Konakta patlayan gerilimin tozu henüz dağılmamıştı. Mahsun Bey’in yüzündeki ağırlık, çökmüş bir imparatorluğun hüznünü taşıyordu. "Hepimiz birer yabancıya döndük bu duvarlar arasında," diye mırıldandı, sesi kırık. Eşine döndü, gözleri bulanık. Azat, Şiyar’ın yüzünde okuduğu tiksinti ve kendi yenilgisinin ağırlığıyla, kapıyı hızla çarparak çıktı. Onun gidişi, zehirli bir rüzgarın son esintisi gibiydi.
Şiyar, Rengin’e baktı. Daha önce hiç görmediği bir ifade vardı gözlerinde: nefret değil, derin, yorucu bir üzüntü. "Rengin... Bu savaşta herkes kaybetti," dedi, sesi alışılmış küçümsemesi olmadan, sadece yorgun. "Ama kaybettiklerimiz arasında... insanlığımız da var sanırım." Başını çevirip babasının peşinden sessizce süzüldü koridora. Kapı bir kez daha kapandığında, büyük salon sadece Aram, Efsun ve Rengin’e kalmıştı. Boşluğun ortasında duran bir üçgen gibiydiler; geçmiş, şimdi ve belirsiz bir geleceğin birleşim noktasında.
Rengin, Efsun’un titreyen ellerini tuttu. "Sen iyi misin?" diye sordu, sesi alçak ama güçlü.
Efsun başını salladı, gözleri hâlâ yaşlı ama kararlı. Aram’a döndü. "Neden bana güvenmedin? Neden korktun?"
Aram’ın gözleri doldu. "Senin güvende olduğunu görmek... her şeyden önemliydi. Yanlış yaptım. Pişmanım. Sana inanmadığım için değil, bize inanmadığım için pişmanım." Adım attı, Efsun’a yaklaştı. Aralarındaki mesafe elektrik yüklüydü. Yılların özlemi, ihanetin acısı ve tutkunun kıvılcımı aynı anda çarpışıyordu. Aram’ın eli, Efsun’un yanağına dokunmak için havada titredi. Efsun gözlerini kapadı, bu dokunuşu beklerken nefesi kesildi. Parmak uçları tenine değdiğinde, her ikisi de derin bir nefes aldı. Bir an için zaman durdu. Salonun soğuk taşları, kalplerinin hızlı atışlarını yankılıyor gibiydi.
Rengin, bu yakınlığı izlerken içinde garip bir sıkıntı hissetti. Bir yanı Efsun için seviniyor, diğer yanı... bir zamanlar kendisi için de ısınan o gözlerin başkasına bu denli tutkuyla bakması karşısında eski bir sızıyı hatırlıyordu. Yutkundu. "Burada kalamazsınız," diye kesti sessizliği, sesi biraz fazla tiz çıkmıştı. İkisi de irkildi. "Azat geri dönebilir. Ya da Şiyar... Töre hâlâ bazılarının zihninde diri. Konak güvenli değil."
Aram başını salladı, gözlerini Efsun’dan ayırmak zordu. "Haklısın. Gideceğiz. Hemen."
Gece, Neçirvan Konağı'nı karanlık bir pelerine bürümüştü. Aram ve Efsun, ayakkabılarının taşlara çıkardığı en ufak sese bile gerilerek, servilerin gölgelerini kullanarak bahçeden sızdılar. Kapıdaki bekçi, Şiyar'ın emriyle mi bilinmez, onları görmezden geldi. Şehre giden yol uzun ve tehlikeliydi. En güvenlisi, dağların eteklerindeki terk edilmiş bir çoban kulübesine sığınmaktı; Aram'ın çocukken keşfettiği bir yerdi.
Soğuk ve korku onları sararken, Efsun'un eli Aram'ın kolunda sıkıca duruyordu. Her dokunuş, her fısıltı, teknede geçirdikleri o yaz gecesini hatırlatıyordu. Aram, Efsun'u bir kayanın arkasına çekti, aniden yaklaşan bir araba farlarının ışıklarından sakınırken. Sırtını kaya duvarına yasladı, Efsun'u kendine doğru çekti. İki beden birbirine sıkıca yapışmıştı. Nefesleri, soğuk havada buğu bulutları oluşturuyor, birbirine karışıyordu.
"Korkuyor musun?" diye fısıldadı Aram, dudakları Efsun'un şakağına neredeyse değiyordu.
"Seninleyken hayır," diye cevapladı Efsun, başını hafifçe çevirerek onun bakışlarını yakaladı. Gözlerinde korkudan çok, bir meydan okuma vardı. "Sadece... bir daha kaybetmekten korkuyorum."
Aram'ın gözleri karanlıkta parladı. "Beni kaybetmeyeceksin. Sözüm bu sefer taştan." Başparmağı, Efsun'un dudak kenarındaki o küçük gamzeyi okşadı. Efsun'un içi ürperdi. Aram'ın başı eğildi. İkisinin de nefesi tutulmuştu. Dudaklarının birbirine değmesi an meselesiydi ki, uzaktan bir köpek uluması duyuldu. Geri çekildiler, gerilimle dolu bir soluk aldılar. Yakınlıkları, kaçışın tehlikesiyle daha da keskinleşiyor, her temas yasak bir meyvenin cazibesini taşıyordu.
Konakta, Rengin tek başınaydı. Devasa salonun sessizliği, kafasındaki fırtınayı daha da güçlendiriyordu. Efsun ve Aram'ın kaçışını düşünüyor, Azat'ın tehdidini ve Şiyar'ın o beklenmedik içtenlik anını... Derken, kapı gıcırdadı. İçeri Şiyar girdi. Babası ve annesi misafir köşküne çekilmiş, o geri dönmüştü. Yüzünde alışılmış kabalıktan eser yoktu, sadece derin bir yorgunluk ve belki de pişmanlık.
"Onlar gitti mi?" diye sordu, sesi kaba değil, sadece bitkindi.
"Evet," diye kısa cevapladı Rengin, ona bakmaktan kaçınarak. Şiyar, masanın karşısındaki koltuğa çöktü. Sessizlik gerildi, elektriklenmiş havayı doldurdu.
"Neden?" diye pat diye sordu Şiyar. Rengin şaşkınlıkla ona baktı. "Neden bu kadar direndin? Evlilik... sadece bir formaliteydi. Dedikodular susturulacak, aile itibarı korunacaktı. Senin için de kolay olurdu." Sesi sorgulayıcı değil, gerçekten merak ediyormuş gibiydi.
Rengin gözlerini dikti ona. "Kolay olan hiçbir şey, değerli değildir Şiyar. Ben bir mal değilim. Birinin hatasını, bir başkasının gururunu onarmak için kullanılacak bir araç hiç değilim. Özgürlüğüm... bedenim... bana ait." Her kelime bir çekiç darbesi gibi indi sessizliğe.
Şiyar, onun bu dik duruşunu, bu ateşini izledi. Gözlerinde, Rengin'in daha önce hiç görmediği bir şey parlıyordu: Hayranlık? İlgi? "Özgürlük..." diye mırıldandı, sanki kelimeyi ilk kez duyuyormuş gibi. "Peki şimdi? Ne olacak özgürlüğün? Bu konakta tek başına?"
"Her yer hapishane olabilir," diye karşılık verdi Rengin, dik duruşunu bozmadan. "Ama içimdeki özgürse, duvarların önemi yok." Şiyar'ın ona bakışı değişmişti. Artık küçümseme yoktu. Derin, düşünceli, hatta biraz tehlikeli bir bakıştı bu. Rengin, bu yeni bakış karşısında içinde garip bir ürperti hissetti. Bu, korkudan çok farklı, uyanan bir uyarıydı. Şiyar ayağa kalktı, yavaşça ona doğru bir adım attı. Rengin gerilerek dimdik durdu. Aralarındaki mesafe azalmıştı. Şiyar'ın gözleri, Rengin'in direnişini, gücünü süzüyordu.
"Belki de..." diye başladı Şiyar, sesi alçak ve pürüzlü, "yanılıyordum senin hakkında. Belki... gücün, sadece bir baş belası değil, başka bir şey de olabilirmiş." Bir an için, Rengin Şiyar'ın ona dokunacağını sandı. Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Ama Şiyar başını çevirdi, kapıya yöneldi. "Uyumaya çalış. Gecenin gerisi... uzun olacak." Kapıyı açıp çıktı, Rengin'i kalp atışları hızlanmış, zihni karışmış ve Şiyar'ın o son bakışının anlamını çözmeye çalışır halde bıraktı. O bakışta nefret yoktu, ama tanımlanamayan, rahatsız edici bir çekim vardı. Bir tür cazibe değil, güce duyulan tehlikeli bir hayranlık.
Dağ yolunda, Aram ve Efsun sonunda kulübeye ulaştılar. Küçük, taştan yapılma, içi toz ve örümcek ağlarıyla kaplı ama göreceli olarak güvenli bir sığınaktı. Kapıyı kapattıklarında, dışarıdaki dünya ve tehlikeler bir anlığına uzakta kaldı. Tek bir mum yaktılar. Titrek ışık, duvarlarda devasa gölgeler oynatıyordu.
İlk işleri, kulübeyi temizlemek oldu. Aram bir köşedeki eski çulun tozunu silkelediğinde, Efsun ona su ikram etmek için döndü. Elindeki matarayı uzatırken, Aram'ın alnındaki ter damlasını fark etti. Düşünmeden, içgüdüsel bir hareketle, başparmağını kaldırıp o ter damlasını silmek için uzattı. Hareket yarıda kaldı. Aram onun elini yakaladı. Elleri birbirine kenetlendi, hava aniden elektrik yüklü, nefes almak güçleşti. Mumun ışığı, Efsun'un gözlerinde altın pırıltılar oynatıyordu. Aram'ın bakışları, gözlerinden dudaklarına, sonra boynunun zarif kıvrımına kaydı. Orada, terk edilmiş bir kulübede, kaçaklar gibi, dünyadan soyutlanmış haldeydiler. Teknede yaşadıkları o tutkulu gece, anılarında canlandı. Özlem, pişmanlık ve arzu birbirine karıştı.
"Efsun..." diye fısıldadı Aram, sesi kalınlaşmış, gerginlikle doluydu. Efsun'un elini tutuşu gevşemedi. "Burada... güvende misin? Benimle güvende misin?" Soru sadece fiziksel tehlikeleri değil, aralarındaki gerilimi de kapsıyordu.
Efsun adım attı, aralarındaki son mesafeyi kapattı. Aram'ın göğsüne dokundu, avucu altında kalbinin çarptığını hissediyordu. "Seninleyken," diye fısıldadı, dudakları Aram'ın çenesine çok yakın, nefesi tenini ısıtıyordu, "her zaman güvendeydim. Sadece... bir daha gitme." Aram'ın kolları, onu kendine çekmek için harekete geçti. Kulübenin dar alanında, mum ışığının titrek dansı eşliğinde, yılların hasreti ve yaşanan acılar, dokunma ihtiyacına dönüşmek üzereydi. Efsun'un gözleri kapandı, Aram'ın nefesini beklerken.
Konağın karanlık koridorlarında, bir gölge sessizce süzülüyordu. Azat. Yüzü çarpılmış öfke ve kıskançlıkla. Kulakları hâlâ Efsun'un o keskin sözlerinde çınlıyordu: "Ben seni hiç sevmedim." Bu hakaret, bu reddediliş, içindeki zehri katmerlemişti. Şiyar'ın emrine rağmen, konağa gizlice geri dönmüştü. Amacı açıktı: Efsun. Onu alacak, bu lanetli yerden uzaklaştıracak, kendisinin olduğuna ikna edecekti. Ya da... hiç kimsenin olmayacaktı.
Kulak kesildi. Alt kattan gelen sesler... Şiyar ve Rengin? Önemsemedi. Asıl hedefi üst katlardaydı. Efsun'un odasına yöneldi. Kapıyı sessizce açtı. İçerisi boştu. Yatağı düzenli, sanki hiç kullanılmamış gibi. Azat'ın yüzü bir an şaşkınlıkla gerildi. Sonra gerçek anlaşıldı. Kaçmışlardı. Öfke, gözlerinde kırmızı bir perde indirdi. Dişlerini gıcırdattı. "Nereye gittiniz?" diye homurdandı, sesi boğuk bir tehdit gibi. "Sizi bulacağım. Aram... seni kız kardeşinin önünde bitireceğim.