Şiyar, Rengin’in kapı aralığındaki solgun, titreyen halini görünce içini kemiren bir şey kıpırdadı. Koridorun loş ışığı, gözlerindeki korkunun derinliğini vurguluyordu. Avucunda hâlâ pirinç mürekkep hokkasının izi vardı. Bu görüntü – gururlu, dik duruşlu Rengin’in bu kadar kırılgan hali – onu tanıdık öfkesinden farklı bir şeyle doldurdu. Korumacı, ilkel bir içgüdü.
“İçeri gir,” diye emretti, sesi alışılmış otoritesini yitirmeden ama keskinliği biraz kırılmıştı. Kendisi de içeri adım attı, kapıyı arkasından kapattı ve sürgüledi. Çelik bir sürgüydü bu. “O piç bir daha buraya ayak basarsa, ayaklarını kırarım.”
Rengin geri çekildi, kollarını göğsünde kavuşturdu. Savunma hali. “Neden döndün?” diye sordu, sesi hâlâ titrek ama kontrolü ele almaya çalışıyordu. “Bizi yalnız bırakmıştın.”
Şiyar ona doğru bir adım attı, gözleri Rengin’in yüzünde geziyordu. “Azat’ın korkaklığını, pusu kurmayı sevdiğini biliyorum. Senin odanın bu koridorda olduğunu da biliyor.” Bir başka adım. Aralarındaki mesafe tehlikeli şekilde azalmıştı. Rengin’in sırtı artık yatağın kenarına değiyordu. “Seni korumak zorundaydım.” Bu itiraf, Şiyar’ın kendi kulağına bile yabancı gelmişti.
“Korumak mı?” Rengin’in dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. “Beni kafese kapatmak için bahanemi mi arıyorsun? Töre, itibar… Şimdi de koruma? Hep bahaneler!”
Şiyar’ın gözleri aniden kısıldı. Rengin’in bu meydan okuması, bu inatçı alev, içinde bir şeyi harekete geçirdi. Öfke değil. Daha derin, daha karanlık, daha sahiplenici bir şey. Bir adım daha. Şimdi o kadar yakındılar ki Rengin Şiyar’ın nefesinin sıcaklığını, paltonun altından yayılan erkek kokusunu hissedebiliyordu. Kalbi çılgınca çarpıyordu..
“Bahaneler mi?” diye hırladı Şiyar. Eli hızla uzandı, Rengin’in sol bileğini kavradı. Teni inanılmaz sıcak ve yumuşaktı. “Bu kadar güçlü olmak sana neye mal oldu, Rengin? Bu soğuk duvarlar arasında kaç gece titredin? Kimse görmeden kaç kez ağladın?” Parmakları bileğinin etrafında sıkı bir halka oluşturdu, onu kendine doğru çekti. Rengin direnemedi, göğsü Şiyar’ın sert göğsüne değdi. “Bu gücün, bu özgürlük arzun… içini boşaltıyor mu? Gece olduğunda o yatağa uzanıp, kimsenin seni gerçekten istemediğini düşünüyor musun?”
Rengin’in nefesi kesildi. Sözler, karanlık bir yerine dokunmuştu. Gözleri Şiyar’ın dudaklarına kaydı, sonra tekrar gözlerine. Orada, o derinlikte, öfkenin ötesinde yanan bir şey vardı. İlgi. Arzu. “Beni bırak,” diye fısıldadı, ama sesi güçsüzdü, direnci kırılıyordu.
“Bırakmayacağım,” diye karşılık verdi Şiyar, sesi alçak, boğuk, tehlikeli bir çekicilikle. “Çünkü seni istiyorum.” İtiraf, karanlıkta bir şimşek gibi çaktı. “Töre için değil. İtibar için hiç değil. Seni… bu dik başlılığınla, bu yanıp tutuşan gözlerinle, bu lanet olası gururunla istiyorum.” Başı eğildi. Dudakları Rengin’in kulağına çok yakındı, sıcak nefesi onu ürpertiyordu. “Ve sen de beni istiyorsun. İstememek için çok çabalıyorsun ama bedenin yalan söylemiyor. Kalbinin atışı… ellerinin titreyişi… şu an gözlerinde gördüğüm o korku ve arzu karışımı… Hepsi yalan söylüyor.”
Rengin içini çekmeye çalıştı ama ciğerlerine hava dolmadı. Şiyar haklı mıydı? Bu yakınlık, bu tehlikeli baskı, bu güç gösterisi… içinde bir şeyi uyandırıyor muydu? Şiyar’ın eli bileğinden ayrıldı, ama bu kez sırtına kaydı. Geniş, sıcak avucu, ince gece kıyafetinin kumaşından teninin sıcaklığını hissediyordu. Rengin istemsizce bir inilti çıkardı.
“İşte bu,” diye mırıldandı Şiyar zaferle, dudakları artık Rengin’in boynunun narin kıvrımına değiyordu. Temas elektrik gibiydi. “Bırak kendini, Rengin. Bırak kontrolü. Bu gece… töre yok. Aile yok. Sadece sen ve ben. Ve bu ikimiz arasında olan… bu ateş.” Dudakları Rengin’in boynunda yavaş, yanık bir iz bırakarak hareket etti. Rengin başını geriye attı, direnci Şiyar’ın dudakları ve elleri karşısında eriyordu. Elleri Şiyar’ın omuzlarına kilitlendi, itmek mi çekmek mi istediğini bilmiyordu. Şiyar’ın diğer eli beline indi, onu kendine sıkıca bastırdı. Rengin, Şiyar’ın vücudunun her sert kıvrımını, uyluklarının kasılışını, göğsünün genişliğini hissetti. Bir dalga gibi gelen bir arzu, aklını bulandırıyordu.
“Şiyar…” diye inledi, sesi boğuk ve tanınmaz halde. Bu, bir protesto değil, teslimiyetti.
Şiyar başını kaldırdı, gözleri Rengin’in gözlerine dikildi. Orada gördüğü şey – kırılmış engeller, yanan bir kabul – onu son kertede tetikledi. Dudaklarını Rengin’inkilerin üzerine indirdi. Bu, nazik bir öpücük değildi. Sahiplenici, aç, sınırları zorlayan bir öpüştü. Bir fırtınaydı. Rengin ilk başta şokla dondu, sonra içinde bir şey kırıldı. Dudakları Şiyar’ın dudaklarına karşılık verdi, aynı vahşi tutkuyla. Elleri Şiyar’ın saçlarına daldı, onu kendine daha da yakın çekti. İki beden birbirine kenetlendi, birbirini yok etmek ya da birbirinde kaybolmak istercesine. Şiyar’ın elleri Rengin’in vücudunu keşfe çıktı; belinin ince kıvrımı, kaburgalarının kemiği, sonra göğüslerinin dolgun eğrileri. Her dokunuş, Rengin’de elektrik çarpmışçasına bir tepki uyandırıyor, derin iç çekmelere, bastırılmış iniltilere sebep oluyordu. Şiyar, Rengin’in gece kıyafetinin ince omuz askısını aşağı itti, dudakları açığa çıkan omuz başına, köprücük kemiğine indi. Isırırcasına bir okşayışla.
“Benimsin,” diye hırladı Şiyar, nefesi kesik kesik. “Bu gece ve sonrasında… her zaman benimsin.” Paltonun düğmelerini çözmek için elini serbest bıraktı. Rengin ona yardım etti, parmakları titreyerek. Palto yere düştü. Sonra Şiyar, Rengin’in ince kıyafetini yukarı çekti, kumaşın altında çıplak ten parladı. Elleri Rengin’in sırtında dolaştı, kemerini çözdü. Kıyafet aşağı kaydı, Rengin’in göğüsleri açığa çıktı. Soğuk hava tenini ürpertti, ama Şiyar’ın bakışları daha da yakıcıydı.
“Güzel,” diye mırıldandı Şiyar, gözleri Rengin’in bedenini içiyordu. “Çok güzelsin.” Eğildi, dudakları bir göğsünün tepesine kondurdu. Rengin başını geriye attı, bir çığlık boğazında düğümlendi. Şiyar’ın dili, dişleri, dudakları onu delicesine tahrik ediyordu. Diğer eli aşağı indi, kalçasını, sonra uyluğunun iç yumuşaklığını kavradı. Rengin Şiyar’a tutundu, dünyanın dönüşü durmuştu. Tüm öfkeleri, nefretleri, bu yakıcı temasın içinde eriyor, yerini saf, hayvani bir arzuya bırakıyordu. Şiyar onu yatağa doğru itti. Rengin sırtüstü düştü, Şiyar üzerine çöktü. Bacakları onunkilerin arasına girdi. Rengin, Şiyar’ın sertliğini, kendini zorlayan varlığını bacaklarının arasında hissetti. Bir inilti daha döküldü dudaklarından.
“İstiyor musun?” diye sordu Şiyar, sesi gerginlikle kalınlaşmış, gözleri Rengin’in gözlerine mıhlanmış. “Beni istiyor musun, Rengin?”
Rengin bir an için baktı. Bu adam onu aşağılamış, zorlamış, küçümsemişti. Ama şu an, burada, gözlerinde başka bir şey vardı. Bir ihtiyaç. Bir açlık. Ve o da aynı açlığı hissediyordu. Kontrolü bırakmak… zincirlerinden kurtulmak… öfkeli tutkularını bu şekilde dışa vurmak…
“Evet,” diye fısıldadı, sesi kısık ama kararlı. “Evet, Şiyar. İstiyorum.”
Dağdaki kulübede, mum ışığı iki çıplak bedeni aydınlatıyordu. Aram ve Efsun, eski çulun üzerinde birbirine dolanmış, nefesleri hâlâ hızlı, tenleri hâlâ sıcak ve nemliydi. Yakınlık, özlem ve sevgiyle dolu bir birliktelik yaşamışlardı. Şimdi Efsun, Aram’ın göğsüna başını yaslamış, parmaklarıyla onun teninde geziniyordu.
“Her dokunuşun,” diye fısıldadı Aram, dudakları Efsun’un saçlarına değiyordu, “geçmişte kaybettiğim her anı geri veriyor.”
Efsun başını kaldırdı, onun gözlerine baktı. “Kaybetmedik. Sadece… yolumu şaşırdık. Ama şimdi buradayız.” Elini Aram’ın yüzüne götürdü. “Ve seninle her şey… her dokunuş, her nefes… doğru.”
Aram onun elini öptü, sonra dudaklarını Efsun’un dudaklarına götürdü. Bu öpüş yavaş ve derindi, paylaşılan bir söz gibi. Elleri Efsun’un çıplak sırtında dolaştı, kıvrımlarına, girintilerine hakim olmak istercesine. Efsun iç çekti, bedeni Aram’a doğru daha da yaklaştı. Bacakları onunkilerin arasına kaydı. Aram’ın vücudu tepki verdi, içinde bir sıcaklık yeniden yükseldi.
“Tekrar?” diye fısıldadı Efsun, gözlerinde şehvetli bir ışıltı, dudaklarında küstah bir gülümseme.