevdikleri hayatta olmayanlar. Çok acı bir şey bu. Terk edildiğinde toparlana bilme ihtimalin vardır. Öyle veya böyle ayaklarının üzerinde durursun ve bir ihtimal diyerek umutlara sarılırsın ancak gerçekten kaybettiğinde imkansızdır. Gökyüzündeki yıldızları kucaklamak kadar imkansız. Aslında Vuslat'ın terk edişi öldürmez beni, aksine daha güçlü bir kadın olurum. Sırf gitti diye yas tutup arkasından lanet okuyacağıma omuzlarımı ve başımı dik tutar hayata bu sefer zarları ben atarım. Kaybettiğim adamı kazanmak için aldığım nefesi yok sayar koşarım. Beni asıl korkutan onu kaybetmek. Bana bütün bu çıkmazların arasında sevgisini sunan adamı kaybetmek ölesiye korkutuyor beni. Onun saçlarına dokunmayı umut bile edememek, kokusunu sadece bir yastıktan alabilmek, onu sadece fotoğraflarda görebilmek korkutuyor. İşin aslı şu ki Vuslat benim kucaklayabildiğim bir yıldızken onun kayıp gitmesi ile bütün yıldızların gerçek formunu görmek korkutuyor beni. Bu yüzden kollarınızın arasında bir yıldız varsa veya hala umut edebiliyor onlu hayaller kurabiliyorsanız sarılın. Sizin yıldızınız kaydığında herkes göktaşı olur ve acıtır. Sevdiğinizin yanındayken herkes iyi görünür gözünüze, peki o yoksa? Basitleşmez mi tüm dünya. Sürekli sabah olmasından şikayet etmez misiniz? Umut kalmadıysa yerle gökyüzünün bir olup güneşin batıdan doğması için dua etmez misiniz? Bazıları şanslı, bende onlardan biriyim. Hayalini kurabileceğim, umutlarda boğulabileceğim birisi var. İşte bu korkutuyor. Ona sarılabilme ihtimalimin sadece toprak olması korkutuyor beni. Zaten çocukluktan beri korkarım mezarlıklardan. Benim için garip bir havası vardır hep ama babamın da daima bir sözü vardır; 'Çatısız evler en büyük sığınağımızdır' diye. O soğuk taşlara, yer yer yeni kuruyan toprağa, sevdiklerini toprağa veren insanlara baktıkça korkum da mezarlığa olan uzaklığım da artıyor. Biliyorum, bir gün orada benimde yatacağım fikrinin bilincindeyim ama vermek istemiyorum o buzdolabına sevdiklerimi. Üniversite yıllarımda bir arkadaşım kaybetmişti sevdiği adamı. Bir insan ne kadar sevebilir sorusuna tek cevabım onlardı benim. Birbirlerine bakışları bir ormanı kül ederdi, kavgaları kuşlara kahkaha attırırdı. Çünkü hiç bir kavgada birbirlerini yargılamazlardı ve sonu hep ikisinin de dayanamayıp gülmesi ile biterdi. Ama o kadar aşkı tatmış bir kadın sevdiği adam öldükten sonra ağlamamıştı. O kadar ki gözlerinin dolduğunu bile görmemiştim. Çıldırır sanıyordum, bir trafik canavarı yüzünden kollarındaki adamın yok oluşuna isyan eder diye düşünmüştüm. Ama olmadı, bir kez olsun neden demedi, o beze sarılı beden çukura bırakılırken kirpikleri bile ıslanmadı. Sustu, bekledi, baktı ama ağlamadı. Bütün arkadaşlarım gibi bende patlayacağı noktayı merak etmiştim ve o kız hiç patlamadı. Sadece nasıl dedim ona, 'Onu bu kadar sevmişken bu sakinlik nasıl?' Bana sakin bir yüzle bakıp hafif bir tebessüm ederek; 'Çünkü sevdim ve anlatılanlar doğruysa benim ağladığımı yıkıldığımı gördüğünde o da üzülür' demişti. Umudu bu kadardı ve ona göre yaşamıştı. Sorumun üzerinden sadece bir hafta, o gencecik adamın ölümünün üzerindense bir ay geçmişti ve bütün okulda çınlayan tek haber oldu. Esin sadece bir mektupla, Yağız'ın öldüğü sokakta arabanın önüne atlayarak ölmüştü. Kanı hala temizlenmemiş asfaltta Esin'in kanıyla birleşmişti. Nasıl koştum nasıl kaldırım kenarında kalabildim bilmiyorum ama o günden sonra sevebileceğim bir adamla olmam gerektiğini düşünerek yaşamıştım, ki tereddütsüz bir şekilde sevdiğim adamı kaybetmeden ona evet dedim. Geldiğimiz ufak, eski ama bir o kadarda sıcak mahalleye baktım. Mahallenin sonunda parlayan deniz ve etrafımda insanın içine huzur depolayan tonlarca ağaç varken bakışlarım Vuslat'a döndü. Onun ise baktığı tek ev vardı ve yüzünde bir o kadar cesaretsizlik. İlerlemeye devam ettikçe Vuslat'ın bedeninin taş kesildiğini hissediyordum. 'İyi misin hayatım?' sorumla beraber elini gri arabanın üzerine yerleştirdi. 'Bu, ailemin öldürüldüğü araba, o, o evde çocukluğumun yıkıntısı' diyerek işaret ettiği beyaz eve baktığımda derin bir nefes aldım. Şimdi bu üzüntümü belli edemezdim, nasıl Vuslat güçsüz kaldığımda elimi tutuyorsa bende onun elini tutacaktım. 'Gidelim hadi' dememle başını usulca sallayarak parmaklarımı parmaklarına kenetledi. Şuan, şu mahallede aklımdaki onlarca soruyu soramazdım. 'Daha güzel anılarımın olduğu bir yer var' diyerek ufak bir tekneye binmeme yardımcı olduğunda soran bakışlarım olsa da cevap vermemiş sadece alnıma dudaklarını bastırmıştı. Güneşin vurduğu ve üzerinde sim varmışçasına parlayan denize daldıkça daldık biz o dakika. O tuzlu sudan ne ben çektim bakışlarımı ne Vuslat. Öyle ki o su Vuslat'ın kabuk bağlamış yaralarını yaktı, benim ise beynimdeki karıncalanmaları. Tekne yavaşladıkça genzime dolan yosun kokusu ile bakışlarımı bu defa kıyıya diktim. Bir kaç balıkçı, el ele gezen çiftler, kahkahalara boğulmuş gençler, ellerinde biraları olan ve taş sahilde şezlonglarda oturan amcalar, gazetesiyle veya örgüsü ile muhabbete dalmış ama huzura ulaşmış insanların olduğu ufak gibi görünen kasaba tipi yere baktım. Vuslat tekrar inmeme yardım ettiğinde derin bir nefes alıp gülümsemişti. 'Çınarcık burası, çocukluğumun yaz tatillerinde gelmek için can attığım yer. Denizindeki taşların ayaklarımı çizmesine rağmen inat ederek soğuk suya daldığım, yüzmeyi öğrendiğim yer. Cennet gibidir' konuşması durdurduğunda sessiz kalmamla elimi tutup bu defa limanın çıkışına ilerlemişti. 'Ailemi kaybedene kadar çok güzeldi çocukluğum. Babam diktatör bir herifti ama bizim mutlu oluşumuzu izlemeyi çok severdi. Sokaklardan geçerken gözümüze kestirdiğimiz binanın zilini çalıp kaçardık. Arada düşmüşlüğüm olmuştur tabi. Dizlerimden kan akarken babama gittiğimde hep tuzlu su ile temizlerdi. Bir süre sonra tuzlu suyun acısından korktuğum için gözüme çarpan çiçek sulayan ilk kişiden ister oldum. Babam aslında bana yaralarımı kendimin sarmam gerektiğini öğrenmemi sağladı. Annem, mükemmel bir kadındı. Gece yarısı eve sonunda dönebildiğimde babamdan gizli alırdı beni eve. Terli halime kısık sesle kahkahalar atar beni temizler daha sonra saçlarımı okşayıp uyuyuşumu izlerdi. Biliyor musun, ailemi kaybettiğimde bana en zor gelen şey uyku olmuştu. Ne zaman gözümü kapasam annemin karanlıkta bile ışıl ışıl olan gözleri geldi gözkapaklarıma. Sanırım o yüzden geceleri de gündüzleri de uykudan kaçtım hep. Uyurken bana tüm aşkı ile bakan kadın olmadığı için haram gibi geliyordu. Ne yurt odaları, ne yurt yemekleri önemli gelmemişti. Yalnızlığımı o kadar çok hissettim ki bazen durup nefes almaya zamanım olmadı o kimsesizlikte. Büyüdüm, büyüdükçe azalacak diye düşündüğüm yalnızlığım kendi içimde arttı. O içimdeki boşluk da benimle büyüdü ve benim gibi işe yaramaz bir adam çıkardı ortaya' 'Sen işe yaramaz değilsin' 'Öyleyim. Sevgisizlikle sınanmış her insan işe yaramaz oluyor. O yurtlara neden gidiyorum sanıyorsun güzelim. Çocuklarımı neden o kadar küçükken aldım sanıyorsun? Biraz bile olsa sevgi yetiyor içi boş bireylerden kurtarmaya dünyayı. Kardeşim gibi gördüğüm onlarca adam neden o kadar ruhsuz sanıyorsun? Cani değiliz, katil değiliz, masum birine kıyacak vicdansızlığa da sahip değiliz. Biz haksızlara göz kırpmadan dünyayı dar edecek kadar boşuz sadece.' 'Kendine haksızlık ediyorsun hayatım. Ben senin gözlerindeki o dipsiz kuyudaki merhameti görüyorum, tamam koca bir delik var kalbinde ama sen sokaktaki köpeğe bile sevgisini verebilecek kadar dolu bir adamsın. Ve sadece vermiş olduğun sevgi yüzünden şu dünyadaki milyonlarca insandan daha çok işe yarıyorsun.' 'Deliye döndüğüm hiç bir anı görmemelisin söken şafağım. Gözlerindeki aşkı yitirmemi sağlayacak ufacık bir ayrıntıyı bile görmemelisin.' 'Kendini psikopat mı sanıyorsun? Sen benim sessiz yangınımsın Vuslat, içimdeki fırtınayı bilmiyorsun. İnan bana kadın başıma benim yaptıklarım ve geçmişimde pek ışıldamıyor' 'Kadın başına?' Vuslat tek kaşını kaldırdığında başımı onaylar biçimde sallamıştım. 'Unutma, eğer söz konusu güç ise kadını erkeği yok. Yüreği yetebilene bu iş, o yüzden sakın ola bir daha kız başıma kadın başıma deme. Benim sahip olduğum olacağım her hak senin de sahip olman için var.' cümlesi ile başımı sallasam da dalgaların sesi işlemezdi ruhumuza. Bir saat kadar yürümüştük. Güneşin batışı fazlasıyla huzurlu gelse de bunun tek nedeninin Vuslat olduğunu biliyordum. Sanırım ikimizin de koca bir sessizliğe ihtiyacı varmış ki hiç konuşmamıştık. Ne o anlatmıştı anılarını ne de ben sormuştum. Kendi kendime arada bir acaba soğuk mu davranıyorum diye düşünmüştüm ama ne zaman göz ucu ile Vuslat'a baksam yüzünde karmaşadan çok sessizliği kabullenmiş bir huzur vardı. Elimi bırakmadan kaldırımdan indiğinde bende mecburen onu takip ettim. Biraz önce Kırmızı isminde bir kafenin önünden geçmiştik ki büfenin dolabını açması ile bakışları bana döndü o ruhu güzel adamın. 'İçersin dimi?' 'İçerim' diyerek omuz silktiğimde tek kelime daha etmeden dört bira çıkarmış ve maksimum 19undaki çocuğa uzatarak ücretini ödemişti. Tekrar kaldırıma döndüğümüzde ise demir merdivenlerden inip kendimizi çakıl sahile bıraktık. İki birayı açıp birini bana uzattığında almıştım. 'Uzun zaman oldu bu sahile inmeyeli. Seninle tanışmadan iki hafta önce gelmiştim o da iki günlüğüne zaten. Düşünüyorum da burada tatil yapmak başka güzeldi. Yani, sırf ailemle değil, onları kaybettikten sonra olanlarda güzeldi.' 'Anlatsana biraz' 'Neyi?' 'Ne istersen' omuz silkerek biramdan bir yudum aldığımda Vuslat'da bağdaş kurup neredeyse biranın yarısını bir dikişte içmişti. 'Hazır buradayız burayla ilgili anlatıyım o zaman. Mesela... Çapkınlıklarımı. Duymak ister misin?' tek kaşını havalandırmış en sinsi gülüşünü yüzüne eklemiş bana bakarken bende tek kaşımı kaldırdım. 'İstediğin gibi anlat kocacım.' üzerine basarak söylediğim son kelimemle gülüp başını insaf dilenircesine sallamıştı. Gülmek o kadar çok yakışıyordu ki çocukluğunda olan çapkınlıklarını değil ama gülüşündeki her zerreyi kıskanıyordum. 'Pekala karıcım. 18'ime girdiğim seneydi. O seneye kadar gelemediğim için nasıl hırs yaptıysam artık, yurttan çıkar çıkmaz soluğu burada aldım. İskeleye iner inmez sanki havayı ilk kez hissediyor gibi bir nefes çekip evin yolunu tuttum. Anahtar hep vardı, çocukluğumdan kalan bir alışkanlık. Annem ve babam sürekli çalıştığı için ben her ihtimale karşı anahtar taşırdım ve buradaki evin anahtarını da bırakmamıştım hiç bir yere. Elimdeki valizi fırlattığım gibi üzerimi değişip kendimi sokağa attım. Yalnız o dönemde de cıvık ilişkiler yoktu. Kızlar değil erkekler çapkınlık yapardı. Tabi her şey usulüne göre, yavşaklık yok yani çapkınlık var. Neyse, malum mevsim yaz olunca seneler önceki arkadaşlarımı da buldum. Zaten çoğunun kendi evi olduğu için gelmemeleri kaçınılmazdı. Geziyoruz tozuyoruz, gırgır şamata. Onlar yeni başlamışlar içmeye ama ben zaten rakının tadı damağımda iken doğmuş bir adamım. O akşam bir kaç kız sahil üstünde yürüyor, bizde daha ilerde yine taşlarda oturuyoruz. Allah'ı var güzel kızlardı. Bir geçtiler iki geçtiler, üç geçtiler. Bizimkiler alkollü ya gidip konuşacağım demeye başladılar. Birini çekiyorum diğeri ayaklanıyor falan. Bak şimdi bendeki çapkınlığa, bunları oturttum. Sizin kafanız güzel kızlar korkar ben ayarlayacağım dedim. Sustular bunlarda. Artık altı mı yedi mi geçtikleri hatırlamıyorum ama kollarımı yasladım kızların gelmesini beklemeye başladım. Bunlarda sağ olsunlar geldiler. Kızım siz manyak mısınız dedim. Ama yüzlerindeki dehşeti görmen lazım. Numara isteyeceğim zannettiler ya yumuşak davranacaklardı. Bunlar ne alaka ne diyorsun diye bir yaygara koparmışlar anlatamam sana. Yarım saat hiç susmadan dördü birden konuştu. Bağırsam manyak olacağım, kovalasam sapık, yanımıza çağırsam aşna fişnede gözü. Neyse bunları öyle veya böyle susturdum bizimkilerin alkollü olduğunu anlattım, size zarar gelmesin diye konuşuyorum dedim, şükürler olsun ki kabullendirdim. Kızlar gitti. Asıl vahim olan iki gün sonra sahilde güneşlenirken dördü de tepemize dikildi. Sorarsan ne oldu sonunda diye dayak yiyen ben oldum. Dördü de bana yürüdü, onlar kavga ede ede gidince bizimkilerde sağ olsunlar fırçayı çıkardılar aradan.' 'Eee, görüşmediniz mi sonra?' kıkırtımın arasında sorduğumda başını sallamıştı. 'Görüştük tabi. Hatta en son düğünlerinde görüştük. O dört kızla yanımdaki dört çocuk evlendiler. Hem de birbirleriyle.' 'Yok artık' gözlerim büyümüşken Vuslat'da gülerek başını sallamıştı. 'Hatta bir çift burada yaşıyordu en son. Ben kafayı sıyırıp çevremi emanetle donatınca onlarla görüşmeyi de kestim.' 'Vuslat' bu ses benim değildi, e kocam aklını kaybetmediyse kendine seslenme olasılığı da yoktu. Bakışlarım usulca arkaya döndüğünde kucağında beş yaşında esmerlikle sarışınlık arasında kalmış bir kız çocuğu ile şaşkınca bize bakan adama baktım. Vuslat'a gözlerim tekrar dönerken o da afallamıştı. 'Nejat' 'Nejat tabi hayırsız' diyerek adam demir merdivenleri indiğinde Vuslat hızlıca ayaklandı olduğu yerden. Ben afallamasını hayra yormamıştım ama sarılmalarından belli bayağı hayırlıymış arkadaşı. 'Kardeşim benim be, nerelerdesin oğlum, yüzünü gören cennetlik' Vuslat'la böyle konuşan birini görmem dudaklarımın şaşkınlıkla aralanmasını sağladığında kocam gülüp elini uzatmıştı. Tutarak ayağa kalktığımda adamın bakışları bir bende bir Vuslat'da ardından da hala bir arada olan ellerimizde gezip iki kaşını da havalandırması ile son bulmuştu. 'Sevgilin mi?' 'Karım, hayatım, az önce anlattığım çiftlerden biri' benimde kaşlarım havalanırken karşımdaki hiç tanımadığım adamla resmen şok olmuş bir hal sergiliyorduk. Ufaklık huysuzlanmaya başladığında adam göz devirse de ileriye bakmış sonra da ufaklığı birkaç kez sağa sola sallayarak susturmuştu. 'İyice annesi kılıklı oldu bu da. Her işi çığlıkla çözüyor' diyerek güldüğünde Vuslat'da gülmüştü ki bende şaşkınlığımı attım çok şükür. 'Hayırdır, tatile mi geldiniz? Abi madem geleceksin bir haber verseydin be. Hoş sen her zamanki gibi bingoların adamısın. Halil'lerde burada, bizde onların yanına gidiyorduk hadi beraber gidelim' 'Yok kardeşim, İstanbul'a dönmemiz lazım' Vuslat'ın cümlesi ile adamın yüzünde sıkıntılı bir hava belirmişti birden. 'Oldu mu ama ya, senelerdir yüzünü gören cennetlik. Şimdi yengemizle geliyorsun İstanbul'a dönmemiz gerek diyorsun. Kardeşim sen şirketin patronu değil misin, bir günlük idare etsinler işte' adamın ısrarı ile Vuslat'ın bakışları bana döndüğünde Nejat sağa sola bakıp sırıtmıştı. 'Siz konuşun benim büfeye uğramam lazım' adam cümlesiyle ortadan kaybolduğunda Vuslat'ın soran bakışları üzerimdeydi. Bana sorması hoştu da ne diyebilirdim ki. 'Ben sen rahat edemezsin diye dedim, eğer tanışmak istersen sorun değil, hala anahtar taşıyorum' 'Bende sen uzaklaştım dedin diye sesimi çıkarmadım.' 'Artık bir ailem var güzelim. Müthiş bir karım, olağan üstü çocuklarım. Bütün hesaplarım tam, zaten binde bir görürüz ancak, rahatsız olmayacaksan kalalım' 'O zaman şu sana cırlayan hatunlarla ve o hatunlara aşık adamlarla beni tanıştır bakalım' cümlemle dudaklarımdaki baskıyı hissettiğimde gülümseyişim daha da büyümüştü. Dudaklarımız ayrılıp kapanan göz kapaklarımız açıldığında Vuslat parmaklarımı parmaklarına kenetleyerek merdivenleri tekrar çıkarmış ardından Nejat'ın arkasından yaklaşarak ensesine yavaşça vurmuştu. 'Nerede Haliller?' 'Her zamanki yerdeler kardeşim' 'Alınacak ne var?' 'Eksik vardı, siz geldiniz tam oldu her şey' 'Hala içiyor musunuz?' Vuslat'ın sorusu ile Nejat elindeki siyah poşeti havalandırdığında Vuslat'da dolaptan rakı ve su alıp bırakmıştı yine büfedeki tezgaha. 'Vuslat Kasırga su niyetine içer onu diyorsun' 'Öyle tabi kardeşim, en azından sapıtmıyorum ben' aralarında gülüşmeler geçerken dibimizden geçen ve oldukça güzel kadın birden Nejat'ın koluna girmiş yanağına aşkla dolu sulu bir öpücük bırakmıştı. 'Niye takıldın hayatım?' kadının sorusu ile Nejat gözleri ile bizi gösterdiğinde o alımlı hatunun gözlerinden öyle alevler sıçramıştı ki bana içim titremişti resmen. Ama Vuslat'ı gördüğünde tıpkı Nejat'da olan o tuhaf şaşırma ifadesi kendini belli etti. 'Bak Nejat, şimdiden söylüyorum. Bu Vuslat tutarda bu piliç için sevgilim derse onu tavuk gibi kızartırım.' kadının uyarısı ile Vuslat dudaklarını birbirine bastırdığında bende kendimi gülmemek hatta kahkaha atmamak için zor tutuyordum. 'Merak etme yavrum, bu sefer bizim Vuslat bingolarda' 'İnanmam. Bu hödük güzelleri göremez. Miyop mu hipermetrop mu bilmem ama göremiyor' 'Karısıymış, bende şaşırdım' 'Siz evlenirken de ben şaşırmıştım.' Vuslat'ın cevabı ile kadından koca bir kahkaha çıktığında dayanma gücüm kalmamıştı artık. Bende gülerken Vuslat bedenimi öylesine sarmıştı ki bir anda gözleri gözlerimi buldu. Göz bebeklerinden ruhuma sular seller gibi aşkını anlattı resmen adam bakışlarıyla. 'Aşık bu ya' kadının sesi göz kontağımızı bozmamızı sağlarken dibime uzatılan elle bende o eli sıkmıştım. 'Ezgi ben' 'Bende Buğlem' 'Ay ismi de güzel bunun. Ne oldu bu adama acaba, ameliyat mı oldun Vuslat sen?' 'Ezgi, kocanın koluna girip ilerlemeye devam eder misin yoksa bir kaç adım ötedeki denize seni gömüp bir daha çıkmaman için gerekli bütün özveriyi göstereyim mi?' 'Aman hemen sinirlen zaten. Hödüksün işte, on dokuzunda ne ise şimdi de o' çatık kaşları olsa da kadında öyle bir ruh hali vardı ki söylediği her cümlenin espri maiyeti taşıdığını gözleriyle iletmişti. Hep beraber ilerlemeye başladığımızda tekneden indiğimiz yere yakın ama az önceki taşlık alana göre daha geniş bir yere gelmiştik. Ortaya atılmış plastik masa ve sandalyeler, o masanın etrafında dur durak bilmeden koşan bir kız bir erkek ufaklıklarla nereye geldim ben diye düşünsem de kısa sürede alışmıştım ortama. Halil'le, Tuğçe de o evlenen dört çiftten biriymiş. Biz gittikten on dakika sonra gelen çiftte Arslan ile Melis'ti. Asıl garibime giden ise bu kadınlar çocuk doğurmalarına rağmen hem yüz güzelliğine hem de vücut güzelliğine sahiplerken Vuslat nasıl olmuştu da yazmamıştı bu kızlara. Ben olsam yazmayı yürümeyi bırak koşardım. Hakkını yememek lazım şimdi üçü de güzel ötesi sonuçta. Alkol alındıkça muhabbet büyümüşte büyümüştü. Anlattıkları kadarıyla Tayfun ve Deniz isimli dördüncü çift yurt dışındalarmış. Orada yaşadıkları içinde tatili buradaki düzene göre ayarlayamadıklarından sadece son haftaya yetişiyorlarmış. Tabi Ezgi'nin söylediği kadarıyla da hem deli hem de en güzeli Deniz'miş. Vuslat'a Nejat'la bir olup öyle baskı uyguladılar ki iki arada bir derede Vuslat'da bana bakıp gülümsememle onayı almış ardından Çınarcık'a gelemeyeceğimizi ama Tayfun ve Deniz gelince hepsinin bize gelmesini söylemişti. Aslına bakılırsa bunu o kadar saf ve emir dışı söylemişti ki Nejat'ın itirazlarına maruz kalmıştık. Tabi ki Vuslat bir kez daha beni şaşırtıp işlerin zaten yoğun olacağını, hazırlıklar falan derken boşladığını ancak seneye gelebileceğini açıklayarak kabullendirmişti masadakilere durumu. Aslında gerçek Vuslat'ı görmek derken bundan bahsetmiştim ben. Şuan yanımda karşısındaki arkadaşı ile muhabbet eden Vuslat gerçekti. Öyle gerçekti ki bir kez olsun sert sesini duymamıştım, burada arkadaşları ile bir aradayken otoritesinden şaşmama gibi bir tavrı yoktu, hatta kendini o kadar rahat hissediyordu ki içinden geldiği gibi kahkaha atıyordu. İstanbul'da iken Yiğit'in şakasına şakayla da olsa tepki veren bir adamdı ancak burada kimsenin ne dediğini düşünmüyordu. Önünde durduğumuz ev ile bakışlarım Vuslat'a döndüğünde gülümsemesini büyütüp cebindeki anahtarı çıkararak kapıyı açtı. Bir adım atmıştım ki ayaklarımın yerle bağlantısının kesilmesi bir olduğunda ağzımdan da ufak bir çığlık firar etmişti. 'Hayatım ne yapıyorsun?' 'İyiyim hatun sen ne yapıyorsun' diyerek sırtı ile kapıyı kapattığında sırtımdaki eli ile ışıkları açmıştı. Çoğunun üzeri kapalı mobilyalara baktığımda boyun girintimdeki dudaklar beni kendime getirmişti. 'Çok güzelsin be kadın' Vuslat'ın isyanla karışık sesi bütün vücuduma elektrik akımı gibi dağılırken bakışlarımı gözlerine dikip dudaklarını dudaklarımla kapattım. Bütün ruhuma sahip olabilmiş bu adamı öpmek hazdı benim için. Hatta böyle bir adamı öpebildiğim için o dudakları ödül bile farz edebilirdim. Dudaklarımızı ayırmadan ayaklarımın yere değmesini sağladıktan bir kaç saniye sonra belimdeki elleri vücutlarımızın birbirine çarpmasına neden olmuştu. Vuslat hep güzel öperdi, aşkla, huzurla, bağlılıkla öperdi ancak bütün bunların üzerine bu gece şehvet eklemişti. Uzun parmakları bel oyuntumu okşamaktan bir an olsun vaz geçmemişken Vuslat dudaklarını dudaklarımdan kaydırıp yüzümün her santimini ezberlercesine öptü. Sevişmeden önce bunu yapmasını hiç anlamamıştım ama ruhumdaki dinginliğin bağlarını çözüp ona daha çok güvenmemi sağlıyordu bu öpüşler. Alışık olduğum o dudaklar yüzümden boynuma omuzlarıma ve köprücük kemiğime dağılırken belimdeki el sıkılaşmış beni bir çırpıda duvara döndürerek hem ışığı kapatmış hem de duvarla arasında bırakmıştı beni. 'Bu evrendeki en huzurlu anılarım hep seninle olacak kalbimin kelepçesi' dudaklarıma doğru fısıldadığı cümle ile aramızdaki hava boşluğunu kapatması bir olduğunda kalçalarımdan tutup havalandırmıştı. Yardımcı olmak için bacaklarımı beline doladığımda tişörtümü tek eliyle sıyırıp bir kaç saniyeliğine dudaklarımı onsuz bırakarak tekrar buluşturdu kendiyle. Adımlarını hissediyordum ama nereye gittiğimizin önemi yoktu. Önemli olan Vuslat'la gidiyor olmamdı. Işıklar yanmadan eko yapan bir ortama girdiğimizde bile Vuslat ayrılmamıştı dudaklarımdan. Sadece bacaklarımın çözülmesini sağlayarak ayaklarımın soğuk fayansla buluşmasını sağlamış ardından üzerindeki gömlekten kurtulup şortumun düğmelerini açmıştı. Kemerinin tenime değişini hissettikten bir kaç dakika sonra ise tekrar Vuslat'ın kollarında bulmuştum kendimi. Öpüşü derinleştikçe derinleşiyor, ruhuma onun her zerresini nakış gibi işliyordu. Daha da nefesimizin daralmasını sağlayan ise su olmuştu. Bir anlık oksijensizlikle dudaklarımızı ayırdığımızda Vuslat'ın gözlerindeki o aşık adama baktım. Birleşen alınlarımız sayesinde su ikimizin de başından aşağı dökülüyordu ve ben bunu sadece içerideki bir odanın dışarıdan aldığı ışık sayesinde görüyordum. Vuslat başımı omuzuna yaslanmam için ufak bir temasta bulunduğunda onun da dudakları benim omuzuma denk gelmişti. 'Her şey için, hayatımda olduğun ve olacağın her saniye için sana minnettarım gülen güneşim. Teninin sıcaklığını, gülüşünün masumiyetini, kalbindeki saf sevgiyi ve bakışlarındaki aşık kadını bana gösterip yüreğimdeki çocuğu ortaya çıkardığın için tapıyorum sana. Sen benim bütün duygularımı gözlerimde görebilecek tek kadınsın, dilimin lâl, gözlerimin başka kadınlara yasak olmasına sebepsin. Doğmuş ve doğacak çocuklarımın tek annesisin. Gerçek Vuslat'ı görebilen ve bunu kendisi başarmış tek kişisin' omzumdaki dudaklarının fısıltılı sesi içimi yakarken şuan içindeki yıkılışı hissedebiliyordum. Ilık suyun sayesinde o gözlerimdeki yaşı hissetmese bile ben yüreğindeki cam kırıklarının sebep olduğu kan damlalarını silebiliyordum. Kısacası ben bu adamı yüreğimdeki çıkmak istemeyeceğim tek çıkmaz sokak olduğu için deli gibi seviyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE