BÖLÜM 9 :KIRIK AYNALARIN İÇİNDE

1213 Kelimeler
Neçirvan Konağı'nın taş duvarları, geceyi bir mezarlık sessizliğiyle kuşatmıştı. Şiyar'ın koridorda kaybolan ayak seslerinin yankısı silinir silinmez, Rengin kapıyı sürgüledi. Sırtını sert ahşaba dayadı, göğsü hızla inip kalkıyordu. Şiyar'ın o son bakışı... O, tanıdık küçümsemenin yerini alan, derin ve bilinmez bir şey... Korku değildi hissettiği. Daha çok, karanlık bir suya bakarken içine düşme korkusuyla karışık bir merak. Avuçlarını yüzüne kapattı. "Senin gücün başka bir şey olabilirmiş." O sözler, Şiyar'ın ağzından çıkmış olamazdı. Ama çıkmıştı. Ve Rengin'in içinde bir yerleri titretmişti. Dışarıda, konağın gölgelerle dans eden bahçesinde, bir figür daha kıpırdıyordu. Azat. Efsun'un boş odasından çıkmış, içi kara bir öfkeyle doluydu. Reddedilmenin acısı, kıskançlığın zehrine dönüşmüştü. Gözleri, Rengin'in penceresine dikildi. Karanlık ama içeride olduğunu biliyordu. Efsun'u kaybetmişti. Ama Rengin, Aram'ın biricik kız kardeşi...Bir bedel ödemeliydiler. Dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. "Önce sen," diye mırıldandı karanlığa. "Kardeşini sakladığın için." Dağların eteklerindeki terk edilmiş çoban kulübesinde, tek bir mumun titrek ışığı iki genç bedeni aydınlatıyordu. Tozlu zemine serdikleri eski çulun üzerinde oturmuşlardı. Aram, Efsun'un elini avuçlarının içinde tutuyor, parmaklarıyla onun parmaklarını usulca ovalıyordu. Dokunuş, teknede hissettiklerinin sade bir yankısı değil, daha derin, daha acılı ve daha umutluydu. "Azat'ın tehdidi..." diye başladı Efsun, sesi kulübenin sessizliğinde çınladı. "Sadece beni değil, Rengin'i de hedef aldığını söylemiştin." Aram'ın yüzü gölgelendi. "Evet. 'Ya onu terk et ya da Rengin'in mezarını kaz' demişti. Onun ne kadar... saplantılı olduğunu biliyordum. Ama bu kadarını tahmin edemezdim." Başını iki yana salladı. "Korktum. Hem senin için, hem Rengin için. Kaçmak zorunda hissettim." Efsun'un gözleri doldu. "Ama seni kaybettim. O boşluk... Azat'ın tehdidinden daha acı vericiydi." Aram'ın elini sıkıca kavradı. "Bana güvenmeliydin Aram. Birlikte savaşmalıydık." Aram iç çekti. "Haklısın. En büyük hatam, senin gücüne inanmamak oldu." Gözlerini Efsun'un gözlerine dikti. Mum ışığı, göz bebeklerinde altın ışıltılar oynatıyordu. "Bir daha asla. Ne olursa olsun, birlikte. Söz." "Söz," diye tekrarladı Efsun, sesi bir fısıltıya dönüştü. Aram'ın bakışları, Efsun'un gözlerinden, dudaklarının hassas kıvrımına kaydı. Teknedeki o ilk öpücüğün anısı, kulübenin soğuk havasında bile tenlerini ısıtan bir sıcaklıkla geri döndü. Aralarındaki mesafe kendiliğinden kapandı. Aram'ın başı hafifçe eğildi. Efsun gözlerini kapadı, nefesi kesilmiş gibiydi. Dudaklar birbirine değdiğinde, bu sadece bir öpücük değildi. Kaybedilen zamanın, yaşanan acıların, pişmanlıkların ve en nihayetinde kavuşmanın mührüydü. Yavaş, derin, her zerkesinde geçmişle geleceği bağlayan bir temas. Aram'ın elleri Efsun'un yüzüne doğru kaydı, parmak uçları şakaklarındaki ince tenin üzerinde gezindi. Efsun iç çekti, dudakları Aram'ın dudaklarında hafifçe aralandı. Öpüş derinleşti, tutku ve bir o kadar da hüzünle yüklü. Aram'ın kolları Efsun'u kendine çekti. İki beden birbirine kenetlendi, kulübenin soğuk taş duvarları, aralarında yükselen ateşin yanında önemsiz kaldı. Tenlerinin birbirine değdiği her noktada, unuttuklarını sandıkları bir tanışıklık canlanıyordu. Efsun'un elleri Aram'ın saçlarına daldı, onu kendine daha da yakın çekerken. Aram'ın elleri Efsun'un ince sırtında dolaştı, kumaşın altında hissedilen omurganın kıvrımını takip etti. Nefes alışverişleri hızlandı, sessiz kulübeyi nefeslerinin hızlı müziği doldurdu. İhtiyaç, yılların susuzluğuyla körükleniyordu. Aram'ın dudakları Efsun'un boynuna kaydı, oradaki atan nabzın üzerine sıcak bir öpücük kondurdu. Efsun başını geriye attı, bir inilti dudaklarından döküldü. "Aram..." "Buradayım," diye mırıldandı Aram, soluğu Efsun'un tenini ısıtıyordu. "Hep burada olacağım." Elleri Efsun'un belini kavradı, onu üzerine serilen çulun üzerine doğru nazikçe yatırdı. Gözleri, mum ışığının altında Efsun'un yüzünü, gözlerindeki korku ve arzu karışımını, dudaklarının şişmiş kırmızılığını içiyordu. "Seni istiyorum, Efsun," diye fısıldadı, sesi gerginlikle kalınlaşmıştı. "Her zerrenle. Ama... bu doğru mu? Burada? Şimdi?" Kaçak ve korku içindeydiler. Efsun başını kaldırdı, Aram'ın dudaklarına kısa, sert bir öpücük kondurdu. "Seninleyken her yer doğru," diye cevapladı,diye cevapladı, gözlerinde kararlı bir ışık parladı. "Korkularımızın ötesinde bir yer burası. Sadece sen ve ben." Elleri Aram'ın gömleğinin düğmelerine gitti, titreyen parmaklarla ilkini çözdü. Aram nefesini tuttu. Efsun'un bu cesareti, bu teslimiyeti, içindeki tüm tereddütleri silip attı. Eğildi, Efsun'un dudaklarını tekrar ele geçirdi. Bu öpüş, artık hüznün gölgesinden sıyrılıyor, saf bir tutkuya dönüşüyordu. Kumaşlar usulca bir kenara itildi, soğuk hava çıplak tenlerle temas eder etmez yerini yakıcı bir sıcaklığa bıraktı. Dokunuşlar keşfe dönüştü, unutulan haritalar yeniden çizildi. Her temas, teknedeki o ilk geceyi anımsatıyor ama aynı zamanda çok daha fazlasını vaat ediyordu: bir gelecek, bir bütünlük. Soluk soluğa kaldıkları, tenlerinin birbirine karıştığı, dünyanın dışarıda donmuş kaldığı o anlarda, kulübe onlar için evrenin merkezi oldu. Korku, geçmişin gölgeleri, kulübenin dışında bekleyen tehlikeler... hepsi, iki bedenin ve iki ruhun bu yeniden birleşmesinin karşısında eriyip gitti. Sadece nefes alışverişleri, fısıltıları ve kalplerinin tek bir ritimde atışı vardı. Neçirvan Konağı'nda, Rengin uyuyamıyordu. Şiyar'ın sözleri ve bakışları zihninde dönüp duruyordu. Konağın ağır sessizliği boğucu gelmeye başlamıştı. Pencereye yürüdü, ağır kadife perdeyi aralayarak dışarıdaki ay ışığıyla aydınlanmış bahçeye baktı. Tam o anda, bir hareket gördü. Bahçedeki büyük çınar ağacının gölgesinde, bir siluet. Azat! Rengin'in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Geri çekildi, sırtını duvara dayadı. Azat'ın gözleri penceresine dikilmiş miydi? Yoksa hayal mi gördü? Kapısına gelen hafif bir gıcırtı sesiyle donup kaldı. Bir anahtar mı? Sürgüsü vardı ama... Kilitli kapının kolunun yavaşça aşağı itildiğini hissetti. Sürgü direndi. Dışarıdan gelen homurtulu bir küfür duyuldu. Sonra sessizlik. Rengin nefesini tuttu, kulak kesildi. Dakikalar geçti. Bir daha ses yoktu. Belki de gitmişti? Yine de güvende hissetmiyordu. Şiyar'ın sözleri aklına geldi: "Gecenin gerisi... uzun olacak." Bunu söylerken Azat'ın tehlikesini biliyor muydu? Karar verdi. Kendini savunacak bir şey bulmalıydı. Gözleri odada dolaştı. Masanın üzerinde ağır bir pirinç mürekkep hokkası duruyordu. Sessizce yaklaştı, soğuk metali avuçladı. Kapının yanında durdu, kalbi güm güm atıyor, kolu kaldırmış, bekliyordu. Her saniye bir işkence gibiydi. Dışarıda hiç ses yoktu. Belki gerçekten gitmişti. Yavaşça nefes verdi, kolu indirmeye hazırlanırken... Kapının dışından, tam karşısından, alçak ve tehditkâr bir ses geldi: "Biliyorum içerdesin, Rengin." Azat'ın sesiydi. Taş duvarlardan süzülüp gelen buz gibi bir zehir gibiydi. "Kardeşin kaçtı. Borcunu sen ödeyeceksin." Bir tırnak sesi kapının ahşabına sürtündü. "Sabahı beklemeyeceğim." Rengin'in kanı dondu. Avucundaki hokka terledi. Sesin geldiği noktaya, kapının göz hizasındaki küçük aralığa doğru bakmamak için kendini zor tuttu. "Defol git Azat!" diye bağırmak istedi ama sesi boğazında düğümlendi. Sadece sessizce nefes alabiliyordu. "Güzelce açmazsan kapıyı..." diye devam etti Azat, sesi daha da alçalarak, tehdit daha da belirginleşerek, "...kırarım. Ve sen... seni Şiyar'ın bile tanıyamayacağı hale getiririm." Rengin'in zihninde şimşekler çaktı. Şiyar! Onu aramalıydı? Ama nasıl? Telefonu başucunda değildi. Kapıya yaklaşırsa Azat duyar, kırıp içeri girebilirdi. Çaresizlik, içini kemiriyordu. Tam o anda, koridorun diğer ucundan başka ayak sesleri duyuldu. Ağır, kararlı adımlar. Şiyar! Azat'ın homurtusu kesildi. "Lanet olsun..." diye mırıldandı, sesi hızla uzaklaşan ayak sesleriyle karıştı. Rengin, kapıya dayadığı kulağını çekti. Dışarıda, Şiyar'ın öfkeli sesi yükseldi: "Sana bu konaktan defolup gitmeni söylemiştim, Azat! Ne işin var burada?!" Azat'ın cevabı duyulmadı, sadece hızla uzaklaşan koşu sesleri vardı. Rengin, kapının arkasından kaydı, yere çöktü. Mürekkep hokkası elinden düştü, halıya yumuşak bir sesle çarptı. Titriyordu. Azat'ın tehditleri kulaklarında çınlıyordu. Şiyar'ın adımları kapısına yaklaştı. "Rengin!" Şiyar'ın sesi sertti, ama altında bir telaş seziliyordu. Kapıya bir yumruk attı. "Aç şu kapıyı! İyi misin?" Rengin ayağa kalkmak için mücadele etti. Elleri titreyerek sürgüyü açtı. Kapıyı araladı. Karşısında Şiyar vardı. Gecelik kıyafetleri üzerinde bir palto atıştırmış, saçları dağınık, gözleri uyku ve öfke karışımı bir parıltıyla yanıyordu. Gözleri Rengin'in solgun yüzünde, elindeki hokkanın izlerinde gezdi. Sonra koridora, Azat'ın kaçtığı yöne doğru dikti. "O... o buradaydı," diye fısıldadı Rengin, sesi hâlâ korkudan kırık. "Beni tehdit etti. Kapıyı kıracağını söyledi..." Şiyar'ın çenesi sıkıldı, yüzündeki kaslar gerildi. Gözlerinde, Rengin'in daha önce hiç görmediği bir şey vardı: Saf, kontrolsüz bir öfke. Ama bu sefer öfke ona değildi. Azat'aydı. "O piç..." diye homurdandı, sesi tehlikeli bir alçak perdedeydi. Gözlerini Rengin'e çevirdi. Bakışları, onun titreyişini, solgunluğunu süzüyordu. "Sana dokundu mu?" diye sordu, sesi beklenmedik bir sertlikte. Rengin başını iki yana salladı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE