Yattığım yatağa bakıyorum, çift kişilik, iki gönüllük bir oda... Daha önce bu kadar lüksün, bu denli konforun arasında yalnızlığı yaşadığım bu odada şimdilerde sevdiğim kadınla olmak bambaşka bir huzur veriyor bana. Yalnız olmadığımı daha da derinlerden hissediyorum. Gözlerimi kapadığımda yanımdaki kadının aldığı her oksijen molekülünü kıskanarak bir rüyaya ev sahipliği yapıyorum. Ben, Vuslat Kasırga... Gücü ile insanların bakışlarından bile korktuğu adam, hayalleri bir kenara atmış gerçekleri tüm benliğine sindirmiş bir beden olarak artık bambaşka biri gibi yaşıyorum. Hatırlıyorum, Buğlem ile yaşadığım, hayatıma güneş gibi doğan kadınla aldığım her nefesi hala dün gibi izleyebiliyorum göz kapaklarımın karanlığında...
Bana evet dediği geceydi...
Onun ağzından çıkan tek kelime beni bir başka hayal dünyasında heyecanlandıramayacak bir lütuftu.
Dalgalı saçları arasından inen beyaz bir duvak, göz kapaklarındaki o ince siyah şerit ve ismi gibi buğulu bakışları. Şimdiye kadar hiç bir kadının bilerek ahına girmemiş bir adamdım ben. Şimdi karşımda tapabileceğim bir şaheser gibi duruyordu. Elini kolunu nereye koyacağını bilemez bir heyecan ve hafif bir endişe ile karışık sürekli kırpılan kirpikleri ile. Dokunmak bile isteyemiyordum, yeltenemiyordum. Onunla aynı yatakta geçireceğim ilk gece değildi ama onunla ilk kez şehveti tadacaktım. Bu kez bende basit ilişkilerdeki kadar rahat değildim. Parmak uçlarım soğuk, bakışlarım hem donuk hem de çekingendi.
Buğlem'i hiç öpmemişim gibi dudaklarına değse dudaklarım her şey parçalara ayrılacak gibi hissediyordum. Olmuştu, sonunda sevdiğim kadınla evlenmiştim, imzalarımız tamdı, hayatlarımız bir bütün ve karı kocalığımız Allah katındaydı ama ben ilk kez Buğlem'e dokunmaya korkuyordum.
'Vuslat' kısık sesini duyduğumda içimden bir ürperti geçti. Bakışlarımın donukluğunu sorguluyordu haklı olarak.
'Söken şafağım' diyerek soğuk elimi havalandırıp yanağından boynuna doğru okşadım. Pişman olmayacağım bir yola girdiğim bu kız benim ömürlüğümdü.
'Senin sakin olacağını düşünmüştüm' diyerek gözlerini kaçırdığında dudaklarımdaki tebessümle biraz daha yaklaştım ona. Gelinliğine rağmen bedenlerimiz birbirine değiyordu ve her yaklaştığımda ondaki ufak titremeleri hissediyordum. Kızamıyordum, belki ben senin artık kocanım korkuyor musun benden demem gerekiyordu ama kızmıyordum, çünkü onun bedenini ele alan titreme benim kalbimdeydi. Diğer elimi de havalandırıp yüzünü avuçlarım arasına aldıktan sonra dudaklarımı alnına bastırdım. Öyle bir duyguydu ki bu henüz daha dudaklarım tenine değmemişken kapanmıştı gözlerim.
'Sen bana evet demişsin, nasıl sakin olayım' dudaklarım alnındayken konuştuğumda ellerimin arasındaki yüzünün güldüğünü hissediyordum. Ellerimi ilk önce omuzlarına daha sonra da omuzlarının biraz altına indirdiğimde gözlerindeki yosun mavilikler göz bebeklerimi bulmuştu.
'Hemen olmak zorunda değil. Eğer korku-'
'Sen benim kocamsın' bir erkeğin sevdiği kadından duyabileceği en güzel cümle buydu herhalde. Sen benim kocamsın demesi bile beni nefret ettiğim şeyleri yapmaya ikna edebilirdi, en azından benim için geçerliydi bu. Sadece gözlerine odaklandım, aklımdaki ve kalbimdeki bütün sevgi ile gözlerine odaklandım. Bedenlerimizin ise bize verdiği tepki dudaklarımızın birleşmesiydi.
Bu sıcacık öpüşü ilk kez yaşıyordum, tekrar tekrar aynı geceye dönemeyeceğim için son kez olacaktı biliyordum. Elbet ikimizde hep aşkla öpecektik birbirimizi ama bu gece hayatımda alıp alabileceğim en değerli dokunuşu hissediyordum. Omuzlarının altındaki ellerim beline kayarken Buğlem'in elleri göğsümde almıştı yerini. Asıl yuvası kaburgalarımın altıydı belki ama bedeni değil ruhu oraya dokunabiliyordu bu kadının. Yavaş yavaş ısınmaya başlayan parmaklarım omurgasından yukarı çıkmaya başladığında ince kurdelenin de ucunu buldum. Hafifçe çektiğimde takılması ile biraz daha çekiştirdim. Hala yumuşak olan öpüşmemizi sonlandırdığımda göz kapaklarımız açılmıştı bile.
'Kim bağladı?' sorumla bu kez o şaşırmıştı. Biraz düşünür gibi kaşlarını çattığında yüzünde de ufak bir tebessüm oldu ve benim ruhuma bir kez daha güneş doğdu.
'Ece'
'Bir kaç gün gözüme bile görünmemeli' diyerek bende güldüğümde bu kez sırtını dönmüştü. Ama gördüğüm oydu ki gayet sıkı düğüm atılmıştı. Derin bir nefes alarak elimi cebime attığımda çıkardığım çakıyı bunun için kullanacağım aklımın ucuna dahi gelmemişti. Sakince düğüm olan yeri kestiğimde Buğlem gevşemeyi hissederek hafif ürküşünü tekrar yaşadı.
Ben erkektim, şuan bana sırtı dönük kadını sırılsıklam seven bir erkek. Heyecanım had safhadaydı, ellerim buz kesiyordu ama sevdiğim kadını rahatlatmakta benim görevimdi. Hele ki daha önce böyle bir ilişki yaşamamış biriydi Buğlem. Ben tecrübemle onu sakinleştirmeliydim ama küçük bir ayrıntı vardı. Dünyalara bedel bir ayrıntı. Daha önceki tecrübelerim paramla olurken bu sefer tamamen kalbim ve aşkım devredeydi.
'Bana güveniyor musun?' fısıldayarak dudaklarımı omuzuna bastırdığımda başını sallamıştı.
'Güvendiğim için eşin oldum'
'Tedirgin olma, canını yakacak bir şey yapmayacağım' kollarımı usulca karnına sardığımda dudaklarımda boynunu bulmuş ve onunda kendini serbest bırakışına şahit olmuştum. Yapabiliyordum. Erkeklik bir kenara adam olmanın altın kuralı kadınını yanında güvende hissettirmekken ben ilk gecede bu duyguyu Buğlem'e aşılayabiliyordum.
Dudaklarımı boynunda gezdirirken karnındaki bir elimde arkadaki kurdeleye gitmişti. Yavaş yavaş daha da gevşettim. Artık üzerindeki gelinliği tutan sadece benim kolumdu. İki yanında duran kolları ile gelinliğini tutmasını sağladığımda üzerimdeki ceketi çıkarıp yere bırakmıştım. Gömleğimin düğmelerini yarısına kadar açıp yavaşça döndürdüm bedenini. Gelinliği tutan kollarını çektiğimde o bembeyaz hurilerden çalınmış elbise teninden akıp gitmişti. Ben ise çıplak beline kolumu sararak yavaş yavaş yürütüp yatağa uzanmasını sağladım. Kokusunda sarhoş oluyordum, heyecandan sıcaklığı artan teni başımı döndürüyordu sanki. Dudaklarının benden oksijen almasını sağladığımda ince parmakları da sakallarımda dolaşmaya başladı.
Bir yandan gömleğimin kalan düğmelerini açıyordum, bir yandan da dudaklarındaki sonsuzluğu ruhuma işliyordum. Elimi sırtına çıkararak sutyeninin kopçasını açtığımda gerilse de sırtını hafifçe okşamam kendine gelmesini sağlamıştı. Yavaştım, olabildiğince de yavaş olacaktım. Hayatı boyunca benimle sevişecekti ama ilkini hiç unutmayacaktı sevdiğim kadın. Öptüğüm elmacık kemiklerine her dudağım değişinde bu geceyi beraber hatırlayacaktık, köprücük kemiklerinde nefesimi hissettiği zaman şimdiki duygu yoğunluğunu aynı anda hissedecektik tekrar ve tekrar.
Gömleğimi çıkarıp onunda sutyenini kenara çektiğimde bedenlerimizin ısısı karıştı birbirine. Yer gök talan olsa, bütün evren soğuktan donsa bir ömür yeterdi şu karışan sıcaklık ikimize. Dudaklarım tekrar alnına çıktı, oradan elmacık kemikleri, boynu, omuzu, köprücük kemikleri ve iki göğsünün arasındaki ömrüm kadar kısa yola ulaştı. Elimin biri belini okşarken diğeri bacaklarını keşfe çıkıyordu. Kemerimi çıkarıp, dudaklarımı da göğüslerinin arasındaki çizgiden kaburgalarının bitişine ardından göbeğine ve sol bacağına indirdim. Bunu Buğlem hiç bir zaman bilmeyecekti ama ben bu gece onun kalbine giden bütün hayati damarların üzerinden dudaklarımla yol çizmiştim.
Alnını öpmem o kalbin kapılarını açmıştı bana. Elmacık kemiği ise bambaşkaydı. Aslında her kadın sevilmeliydi elmacık ve köprücük kemiğinden. Eğer bir adam aşıksa mutlaka ömürlük izler bırakmalıydı o noktalara. Çünkü aşk bu devirde öyle bir başlardı ki herkes ilk durağı dudaklar zannederdi. Oysa var mıydı bir kadının utançtan kızaran elmacık kemiklerinden daha güzel bir yeri. Veya iki kalp arasına köprü gibi kurulmuş köprücük kemiklerine dudaklar ile nasıl teşekkür edilmezdi. Ya omuzlar, bir kadının değer verilmesi gereken yeri omuzlarıydı asıl. Ne hüzünler taşırdı o omuzlarda... Seven bir kadın o kadar yükü taşırken o omuzlarda bir günlüğüne alamaz mıydı bir adam o yükleri dudaklarıyla. Alırdı, aslında her kadın paraya pula değil anlamları bulunmamış diyarlara çekip gitmek isterdi. Tenine sadece şehvetle değil huzurla, güvenle yaklaşan bir erkek isterdi. Ben bu gece Buğlem'in utançtan kızaran elmacık kemiklerinden tut, omuzlarındaki ağır hüzünlere kadar almak istiyordum. Bu gece benim kadınım olduğu için o yükü paylaşacağı birinin hayatındaki varlığını benimsesin istiyordum. Köprücük kemikleri kopmaz halatlarla benim gönlüme bağ kursun istiyordum. Ben bu gece sevdiğim kadını çocukken yediği pamuk şekerden daha mutlu etmek istiyordum.
Bedenimi tekrar yukarı çekip boyun girintisine yasladım burnumu. Dünyada alabileceğim en güzel notaların kokusunu tekrar doldurdum ciğerlerime. Parmaklarım bedenini keşfe çıkmışken dudaklarımı dudaklarına bastırdım. Nasıl olduğunu görmem gerekmiyordu, ben sevdiğim kadının vücut ısısını teninde hisseden şanslı ve nadir adamlardandım. Dudaklarımı çenesine indirip bastırdıktan sonra iman tahtasından yol çizip göğüslerine indim. Dudaklarımın sıcaklığı ile buluştuğunda kıpırdanışını hissetmiştim. Bu bile mutluluktu benim için. Ona iyi hissettirdiğimi biliyordum çünkü. Erkeklik hormonlarım gittikçe yükseliyordu ama paha biçilemez bir mutluluk esir alıyordu vücudumu.
Hala kalçasındaki elimi iç çamaşırından içeri ilerlettiğimde iç çekişi ile benimde içim çekilmişti. Parmaklarım hafifçe uyarıyordu bedenini ve ruhunu. Belindeki gerginliği hissediyordum. Yavaşça çamaşırını sıyırdığımda bütün çıplaklığı ve saflığıyla yatıyordu kadınım. Pantolonumun düğmesini ve fermuarını çözüp bende kurtuldum bir fazlalıktan. Kasıklarımda bir sızı vardı ama daha çok hissettirmek istiyordum ona derin duyguları.
Seksle duygu birbirine karışmaz diyen angutlar vardır mutlaka. Ama işin aslı öyle değildi. Asıl derinlik ikisi harman olduğunda olurdu. Daha önce hiç bir erkeğin kalbi seks yaparken böylesine hızlı atmazdı ama duygular karışınca işe iki beden yanar tutuşur tüm şehri alevler altında bırakırdı. Seks hoyratlık değildi, vardı elbet hepsinin tadı ancak insan sevdiği ile yaşamadıktan sonra aldığı tek şey ihtiyaç giderilmesi olurdu. Kalbinin onun için attığını hissettiğin ve helalin olan kadınla yaşamak cennetten yer tapulamak gibi olurdu bir nevi.
Tam karşımda melek gibi duran ve gözleri baygın kadını seviyordum. Ölesiye seviyordum hem de. Erkekliğimi milim milim ilerletmeye başladığımda bedenini kasması benim daha da dikkatli olmamı sağlıyordu. Üzerine daha çok yaklaşıp kulağına eğildim.
'Kendini serbest bırak güzelim' fısıldamamla tedirginliği ve rahatlamaya çalışması birbirine karışmıştı. Sona gelmiştik, birazcık acı ile ikimizin de kalbinin sıkışacağı o ana. Kendimi yavaşca yittiğimde iniltisi ve dudağını ısırması bir olmuştu. Sırtımdaki tırnaklarını hissediyordum ama elimden bir şey gelmiyordu. Artık kadınımdı, bundan sonraki tüm hayatımda canını ruhuma katacağım kadındı.
'Özür dilerim kadınım' diyerek biraz daha ilerledim. Tırnakları daha derine izler atmıştı. Ömrüm boyunca silinmesini istemeyeceğim izler şimdi sırtımdaydı. Omuzuma gömülü yüzü, kesik ve zor nefesleri ile bedenime sarmalanmış kadın benim sevdiğim kadındı. Yanabilirdi... Her şey şimdi yanıp tutuşabilirdi, dünya yerle yeksan olup güneş batıdan doğabilirdi. Beni şu anki acı ve mutlulukla tarihe gömebilirdi evren. Ya da bırakırdı sevdiğim kadınla böylesine en masum halde ve yaşadığım her an için tekrar tekrar minnet duyabilirdim.
Gözlerimi yakan ışıkla kaşlarımı çattım. Yavaşça göz kapaklarımı araladığımda sırtı göğsüme yaslanmış, saçları burnumun dibinde yeniden hayat bulmuş, kumral bedeni çarşafla örtülmüş sevdiğime baktım. Güneşin en güzel doğuşlarından biri olduğunu aklımın bir köşesine not alarak Buğlem'in belindeki elimi yavaşça saçlarına çıkarıp dolaştırdım. Gece aldığı duşun hafif nemi vardı hala. Ama en güzeli saçlarının daha yoğun olarak şampuanının kokusunda beni boğmasıydı. En güzel boğulmaktı bu. Boynunun altındaki kolumu yavaşça çekip dirseğimin desteği ile doğruldum. Huzurlu uyuyuşunu daha net görüyordum şimdi. Sanırım boynundaki boşluğu hissetmiş olacak ki yüz üstü dönüp yüzünü tamamen bana çevirdi. Çehresini kapatan saç tutamlarını yavaşça diğer tarafa attıktan sonra elimin dışı ile yüzünü okşadım. Uyandığım saatin önemi yoktu, olduğum odanın, yattığım yatağın, hatta soluduğum havanın bile önemi yoktu. Önemli olan tek şey bütün bunların Buğlem'in varlığını taşıyıp taşımadığıydı. Şu saatte, bu yatakta, havadaki kokuda, bulunduğum odada o var ise her şey değer kazanıyordu.
Kahvaltı için saat aradığımda aklıma komodindeki telefon geldi. Yavaşça dönüp ekranın ışığını yaktığımda neredeyse on bir olduğunu gördüm. Telefon uçak modunda olduğu için kafam rahattı, zaten balayından dönene kadar da o telefonu uçak modundan çıkarma gibi bir düşünce de barınmıyordu kafamda. Tekrar Buğlem'e dönüp çıplak omuzunu okşadığımda mırıldanması ile gülümsedim.
'Kadınım' seslenmemle gözleri hafifçe aralanmış, uyku mahmurluğu ile puslu olan göz bebekleri bulmuştu beni. Gülümsemesi yüzüne dağılırken sakince sırt üstü döndü. Yüzü hafifçe buruştuğunda elimi kasığına götürüp okşadım yavaşça. Acı çekişi lanet bir şeydi ve bu kadarcık yüz buruşturma ile canım yanıyorsa diğer olayları hesaba bile katmak istemiyordum şuan.
'İyi misin?' diyerek dudaklarımı boynuna basıp geri çektiğimde usulca başını sallamıştı.
'Kahvaltıya dışarı mı çıkalım, aşağı mı inelim, odaya mı isteyelim?'
'Fark etmez' mırıldanması ile başımı sallayarak bu kez alnından öpmüştüm.
'Eğer kalkarım dersen seni bir yere götürmek istiyorum'
'Kalkarım tabi ki' usulca hareketlendiğinde gülümseyerek bedenimi üzerinden çektim. Şimdiye kadar kimse ile paylaşmak istemediğim bir yere gidecektik. Çevremin, dostlarımın hatta çocuklarımın bile bilmediği o sırlar alemine. Ortadan kaybolmak istediğimde kimsenin beni bulamayacağını bildiğim tek mekana.
Yataktan çıkmamla kapının sesi de bir olmuştu. Koltukta duran badiyi üzerime geçirip kapıyı açtığımda otel elemanının mahcup bakışları ile karşı karşıya kaldım.
'Hayırdır?'
'Kurusa bakmayın Vuslat bey, rahatsız ediyorum. Otel müdürümüz kahvaltıyı odaya servis yapabileceğimizi söyledi, size daha iyi hizmet vermek için sormam gerekiyordu.'
'Gerek yok, dışarıya çıkacağız.'
'Peki efendim. Bir de gelen tebrik hediyelerini evinize mi gönderelim?'
'Eve gönderin' diyerek işaret parmağımı havalandırıp içeri döndüm. Cüzdanımı alıp kapıya geri yöneldiğimde bahşişi vermiş ve çocuğun iyi dilekleri ile kapıyı kapatmıştım. Belliydi, utancından ve rahatsızlık verdiğini düşündüğünden başı sürekli eğik duruyordu. Aslında böyle saygılı ve düşünceli elemanları aldığı için müdürü de tebrik etmek gerekti. Pişmiş biri olsa rahatsızlık vermeyi sadece laf gereği söylerdi, bende zaten tutup öyle bir adama bahşiş vermezdim. Çocuğun içten gelen saygısı için vermiştim bahşiş de. Bakışlarım banyodaki ayanda karşısında saçlarını şekle sokmaya çalışan güzelliğe döndüğünde gülümsemem büyüdü. Yapıp yapıp bozuyordu daha sonra da niye olmadı deyip surat asıyordu. Fark etmemesi için başımı sallayarak dolaba ilerleyip istediğim kıyafetlere göz attım. İçinden beyaz spor bir gömlek ve gri kot aldığım gibi üzerimi değiştirerek banyoya ilerlediğimde şükür ki saçın bitip makyajın derdi başlamıştı.
Buğlem güzel kadındı, tabi bende onun gibi birine rastladığım için şanslı bir erkektim. Öyle saatlerce makyaj yapması gerekmeyen bir rimel bir rujla bile dışarı çıkıp tüm gününü geçirebilecek güzellikteydi. Zaten tanıdım tanıyalı özel günlerdeki koyu makyajları yakıştıramamıştım ona. Ama koyu kırmızı rujun yakıştığı nadir kadınlardandı, bu bir gerçekti. Bakışlarım elindeki açık renkli bir ruju bırakması ile gözlerini bulmuştu. Üzerinde hazırlanmak için geçirdiği siyah geceliği ile gülümsemesini büyüttüğünde bende gülümsedim.
'Üzerimi değişince hazırım' dediğinde başımı sallayarak onay vermiştim. O ise hızlıca dolabı açıp uçuk mavi gömleğini ve kot pantolonunu aldığı gibi üzerini değişti. Rahatsız olup olmayacağını bilmediğim için bende banyoya yönelmiştim. Her şey zamanlaydı, elbet yanımda üzerini değişmesi gerekirdi ama bunu ben zorlayarak değil kendi rahat hissederek yapmalıydı sonuçta.
Bir saate yakın süren yol ile gelmiştik benim kaçaklıklarıma şahit mekana. Arkası orman, hemen dibi uçurum, bir tarafı maviliğe boğulmuş ufak bir işletmeydi. Mekan benimdi ama nadir uğradığım için işleten Ali amcaya misafir olurdum. Ben ne kadar misafir desem de o her defasında mekanın sahibi nasıl misafir olur oğlum derdi. Belimde gezdirdiğim soğuk metali, insanlara karşı olan acımasız tavrımı bile bile bana gerçekten babacanlığı ile yaklaşan nadir adamlardandı o.
Kaçıp geldiğimde beni ilk yarım saat yalnız bırakır sonra dertleşir ondan sonra tekrar işine dönerdi. Güzel adamdı Ali amca. 68 yaşındaydı, bir kadını çok sevmişti ama zaman o ya ailesi başkasına vermişti gönlünün sultanını. Bana hep 'Gönlünün sultanı başka evin hanımı olmasın inşallah evlat' diyerek dua ederdi. Hep amin derdim ama ilk kez ne hissederek söylediğini anlamış ve öyle gelmiştim buraya. Sultanım derdi hep, bende hiç ismini sormamıştım Ali amcanın gönlündeki tahtın sahibinin. Zaten o da söylememişti, gençliğindeki sevdasının üzerine de yalancı bir sevdaya tutulup gitmemişti. Bir sözü daha vardı; 'Sevda bir defa yakar ciğerini, eğer ki ikincisine tutuldum dersen yalandır o. Birini çok sevdim ama evleniyorum dersen ya sevdiğin birine hislerin yalandır ya da evleneceğin kadına kurduğun büyük kumpastır. Hiç bir kadını hislerinle üzme oğlum' diye. Aslına bakılırsa bütün bunları söylemesi yaşadığındandır Ali amcanın. Çok çapkınmış gençliğinde, gençliğinden bir fotoğrafı var görünce bende hak verdim kendine yakışıklı demesine. Esmer bir adamda duran en güzel göz renginin mavi olduğunu da Ali amcada gördüm ben. Tanıştığımda yeni yeni kırlaşmaya başlamıştı saçları, gözlerinin feri yoktu belki ama derin bir mavisi vardı. E hal bu olunca da çok can yakmış, ta ki kendi canı yanana kadar. Sultanı gelince boş tahta ardından sarsınca bütün hükümdarlıkları çökmüş Ali amcamda. Ama belli, çok güzel sevmiş. Öyle güzel sevmiş ki Leyla için koşturan Ferhat utanır çabasının azlığından. Çünkü boştur çöl, dağ, bayır falan. Bir adam sevdalanınca Ali amca gibi oluyormuş. Bunların hepsini ben gördüm onun gözlerinde. Hala sultanım deyince parlar göz bebekleri, elini ayağını nereye koyacağını bilmez.
Her zaman oturduğum masaya Buğlem'i ilerlettiğimde ahşap evin kapısından babacan gülümsemesi ile görüldü Ali amca. Güzel gülüyordu vesselam. Hani bazı adamlar gülerken bile hüzünlenir ya öyle gülüyordu işte. Bu adama olan saygımdan mı sevgimden mi bilmem Buğlem oturmadan elini tuttum sıkıca. Sevdiğinin elini tuttuğunda değil, tutmadığında kızardı bilirim. Sevdamla o ufak eli avcuma aldığımı gördüğünde daha da genişledi babacan gülümsemesi. Öylece beklediği kapı eşiğinden hızlı adımlarla geldi yanımıza.
'Evlat' diyerek karşıma dikildiğinde Buğlem'imin elini bırakmadan öptüm elini sarıldım yufka yürekli adama. Benden ayrılınca bakışları Buğlem'e dönmüştü. Elini öpmek için elimi bırakmaya çabalasa da direndim. Sonunda Buğlem'de pes etti ki diğer eli ile öptü o elle yüreğine taş basmış adamın elini.
'Hoş geldin kızım'
'Hoş bulduk' dediğinde tanıştırmadığımı fark ederek derin bir nefes aldım.
'Ali amca, sevdiğim Buğlem. Güzelim, canım ciğerim Ali amcam' ikisi de başını sallayarak onay verdiğinde Ali amca çatmıştı hemen kaşlarını.
'Hadi geçin oturun, kızı da ayakta yoruyorsun evlat. Bende güzel bir kahve yaptırayım size'
'Ali amca, kahveni de içeriz ama daha kahvaltı yapmadık biz.'
'Ah hayırsız, insan sevdiğini aç bırakır mı?' çatık kaşlarla acele acele ilerlemişti ahşap eve. O evin içini bilirdim ama çalışan bir tek garsonu görmüştüm, diğer çalışanlardan hiç haberim olmazdı benim. Ali amca artık çalışan değildi zaten. Burayı kim keşfeder gelirse bir Ali amca ile tanışır iki yalı çapkını Mehmet'i görürdü. Zaten bildiğim kadarıyla da belirli müşterileri vardı buranın. O yüzden kalabalık olacaksa Ali amca da çalışırdı ama kimse başkasını görmezdi.
'Ali amca akraba falan mı?' Buğlem'in sorusu ile gözlerimi ahşap evden çekip ona döndüm. Sıkı sıkıya tuttuğum elini masanın üzerine çıkarıp gülümsememi büyüttüm.
'Akrabadan ötedir Ali amca.'
'Burası onun herhalde, çok sıcak bir yer'
'Onun, yüreği ile ısıtıyor mekanı güzelim' diyerek elinin üzerini öptüğümde masaya da çayları bırakmıştı Mehmet.
'Patron, hoş geldin. Sen de hoş geldin yenge' Mehmet'de henüz on yedisindeydi. Nasıldır bilmem ama şimdikiler gibi öyle telefona gömülüyüm, sokak sokak geziyim diyen gençlerden olmamıştır hiç bir zaman. Ali amcanın tek yeğenidir Mehmet. Zaten ona yalı çapkını diyen de Ali amca olmuştur hep. Boylu poslu yakışıklı oturaklı biri olduğundan okuldaki bütün kızlar döner peşinde ama bizim Mehmet hiç birine yüz vermez. Niye diye meraktan sordum bir defa ama onun hikayesi bambaşka. Öyle yüreğindeki aşktan meşkden değil ama. Babasını kapsıyor biraz, biraz da annesini. O yüzden uzun sürer anlaşılacağı üzere.
'Hoş buldum, yalı çapkınlığına devam mı?' diyerek bir yudum çaydan aldığımda Mehmet başını eğmişti hemen.
'Gönülle oynamıyorum ya patron, yalı çapkınlığı mıdır bu?'
'Değil aslanım, değil. Helal olsun sana' diyerek sırtına vurduğumda Buğlem'in meraklı bakışları artmıştı. Hazır buradayken uzun uzun anlatırdım ona olanı biteni. Mehmet kahvaltıyı getirmek için gittiğinde bende gülümseyen yüzlü sevdiğime döndüm tekrar.
'Mehmet, Ali amcanın tek yeğeni.'
'Sana niye patron diyor ki hayatım?'
'Aslında burayı ben aldım ama sadece kaçmak için gelirim buraya. Ondaki de ağız alışkanlığı, asıl patron Ali amca.'
'Peki niye yalı çapkını diyorsun?' sorusu ile gülümsemiştim. Mehmet kahvaltıları bırakıp afiyet olsun dedikten sonra ortadan kaybolduğunda derin bir nefes aldım.
'Mehmet okulunun en yakışıklısı. Zeki çocuktur, öyle elinde telefon, sokak sokak dolaşanlara benzemez. Okul tatillerinde buraya kaçar gelir, hatta dersten kaçar yine buraya gelir. Ne sigarası olur, ne alkolü. Ama yakışıklılığı başa bela, bütün kızlar yalı çapkınını kovalar durur. O da yüz vermez'
'Niye? Güzel mi değil kızlar?' Buğlem'in sorusu ile gülümsemem büyümüştü. Azıcık burukta olsa Mehmet'in anlatışı aklıma geldiğinde hep gülerdim o hikayeye.
'Yok, hakkını yemez kızların, kendi ağzıyla dedi hepsi güzel diye, bakma güldüğüme aslında acısı bol içinde Mehmet'in hikayesinin'
'Dinleyebilir miyim?' çekingen hali ile sorduğunda gülümseyip ağzıma zeytin atarak başımı sallamıştım. Çayımdan da bir yudum aldığımda Buğlem'in o güzel gözleri tamamı ile bana odaklıydı.
'Kahvaltını da yap bir yandan.' diyerek bir yudum daha içtim çayımdan.
'Bundan 18 sene önce evlenmiş Mehmet'in annesi ile babası. Bilirsin işte görücü usulü hikayesi falan. Tabi evlenecekleri zaman annesi bir adamı seviyormuş ama kader ki o adam bir başkasını seviyor. Neyse, babasında da durum aynı. Büyükler son sözü söyleyince ikisi de üzerine konuşamamışlar. Mehmet'in annesi sevdasını içine göme göme bakmış kocasına. Mehmet'in anlattığına göre de hala bir dediğini iki etmiyormuş. İstediğini anında yapıyormuş kocam o benim deyip. Bizimkinin aklı başına geldiğinden beri annesinin çektiklerini görüyor. Kadın ne yapsa adam ters tepki veriyor, hatta bazen kadına yanlışlıkla önceki sevdiğinin ismini söylüyormuş. Mehmet her seferinde böyle evlilik akıl mantık işi mi abi der bana. Değil tabi ama zaman farkı için bir şey diyemiyorum. Böyle böyle devam ederken Mehmet'in annesi kanser oluyor ama babası sanki kadıncağız sevdiğinden ayırmış gibi zulmüme devam ediyor. Mehmet ben bakarım sana dese de annesi olmaz bu saatten sonra oğlum deyip çekiyor adamın kahrını. Ben bir kaç kez ver adresi halledeyim dedim yok abi sen gidince olacak aynı dedi. Ama kadın güçlüymüş ki o kadar çektirmeye kanseri de yeniyor. Kemoterapi yüzünden saçı başı dökülüyor adamda durup durup o güzeldi sen çirkinsin diyor. Gelelim Mehmet'in niye kızları istemediğine. Mehmet kızları değil sevmeyi istiyor. Yok mu dikkatini çeken dediğimde de abi dikkatimi çekse kaç yazar ki hadi dikkatimi çekti diye elini tuttum sevda ya bu gelir başka kızı bulursa, anamın çektirdiklerini başka kıza niye yapayım diyor. Oğlum yaşın on yedi evlenmeyeceksin ya diyorum, günahına girmek için evlenmem gerekmiyor ki abi hislerine şeytan olmuş olmam yeter diyor. Hadi bulamazsan sevdayı diyorum, o zaman bende sevmem diyor. Buldun diyelim ya kız başkasını severse diyorum, canı sağ olsun derim abi diyor, sonra da durup ben göz yaşı döktürmeyeyim de benim göz yaşım aksın hakkımı helal ederim diyor. Anlayacağın ya Mehmet hayatının sonuna kadar yalnız kalacak, ya da o sevdayı bulup canına can katacak hatunum.' konuşmamın bitmesi ile Buğlem öyle bir bakıyor ki dudakları hafif aralık gözleri donup kalmış halde. Soracağı soruyu az çok tahmin ediyorum aslında. Muhtemelen 'Bunu on yedi yaşındaki bir erkek mi söylüyor?' diyecek. Aslında bana da çok kafa karıştırıcı gelmişti başlarda ama biliyorum Mehmet'in böyle oluşunun sebebini. O hengamede yüreği kor ateş olan Ali amcanın yanında büyümüş bir çocuk Mehmet. Onun sevdasını dinlemiş biri, Ali amcanın konuştuklarını yazsa roman olacağını, cilt cilt şiir kitabı çıkacağını bilen bir çocuk o.
'Bütün bunları Mehmet mi söylüyor?' Buğlem'den tahmin ettiğim soru geldiğinde gülerek başımı salladım. Ve yine içimden geçirdim aynı cümleyi. Aslında organları müsait her canlı erkekti ancak adamlık için önemli olan yaş değil haysiyetti işte. Mehmet çocukluğundan beri böyleydi, uzun zamandır tanırdım onu da Ali amcayı da. Birinin üzerine sevdası toprak atmıştı, diğerinin ise çukurunu sevda açmıştı. Asıl mesele ise açılan çukurda kendine ateş mi yakacaktı, yoksa o küçük toprak parçasını kendine bahar bahçe mi yapacaktı.
'Senin çevrende neden hep senin gibi koca yürekli insanlar var?' bir soru daha geldiğinde bakışlarımı uçurumdan çekip gülümsememi daha da büyüttüm.
'Sırf benim değil hatun, herkesin gönlü geniştir ama zaman öyledir ki içine ya çöp atarlar, ya çiçek dikerler.' açıklamamla iç çekerek ileriye dikmişti buğulu gözlerini sevdiğim kadın. Aslında şuracıkta onlarca şiir yazardım ona, dudaklarımı aralasam milyonlarca kıta dile gelir benden önce anlatırdı kalbimdeki aşkı. Ama şimdi değildi, Buğlem'in ne kadar haberi olmasa da yapacağımız balayında zaten adım attığımız her yer dile gelecekti ve benim yerime haykıracaktı. Tabi bana gönlümün efendisine sessizce bakmak yakışmazdı. Attığımız adımlar kadar olmasa da yetkim dilimin bağını hiç çözmediğim kadar güzel çözecektim bende.
Biten kahvaltımızla Mehmet masayı toparlarken Ali amca da bakır tepsi ile gelmişti. Öyle oturabilir miyim? Müsaade var mı diye samimiyetsiz soruları sormazdı Ali amca. Şu mekana gelen herkesle ya bir zar atmışlığı vardı, ya dertleşmişliği. Elindeki tepsi masanın ortasında yerini alırken o da bir sandalye çekip babacan gülüşü ile bana bakmıştı.
'Evlendim demek deli oğlan. İyi olmuş iyi...' diyerek başını salladığında kaşlarım çatıldı bu defa.
'Ben sana kızgınım Ali amca. Evlendim evlenmesine de ev sahiplerinden biri eksikti.' dememle başını salladı usulca. Bu baş sallayış konuşacağım demekti. Gereksiz bahanelerle konuşmayacaktı ama konuşacaktı.
'Bana bak evlat. Yıllardır tanırsın beni, öyle antin kuntin işlerden de düğünden de haz etmem ben. Zaten evlenecek olsaydım da alıp kaçardım sevdiğimi. Ha her şeyin usulü vardır ama ben deli adamımdır. Evlenmişsiniz iyi hoştur, davette ettin, ayağıma kadarda geldin sağ olasın ancak ben sana o zamanda söyledim. Hiç sevmedim o meretleri ben. Kaçıracağım desen gelir yardım ederdim ancak o türlü işlere bulaştırma beni. Şimdi kalbini kırdıysak kusura bakma felsefesi yapmam sana. Sen beni bilirsin ben seni bilirim, senin de buna gönül koymayacağın açık karttan başka bir şey değildir.' Ali amcanın çıkışı ile Buğlem şaşırsa da ben gülmüştüm. Haklıydı adam, bende sevmezdim ama insan kendi düğününe nasıl gitmez bu düşündürür tabi ki.
'Bilirim bilirim, senin canın sağ olsun' dediğimde başını sallayarak Buğlem'e bakmış ardından tekrar kısık gözlerle bana dönmüştü. Yüzünde Yiğit'inki gibi duran muzip bir gülüş vardı bir de.
'Sevdalı mısın aşık mısın?' dediğinde yosun mavi gözlere döndüm bende.
'Ne sevda ne aşk Ali amca, ben ona yangınım.'
'Olacaksın tabi hayta. Kendi yangınında yanacaksın, yoksa neyleyim kıçı kırık aşkı sevdayı ben.'
'Değil mi ama' diyerek desteklediğimde içtiğimiz kahveleri de toplamış sırtıma güç verir vuruşunu yaparak kalkmıştı yanımızdan. Bizde ayaklanıp arabaya tekrar yerleştiğimizde evin yolunu tutmuştuk.
'Balayı yapalım diyorum'
'İşler?'
'Ne yapacaksın güzelim işleri sen. İdare edecek bulunur nasılsa.' diyerek evin önünde durduğumda sırası üzerine dizili arabalara baktım. Hiç değişmeyecekti, ben bu evde olsam da olmasam da bu adamların eksikliği olmayacaktı bu evde biliyordum. Bunu bildikçe de gönlüm daha ferah oluyordu aslında. Her ne kadar Yiğit'e her sabah gelmesi için kızsam da, uyku semesi bağrışına bende bağırsam da kardeşim gibiydi o adam benim. Bir gün vaktinden geç gelse ben uyanır merak ederdim. Aslında bu sırf Yiğit için değil hepsi için geçerliydi. Heyheylerinin geldiği günler olurdu benim ailemdekilerin. Günü gününe, saati saatine bilirdim o anları da. Bunca zamanımın geçtiği adamları da zaten boşuna sevmemiştim ben. Yürekleri yeterdi, telaşları, benim yaşadığım acıyı da mutluluğu da benmişçesine yaşamaları vardı. Bu yüzden güzeldi benim ailem ve ben sırf bunları bildiğimden güveniyordum hepsine.