bc

Derin Yaram

book_age12+
2.0K
TAKİP ET
8.4K
OKU
others
dark
drama
twisted
heavy
serious
kicking
mystery
scary
spiritual
like
intro-logo
Tanıtım Yazısı

Bir umut kırıntısı benim kalbim. Işlenilen suçun ağırlığında canımı almak için yemin edenlere inat , umutla bekliyordu işte . Kocamı öldürdüm ama bu suçu ben değil babam işlemişti. İstemediğim o adama beni satarken, içki parasına beni meze ederken. Aslında o girmişti benim günahıma en çokta o suçluydu işte. Bu suçu ben değil beni buna itenler işlemişti.

Oğlumun daha kokusunu bile bilmediğim, içime çekemediğim evladımın aslında ölmedigini, kocam tarafindan zengin bir aileye satıldığını öğrendiğim de.. O gece girmişlerdi benim günahıma .. Ben değil beni bu suça itenler suçlu..

##

Gök gürültüsünün yankılandığı o kara gece de yağmurun sicim sicim yağmasına inat karanlıkta ki yüzün can alıcı sözleri belirdi..

"Eğer oğlunun yerini öğrenmek istiyorsan.. Şimdi gidip o evi soyacaksın.. Ben paramı sende oğlunu alacaksın"

chap-preview
Ücretsiz ön okuma
1.Bölüm
Kader bazı insanlara karşı hep nankördü… Kader bazı insanları hep es geçer… Ve kader bazı insanlara en ağır darbeyi vurur... Bizler kaderimizi yaşarken, seçim yapma şansı hiç sunulmaz. Ama yine de bazen kader seçme şansını da verir eline. İyiyi kötüyü ayırt et diye... Ve öyle ki, kader bazen nankör çıkar... Sen iyiyi seçtiğini sanarken aslında kötüyü; kötüyü seçtiğin zaman da iyiyi kaybettiğini, sana zamanla tokat atarak gösterir... Kader böyledir işte, seçme şansını sunsa bile en ağır darbeyi vurmadan da bırakmaz... Hasret, yaralı kalbine daha kaç yara açılacaktı kendisi bile bilmiyordu… O hep yarayı sevdiklerinden almıştı. 12 yaşında annesini kaybetmişti. Babası içkici, kumarcının birisiydi. Daha çocuk yaşta büyütülmüş bir kadındı o. Çocukken babasının zoruyla mendil satmıştı sokakta. 20 yaşlarına geldiğinde ise güzelleşip serpilmesine rağmen hala acısı, çilesi bitmemişti. Üstüne giydiği 2 elbisesi vardı, 3 tane de hırkası vardı. Bir gün birini yıkar, o kuruyana kadar ötekini giyerdi. Kışı ise oradan buradan verilen kıyafetleri giyinerek çıkartırdı… Evlere temizliğe giderdi ama gittiği insanlar sayesinde okumaktan hiç geri kalmazdı. Avukat bir ailenin yanına haftalık 5 gün giderdi. Çok elinden tutmak istemelerine rağmen, babasından kurtarmayı çok istemelerine rağmen Hasret yine de babasına kıyamadığı için bırakamamıştı... Çok dayak yiyordu ama babasının bunu bilerek değil de içkinin vermiş olduğu kötülüğün karşılığı olarak düşünüyordu. Canı yanıyordu ama yine de kızılcık şerbeti tadında bakıyordu hayatına… Bir gün babası, cebinde yüklü bir para ile gelmişti. Gözleri fal taşı gibi kocaman bir o kadar da mutlu olmuştu. ''Baba, bir şey mi oldu?'' ''Ne olacak kız yemek hazır mı?'' ''Hazır, sofrayı serdim ben.'' ''İyi, yarın çalışmaya falan gitmiyorsun. Seni istemeye gelecek Rıfat.'' Hasret o an anlayamamıştı. Rıfat dediği adam 40lı yaşlarda babası ile bir bakıma aynıydı. Ve o adam hiç evlenmemişti oğlu yoktu.  Kime isteyecekti ki Hasreti??? ''Baba ne istemesi!’' ''Seni çok beğeniyormuş Rıfat. Biz aramızda anlaştık, yarın gelip göstermelik bir isteme merasimi, sonraki gün de kıyarız nikahı olur biter. Bana bak yüzümü kara çıkartma, veririm sana sabah para. Üstüne adam akıllı bir şeyler alırsın. Paspal halinle bir de almaktan vazgeçer başımı yakma daha ilk günden!'' Hasret yutkunuyordu. Babası kırıcı lafları bir kenara bir de kendisine sormadan evlendirme gününü bile belirlemişti. ''Baba o adam benden büyük ben daha 20 yaşındayım!'' ''Anan da benimle evlendiğinde senden küçüktü. Aramızda 10 yaş vardı ne var. Sen bu yaşında evde kalmışsın.. Uzatma alan biri çıktı işte adın çıkmadan evlen ben de rahat edeyim artık!'' ''Ben senin yüzünü yere eğecek bir şey mi yaptım baba yapma baba… O adam olmaz o sarhoşa beni nasıl verirsin nasıl kıyarsın bana?'' ''Bana bak lan! Lafımın üstüne laf söylemek ne demek! Yarın o adamla sözleneceksin sonraki gün de evleneceksin o kadar! Şimdi s.ktir git odana almayayım ayağımın altına. Or.spuya bak başıma kalacak! Bulmuşsun Rıfat gibi bir adamı daha ne istiyorsun! Seni şu halinle birisi kabul etmiş. Sakın karşımda ağlayayım deme sakın Hasret. Yoksa yarın seni istemeye gelecekler falan demem yerini değiştiririm o suratının!'' Hasret yıkılmıştı o an. Babası kızının bu durumunu umursamadan yerde serili olan sofraya oturup yemeğine devam etti. kızının duyguları hiç önemli değildi onun için. Onun için önemli olan kanepeye koyduğu 5 bindi. Kızını 5 bine satmıştı. Hasret yaralı bir kuştu. Yarası en derinlerde saklıydı. Bunu kimselere söylemezken acısına bir yenisi, yarasına bir yenisi daha eklenmişti. Babası onu para karşılığı sevmediği, üstelik kendisinden 20 yaş büyük olan bir adama vermişti. Kader ona hep böyle tekme mi atacaktı? Hep acısı, yarası gün ve gün daha mı artacaktı? Rıfat kocaman yaşına bakmadan, Hasret’e gözünü dikmişti. Ve sonunda almıştı. Rıfat'ın da durumu iyi değildi ama Hasret’e gözünü dikmişti en başta. Onunla beraber olmak için gerekirse tüm parasını çıkartır verirdi. Hasret'in babasından kalır yanı yoktu, içkileri aynı kumarları birdi. Hasret’in hazin öyküsü evlenince de bitmiyordu. Evlendiği günün gecesinde Rıfat'ın tecavüzüne uğramıştı. Defalarca tecavüze uğramış bir de üstüne durmadan şiddet görüyordu. Sonunda yine çalışmaya devam etti. Avukat karı koca onu kurtarmak için çok uğraşmasına rağmen babasının sözleri aklına gelmişti. ''Eğer Rıfat'tan ayrılırsan yemin ederim seni öldürürüm. Ananın da öteki tarafta kemiklerini sızlatırsın. Beni evlat katili etme kır dizini otur kocanın yanında. Hele bir b.k ye seni yılanın deliğinden çıkartır ananın yanına postalarım!'' demişti. Kül kedisiydi Hasret… Ama bu hikayede ayakkabısını düşürdüğü an arkasından onu bulacak bir prens yoktu… Zaten ayağına giyecek bir ayakkabısı da yoktu. Ayağında yırtık ayakkabı ile koşturup duruyordu. Bir gün bu işkencenin sonunda hamile olduğunu öğrenmişti Hasret, Rıfat'a söylediğinde ise: ''Lanet olsun, bir boğaz daha girecek eve. Zaten kıt kanaat geçiniyoruz bir bu eksikti a.k'' demişti. Hasret hamileliğin son noktasına geldiğinde artık doğum için gün sayıyordu. Rıfat sonunda hastaneye götürmüştü genç kadını. Doğumun sonunda ise yanına gelen hemşire: ''Bebeği kaybettik'' Hasret'in dünyası başına yıkılmıştı o dakikada. 9 ay boyunca nefesini dahi bilmediği, karnında sadece kalp atışını elini koyduğunda karnından hissettiği bebeğinin daha kucağına almadan öldüğünü öğreniyordu. Daha ne ile sınanacaktı bu kadın… Hastaneyi korkunç bir çığlık kaplamıştı. Hasretin çığlığı hastaneyi yıkmaya yetmişti. Doktorların verdiği sakinleştirici ile duruyordu genç kadın. Bebeği için kendi elleri ile diktiği battaniyeyi aldı. Kokusu içine sinmemiş olan battaniyeyi kokluyordu genç kadın. Gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Ölüm içinden geçmiş ama hala yaşayan bir insandı Hasret. Eve geldiklerinde ise Rıfat’ın rahat tavrı Hasret’in gözüne hiç batmıyordu. Kaldı ki Hasret'in  Rıfat'ı görecek hali bile yoktu. Odasına geçti genç kadın. Kapıyı da kilitlemişti. Evladının battaniyesine sarıldı. Günlerce aç kaldı, susuz kaldı. Yaşarken ölmek için Allah'a o odada yalvarmıştı. Belki de ölüme hiç bu kadar yaklaşmamıştı. O an yavaşça ayağa kalktı, yüzü gözü şişmişti genç kadının. Lavabo ihtiyacı için kapıyı yavaşça açtı genç kadın. Uzun koridordan geçecekti. Ama o sırada Rıfat'ın sessizce telefonda konuşması ilişti kulağına: ''Anası öldü biliyor.'' Bu kelimelerle durdu Hasret… Rıfat, Hasret'in onu duymadığını sanarak devam ediyordu arkası dönük. Hasret ise son kelimesine takılmıştı aklının aldığı kadarıyla dinleyecekti bu telefonu. İçinden bir his de sanki onu dinle der gibiydi ve orada durmasını sağlıyordu tüm güçler. ''Beyim siz paranın geri kalanını yarın göndereceksiniz değil mi? Anlaştığımız gibi ben bebeği size sattım, siz de bana parayı vereceksiniz. Merak etmeyin beyim bela olmayız size. Zaten anası bebeği öldü biliyor. Siz parayı gönderin ben ağzımı tutmasını bilirim.'' Rıfat son sözlerden sonra karşı tarafın verdiği cevapla gülerek telefonu kapatmıştı. Arkasını gülerek döndüğünde ise Hasret’i gördü. ''Ne bakıyorsun lan sen!'' ''Sen kiminle konuştun?'' ''Sana ne hadi git yat sen. Karılıktan halin kalmamış midemi bulandırma şu halinle.'' ''Sen kiminle konuştun dedim!'' Sesi gür çıkmıştı o an Hasret’in. Belki de evladını öldü bildiği günden beridir ilk defa konuşmuştu ve belki de Rıfat ile evlendiği günden bu yana ilk defa bağırmıştı… ''Sana ne lan sana hesap mı vereceğim!'' ''Evladım ölmedi mi? Sen onu para karşılığında başkasına mı sattın?'' ''Eeee sıktın ha, s.ktir git yat. Akşam akşam dellendirme beni bebek ölmüş hala saçmalıyor kafayı yedi karı ya.'' ''Duydum seni evladımı sattın değil mi? Bir boğaz eksilsin diye sattın onu değil mi şerefsiz herif!'' ''Bana bak lan ağzını topla yoksa ben dağıtırsam toplanacak bir ağız bırakmam sana!'' ''Kime sattın lan çocuğumu?'' ''Sattım lan ne olacak? Zaten seni zor doyuruyorum birde o p.çi mi başıma bela edeyim? Zengin bir aileye kapak attı oğlun kızım. Senin gibi aç kalmayacak hayatını yaşayacak. Hadi şimdi s.ktir git başımdan uğraştırma beni kendinle.'' ''Benim oğlum mu oldu?'' ''Hee hee'' Hasret dişlerini sıktı o an. Ellerini sıktı. Evladının cinsiyetini bile şimdi öğreniyordu. Kimse tenezzül edip söylememişti bile. Kocası olacak adi adam onu hastaneye götürüp cinsiyetini öğrenme fırsatı bile sunmamıştı. Ve şimdi öldü sandığı evladının, oğlunun yaşadığını ve kocası tarafından zengin bir aileye satıldığını öğrenmişti… ''Nerede lan oğlum!'' Evet bu kez çığlıklar eşliğinde bağırmıştı Hasret… Rıfat o an ayağa kalkarak genç kadına tokat atmıştı. Kendini savunmayı bırakıp tek derdi oğlunun yerini öğrenmekti. Onca dayağa rağmen: ''Nerede oğlum?'' diyerek defalarca sormuştu. Tokatlar evin koridorunda yankı yapıyordu. Ağzından, burnundan kanlar geliyor; yüzü gözü şişiyordu. Her tokat ona ateş ediyordu. Yarasına bir yeni yara ekliyordu. Ama genç kadın pes etmiyordu, sanki her tokat darbesi sesinin daha gür çıkmasına neden oluyordu… ''Kime verdin oğlumu?'' Rıfat tekmesine tokatlarına devam ediyordu. Hasret artık son kısma gelmiş. Oğlunun yerini bu şekilde öğrenemeyecekti. Masada duran bıçağı bir hamlede çekip almıştı eline. Rıfat'a doğru tutarak: ''Oğlumu kime verdin şerefsiz? Söyle yoksa…'' ''Bak sen, kocaya bir de bıçak çekmek haa senin o kadar yüreğin var mı lan? Ne yapacaksın beni mi öldüreceksin?'' Rıfat kahkaha atarak Hasret'e yaklaşmaya devam ediyordu. ''Rıfat gelme üstüme söyle oğlum nerede?'' ''Söylemiyorum lan, hadi ne yapacaksan yap.'' ''Rıfat gelme!'' ''Öldürecek misin beni hadi.'' ''Gelme Rıfat!'' Rıfat kahkaha eşliğinde Hasret'in bu halini küçümser tavırla genç kadına yaklaşıyordu..Hasret gözlerini sıkıca yumdu. ''Gelme Allah'ın belası gelme!'' Genç kadın çığlığının eşliğinde Rıfat'ın karnına bıçağı saplamıştı. Gözlerini açtığında ise Rıfat'ın kocaman gözleri ile karşı karşıya kalmıştı. Rıfat'ın kötü kahkahası artık yoktu. Yavaşça yere yığılmıştı adam. Hasret olduğu yerde kalmıştı. Can çekişiyordu Rıfat yerde. Hasret o an unutmuştu her şeyi: ''Söyle Allah'ın belası söyle ne olur söyle oğlumu kime verdin?'' Rıfat ölüyordu kanlar artık ağzından çıkıyordu. ''Bir şey söyle ne olur… Beni oğluma kavuşturacak bir şey söyle şerefsiz herif!'' Rıfat 'ın ağzından kanlar akarak ''Ko.. kol... kolunda ... kolunda leke var'' Hasret Rıfat'ın son dediklerini tam olarak anlayamamıştı.. Son sözünü de söyledikten sonra Rıfat yerde ölmüştü… 5 YIL SONRA Hapishane koridorları ıssız ve soğuktu. Zemin her şekilde soğukluğunu yüzüne çarpıyordu insanın. Mutfak tarzı olan yerde tüpün üstünde duran çaydanlıktan iki bardak çay konuldu. Yaşlı kadın aldı eline iki çay bardağını ve masaya doğru geçti. ''Hasret hadi gel kızım, çay demini almış. Son günlerinde bir çay içelim.'' ''Geliyorum abla.'' Hasret hapisteydi evet. Abla yerine koyduğu Suzan vardı. Hapishanede herkes onu sahiplenmiş, kızı yerine koymuştu. Hele bir de hikayesini bilenler kendi kızından ayırt etmiyordu onu. Sahipleniyorlardı. ''Ya görüyor musun Hasret kız, ismin gibi koca 5 yılı devirdin dışarıya hasretlik bitiyor.'' ''Çok şükür abla.'' ''Planın ne şimdi? Çıkınca ne yapacaksın? Bana bak ben de senin arkandan bir haftaya tahliyeyim, sakın izimi kaybettiririm deme. Yerimi yurdumu biliyorsun yok öyle başka kapılar, direkt bana geliyorsun. Az biraz da dışarıda hasret giderelim. Bu karılar da kudursun.'' Kadınlar kendi aralarında gülmüştü Suzan'ın bu lafına. Hasret de güldü o an: ''Olur mu abla, kesinlikle yol kaybetmek yok. Sen hep ablam olarak kalacaksın.'' ''Aferin! Öyle ol. Oğlundan haber var mı?'' ''Yok abla. Ama bulacağım biliyorum. Kokusunu bile bilmediğim evladımın. Yaşadığını biliyorum ya o bile yeter.'' ''Ya o zengin aile vermezse?'' ''Ben bir bulayım da abla… Ne olur o zaman düşünelim. Belki vicdan sahibi insanlardır. Anne ile oğlunu ayırmazlar belki.'' ''Doğru dedin kız. İnşAllah şu kalbin gibi temiz insanlardır onlar da.'' ''Avukat Kadri amca sağ olsun çok destek oldu. Çok araştırdı ama bulamadı. Ama her şeye rağmen beni burada da komadı ya. Ben dışarı çıkınca oğlumu eninde  sonunda da bulurum.'' ''Ahh güzel kızım benim… Kaderin kötü yazılmış ama buna rağmen umudun sönmemiş…'' ''Bizi kader yıksa umut hep ayakta tutmuyor mu be abla... Umudumuz olmasa kaderin bize yazdığı bu hayatı nasıl sürdürürdük…'' ''Ne güzel dedin yavrum ya. Ben inanıyorum bulacaksın evladını. Ama sen yine de dikkat et. Keşke ikimiz aynı anda çıksaydık.. Gözüm arkada kalacak ben çıkana kadar.'' ''Merak etme abla, alıştım ben artık. Kadri amca da çok yardımcı oldu. Bizimkilere ne zaman tahliye olacağımı falan söylememiş. Korkma sen.'' ''Şerefsizler öğrenmesin. Nasıl bir aileyse…'' ** Tahliye günü  Hapishanenin o kapısı gürültü tonunda açılmıştı… Sanki ilk defa güneşi görmüş gibi gözlerini kıstı Hasret... Güneş sert bir şekilde çarpıyordu genç kadına… O 5 yıl Hasret'ten çok şey götürmüştü. 21 yaşında girdiği hapisten 26 yaşında çıkmıştı... Saçları uzamıştı. Kıvırcık bakımsız halleri, kocaman iri gözleri vardı.. Ve bu hali ile dünya güzeli biri sayılırdı. Masum bir güzelliği vardı Hasret'in. Gözlerini kısarak baktı karşıya. Kadri amcası, eşi Emine ile beraber ona gülerek bakıyordu. Hemen hızlı adımlarla ilerledi genç kız onlara. Emine Hanım’ın ve Kadri amcasının ellerini öptü. ''Neden zahmet ettiniz buralara kadar?'' ''Ne zahmeti güzel kızım… Hadi bin arabaya. Sana harika yemekler hazırladık. Hemen eve gidelim de karnını doyur.'' Emine Hanım ve Kadri Bey'in çocukları hiç olmamıştı. Hasret'i kendi evlatları yerine koymuşlardı. Babasının pisliğini bildiği için çok uğraşmıştı Hasret'i onun elinden kurtarmaya, ama Hasret her defasında bunu istememişti. Yine de ikili gönül koymayıp arada sırada gelen kızları yerine koymuşlardı Hasret'i. Yaşadığı kabusu ona unutturmak istiyorlardı her ikisi de... Hasret'e belki de bu yaşına kadar yemediği, görmediği yemekleri hazırlamıştı. Hasret de utana sıkıla yemişti o yemeklerden… Sonra hoş bir sohbet ardından sadede girilmişti: ''Ben nasıl bulacağım oğlumu Kadri amca?'' ''Kızım. En ufak bir ipucu dahi bırakmamışlar ortada… Rıfat'ın son konuşma telefon kaydından numarasını sordurdum ama yok. Numara yurtdışına kayıtlı çıktı. Bilgiler de gizli.'' ''Oğlumu yurt dışına mı götürdüler yoksa!'' ''Bilmiyoruz kızım. Ama merak etme umudumuzu kaybetmeden bulacağız evladını.'' ''Ya hastane?'' ''Kaydını yaptırmamışlar kızım. Ne senin adın geçiyor ne de çocuğun bilgileri geçiyor... Nasıl bir kumpas yapıldıysa hastane bile ayarlanmış. O günün kamera kayıtları dahi yok. Hastane  yönetimiyle konuşmama rağmen böyle bir hasta kaydı yokken bana dava açamazsınız dediler. Ben de elim kolum bağlandığı için hiçbir şey yapamadım.'' ''Oğlum yaşıyor… Yakınımda bir yerde biliyorum. Belki iğne deliğinde olacak. Samanlıkta çok zor aranacak. Samanların içinde belki de kaybolacak... Ama ne olursa olsun bulacağım evladımı. Yaşadığını duydum ya, bulacağım oğlumu…'' ''Biz de bu dönemde senin hep yanında olacağız güzel kızım.'' ''Allah razı olsun… Bana yaptığınız bu iyiliği ölene kadar unutmayacağım.'' ''Sen bizim kızımızsın, tabi ki evladımız için her şeyi yapacağız.'' ''Emine hanım…'' ''Hanım deme artık, sen çalışanımız değil kızımızsın. Ben sana kızım derken bana hala hanım demen zoruma gidiyor demedi deme bak.'' Masum bir tebessüm belirdi Hasret'in yüzünde. ''Emine anne…'' ** Sabahın ilk ışıkları yüzüne vurdu Hasret'in... 5 yıl sonra ilk defa güneşi evin penceresinden görebiliyordu. Üstelik demir parmaklıklar dahi yoktu... Kendisine çekidüzen vererek yataktan kalktı. Hemen salona geçip kahvaltı masasını hazırlamaya başladı. Aklında, Kadri amcasına ve Emine annesine daha fazla yük olmamak için hemen iş aramaya koyulmak vardı. Ne pahasına olursa olsun hayata karşı mücadelesine kaldığı yerden devam edecekti. Masayı donattığı zaman yaşlı çift de uykudan uyanıp ikisi de salona geçmişti.  Kısa bir tebessümlü konuşmanın ardından kahvaltı yapılıyordu: ''Kadri amca, bana evinizi açtınız. Unuttuğum aile sıcaklığını hep sizin sayenizde tattım. Ama sizlere daha fazla yük olmak istemiyorum.'' Emine hanım, Hasret'in elini tutarak ''Sakın bunları bir daha söyleyeyim deme. Sen bizim kızımızsın ve sen bize yük olmuyorsun. Aksine unuttuğumuz, bilmediğimiz çocuk özlemimizi bir nebze yok eden kızımızsın. Sakın bir daha duymayayım Hasret.'' ''Emine annem…'' Hasret Emine'nin elini tutup öpmüştü. ''Çok teşekkür ederim ben bu iyiliğinizi ölsem de unutmam emin olun. Ama oğlumu bulmak için bir an önce kendi hayatımı hazırlamam, düzenimi kurmam lazım.'' ''Ne işi yapacaksın ki kızım?'' Kadri amcası hemen araya girmişti. ''Bilmiyorum, sicil kağıdı istemeyen bir yer bulurum herhalde. Yoksa benim gibi bir hükümlüye kim neden iş versin ki…'' ''Sakın, benim güzel kızım umudunu hiç kaybetmeyecek. Bulacaksın biliyorum. Harika bir iş bulacaksın. Evladını da bulacaksın. Ben hissediyorum benim güzel kızım artık mutlu olacak'' ''Bak Emine annen hislerinde yanılmaz. Sen gönlünü rahat tut.'' ** Hasret, uzun bir iş aramasından sonra hiçbir yerde aradığı işi bulamamıştı... İstanbul'un Kız Kulesi manzaralı sahil kenarındaki banka yerleştirdi kendini. Umudu hala yüzüne çarpan güneş gibiydi. Bitmeyecekti bu umut... Onu 5 yıl boyunca içeride tutup bu zamana nefes aldırması da o umuttu. Bitmeyecek, tüketmeyecekti. Bugün bulamadıysa yarın. Yarın bulamazsa sonraki gün. Ama hiç vazgeçmeyecekti. Hasret'e o içeride geçirdiği 5 yıl asla vazgeçmemeyi öğretmişti. Genç kadın sahilde simidini yerken yanına oturan yaşlı adamı fark etti. Yaşlı adam elini kalbine doğru götürmüştü. Uzun bir yürüyüşün ardından, kalbinin sıkıştığını hissedebiliyordu. Nefesi yavaş yavaş sesli çıkıyordu. Fenalaşması yakındı. Hasret bunu fark ettiği an yaşlı adama baktı: ''İyi misiniz Beyefendi?'' ''İyi.. iyii.. İyi değilim'' diye bilmişti. Hasret büyük bir panikle yaşlı adama yardımcı olmaya çalışıyordu. ''Ambulansı ara!'' Hasret o panikle ne yapacağını dahi bilmiyordu. Cebinde telefonu dahi yokken neyle arayacağını düşündü. Etrafta doğru düzgün kimse yoktu. Orada olanlara bakıyordu ama olanlar da görmezlikten gelerek yoluna devam ediyordu. Yaşlı adam cebinden telefonunu çıkarttı. ''Ara.'' ''Kimi?'' ''Oğlumu…'' Yaşlı adam kullandığı son sözden sonra banka yığılmıştı. Hasret ise eline aldığı telefonda kilit deseni gördüğü an beyninden vurulmuşa dönmüştü. Yanında fenalaşan yaşlı bir adam vardı ve o ne yapacağını bilmiyordu. Aklına tek seçenek ambulans kalmıştı… ''Lütfen yardım edin!'' ** Süngerli bir hayattı yaşadığımız hikaye... Sıkıldığında damlatan. Bıraktığında duran. Ele aldığında ağırlaşan... Aslında uzaktan da bir hiçti... Süngerdi bu hayat… Hem hiçbir işe yaramayan hem de çok işe yarayan… Yaşlı adamı sedye ile acile almışlardı. Bir elinde cüzdanı öteki elinde ise telefonu vardı. Hasret’in bir elinde son model Iphone olan telefon, öteki elinde cüzdan vardı ve bu cüzdan ise içinin ne kadar dolu olduğu kabarık oluşundan ve ağırlığından belliydi… Hasret kapıda bekledi. İçeriden çıkan doktor: ''İçerideki amcanın durumu nasıl Doktor Bey?'' ''Nesi oluyorsunuz?'' ''Ben... Yani... Kimsesi değilim... Yolda rahatsızlandı onunla beraber geldim. Kötü değil mi durumu?'' ''Kalp spazmı geçirmiş. Bu yüzden anjiyo yapacağız. Damar tıkanıklığı var. Şu an için ciddi bir durum yok ama siz yakınlarına haber verirseniz sevinirim.'' ''Yani elimde özel eşyaları var yalnız ben kullanmasını bilmiyorum bu telefonu. Bir de kilitli.'' ''Hay Allah, siz kimliğini sekretere verin en azından girişi yapılsın. Artık telefonu da çalarsa ona göre cevap verirsiniz.'' ''Haklısınız bu daha mantıklı en azından.'' Sekreter kısmına geçerek giriş kaydını yaptırmıştı Hasret. Bu sırada telefonu çalıyordu yaşlı adamın. Hasret derin bir nefes çekti ekrana baktı. ''Oğlum'' yazıyordu ekran yüzünde: ''Baba neredesin?'' Ses tonu oldukça sert ama bir o kadar da yumuşak olan bu sese cevap verdi Hasret: ''Alo... Merhaba.'' Sanki ilk defa telefon konuşması yapıyordu. Ürkek bir ceylandan farkı yoktu. Derin bir nefes aldı. Tam devam edecekken, karşı tarafın ani çıkışı ile şok olmuştu: ''Sen kimsin?'' ''Ben…'' ''Kimsin sen dedim!'' Bu uyarıcı ses tonu ürkütmüştü Hasret'i. Genç kadın yutkundu: ''Babanız yolda rahatsızlandı… Ben de…'' Daha kendi sözlerine devam edemeden karşı tarafın ani sözleri, sert ses tonu onu korkutmaya başlamıştı… ''Hemen adresi söyle!'' ''Beşiktaş yakınında devlet hastanesi.'' Hasret devam edemiyordu konuşmasına. Karşı tarafın soruları kısa, bir o kadar da sertti. Genç kadın korkmuştu bu ses tonundan. Hastane ismini söyleyeceği an yüzüne telefon kapanmıştı çoktan. Ne olduğuna anlam veremiyordu. Ama yine de karşı taraftaki adamın, babası için paniklediğini düşünerek avuttu kendini. ''Ben gitsem iyi olacak galiba…'' Dedi kendi kendine konuşarak. Sekreter kısmına geçti. ''Pardon, ben bu özel eşyaları kime verebilirim? Biraz önce bir hasta getirdim yolda fenalaştı da. Onun eşyaları da bana verilmişti. Sanırım birazdan ailesi burada olur. Size teslim etsem geldikleri zaman verseniz olur mu?'' ''Normalde böyle bir sorumluluğu kabul etmiyoruz ama yine de şu kağıda adınızı, soy adınızı, numaranızı yazarsınız. Ben de o şekilde kabul edebilirim. En azından hastanın yakını gelmezse size tekrar bildirebiliriz.'' ''Tamam.'' Hasret not kağıdını eline alıp yazmaya başladı. ''Hasret Demir 05.. ... .. .. '' ''Ben şöyle teslim edeyim size.'' ''Tamamdır.'' Hasret elindeki özel eşyaları sekretere vererek yavaşça odaya doğru baktı. İçerideki yaşlı adamı da bir bakıma merak ediyordu ama. Yine de Kadri amcasının onu merak edeceğini düşündüğü için hemen koridora doğru yavaş adımlarla yürümeye devam etti. Arabasından hızlı bir şekilde inen genç adam hastane kapısından içeri hızla giriş yapmıştı. Uzun boyu, kumral teni ve giydiği takım elbisesi karizmasını her şekilde gösteriyordu. Her kadının başını çevirip tekrar bakabileceği bir adamdı o. Yanında iki korumasıyla devam ediyordu adımlarına. Tam koridordan dönerken yanından geçen kadına omzu çarpmıştı. Özür dileme tenezzülünde dahi bulunmayan genç adam yoluna devam ederken arkasında bıraktığı kadın ise Hasret’ti. Hasret omuzuna çarpan adama öylece bakakaldı. Omzu acımıştı ama adamın karanlık tarafı da onun ürkmesine neden olmuştu. Yoluna devam etmişti Hasret. Kapıdan çıkıp: '’İnşallah iyi olursun bey amca…'' ** ''Babam nerede?'' Savaş sert sözlerine devam ediyordu. Dişini sıkarak doktora bakıyordu. ** ''Öyle işte, özel eşyalarını da bıraktım sekretere. Yani arayan olursa senin numaranı verdim Kadri amca.'' ''İyi yapmışsın kızım. Bak ne diyeceğim. Emine'nin eski bir telefonu vardı. Yarın ona sim kart alalım da sen de onu kullan. Bugün çok merak ettik seni.'' ''Gerek yok Kadri amca.'' ''Kızım gerek olmaz mı hiç. Keşke sabah aklımıza gelseydi, tühh... İyi düşündün de Kadir Bey geç düşündün.'' Onların bu tatlı atışmalarına gülüp geçmişti Hasret… ** ''Babam iyi Eylül. Sakin ol artık. Yarın çıkartacaklar zaten.'' Savaş telefonu kapatıp, kardeşinin eşi Selçuk'a bakmıştı. ''Aklı kaldı burada.’' ''Gelmemesi iyi oldu.'' dedi Savaş. ''Kim getirmiş ki babamı Savaş?'' ''Bir bilsem, zaten babamın telefonu da kapalı. Adamın cüzdanına, telefonuna konmuş. Sözde iyilik yapan şeytanın biri.'' Selçuk cebinden çıkarttığı telefonu ve cüzdanı Savaş'a göstermişti. ''Oda numarasını öğrenirken, sekreterlikteki kadın verdi. Babamı her kim buraya getirdiyse emanet olarak oraya teslim etmiş.'' Savaş bu durum karşısında şaşkınlığını korusa da belli etmemekten yanaydı. Hem yakın arkadaştılar hem de kardeşinin eşiydi Selçuk. Selçuk da esmer, Savaş'ın boylarında yakışıklı bir adamdı. Savaş kadar dikkat etmese de o da her zaman şık ama spor giyinirdi. ''İçi dolu mu bari? Beşiktaş’ta o kadar hastane varken, seçim hareketi devlet hastanesi olan bir kadın için içi dolu bir cüzdan beklemiyorum.'' ''Biraz fazla ön yargılısın Savaş... Ayrıca da merak ediyorsan evet içi dolu. Kartların da hepsi burada. Yani bu kişi her kimse, gerçekten insanlık için yapmış, çıkarını düşünmeden. İnsanlık görevini yerine getirmiş.'' Savaş o an gamzesini gösterdi. Maviye çalan derin gözleri ile baktı yakın arkadaşına: ''Fazla iyi niyetlisin damat efendi. Babamın kim olduğunu bilmediğinden kaynaklanıyordur. Emin ol bizim kim olduğumuzu bilseydi çoktan burada olurdu. Kesin o paraya da bakmıştır emekli maaşı sanıp belki de acımıştır.'' Selçuk o an gülümsedi arkadaşına: ''Artık şu içindeki nefreti bir kenara bıraksan da insanların gerçekten de yardım etmek için uğraştığını anlasan…'' ''Bak buraya yazıyorum. Yarın buraya gelecek, bizim kim olduğumuzu anladığı an çıkarını düşünüp hemen yardım isteyecek. Sakın o kadınla beni muhatap edeyim deme sen uğraş. Böyle düşük seviyede insanlarla uğraşmak istemiyorum. Midemi bulandırıyorlar.'' ''Belki de babanı merak ettiği için gelecek nereden biliyorsun ki?'' Savaş yine gamzesini barındırdı yüzünde. ''Selçuk, artık şu iyi niyetini unutsan diyorum… Kimse çıkarı olmadan kimseye yardımcı olmaz. Bir gün dediğime geleceksin. O zaman yanıldığını gördüğümde mutlu olacağım dostum.'' ''Dikkat et de bozulan sen olma dostum.'' ** Hasret bulaşıkları yıkadıktan sonra çay hazırlamıştı. Kadri Bey ve Emine Hanım’a tepsiyi tutmuş ama kendisine almamıştı o çaydan. Emine Hanım araya girerek: ''Sen neden içmiyorsun kızım?'' ''Ya aklım şu yaşlı amcada kaldı. Acaba iyi midir?'' ''Sen de haklısın.'' ''Hastaneyi arasak mı acaba?'' ''Bilgi vermezler ki kızım. Hastane prosedürü olarak dışarı bilgi vermezler'' diyebildi üzüntüsünü belli ederek Kadri Bey. ''Tüh ya.'' ''Sen yarın bir uğra istersen. Ama önce şu hattını halledelim. Bir şey öğrenirsen bize de söylersin en azından.'' ''Tamam Emine anne.'' ** Hasret Emine annesi sayesinde hem telefona hem de numarasına kavuşmuştu. İlk başta da Kadri amcasını Emine annesi kayıt etti. Sonrasında hapishane dostu Suzan'ı eklemişti. Onun da çıkacağı güne az kalmıştı. Hasret bütün işlerini halledince yolunun üstündeki hastaneye gitmişti. Sekreterya bölümüne geçip dün sohbet ettiği kızı gördü. ''Merhaba hatırladınız mı beni?'' ''Aaa evet hatırladım. Verdim bu arada damadına eşyalarını. Yalnız sizin numaranızı da kaybettim. Uçup gitmiş kağıt bulamadım bir türlü. Beyefendi çok istedi size ulaşmak ama…'' ''Problem değil. Amcanın durumu nasıl siz biliyor musunuz?'' ''Kendisi bu sabah normal odaya alındı. Üst katta. Gidip görebilirsiniz isterseniz.'' ''Tamam. İyi çalışmalar.'' ‘’Teşekkür ederim.’’ Oda numarasını öğrenip üst kata çıkmıştı Hasret. Odaların numaralarına bakarak geçti hepsine. Sonunda bir odanın önüne geçmişti. Kapının önünde duran adamlar dikkatini çekti. Adamlar Hasret'e bakarken kapı da açıktı. Adamlardan birisi ''Ne istiyorsunuz?'' ''Şey… İçerideki amcanın durumu nasıl onu soracaktım.'' ''Siz kimsiniz?'' İçeriden yaşlı adamın sesi korumalara doğruydu. ''Çocuklar izin verin gelsin.'' Hasret kapıyı açarak içeri girmişti. Dün kötü görünen adamı bugün dinç olarak karşısında görünce bir bakıma mutlu olmuştu. ''Geçmiş olsun.'' dedi başını eğerek. Çekiniyordu genç kadın. Yaşlı adam tonton haliyle gülümsedi bu kadına. ''Demek beni hastaneye sen getirdin ha?'' ''Evet, nasıl oldunuz? Çok geçmiş olsun.'' ''Vallahi turp gibiyim.'' Yaşlı adamın şen hali Hasret'in gülmesine sebep olmuştu. Hem iyi hem de bu kadar dinç olduğunu bilmek mutlu etmişti genç kadını. ''İyi olmanıza çok sevindim. Aklım sizde kalmıştı.'' ''İsmin ne bakayım senin kızım?'' ''Hasret efendim.'' ''Okuyor musun?'' ''Yok.'' ''Çalışıyorsun o halde. İşe mi gidiyorsun?'' Hasret bu zor soru karşısında başını eğmişti. ''Ben.. sizin vaktinizi çok almayayım, bol bol dinlenin lütfen... Tekrar geçmiş olsun.'' ''Dur kızım nereye böyle?'' ** Savaş ve Selçuk sabaha kadar uykusuz kalmıştı. Hastanenin kafeteryasında birer kahve yudumlayarak iş konuşmaya başlamıştı. Savaş uykusuzluğa alışkındı ama Selçuk onun kadar dinç görünmüyordu. Gözlerini ovuyor, uyku sersemliğini yok etmeye çalışıyordu. ''İhale için gerekli ön çalışmalar yapıldı mı? Teklifi iyi sunarsak bu ihale de bizim olacak.'' ''Savaş, adamlar baya bir tehlikeli. Dikkat etmeliyiz.'' ''Bir b.k yapamazlar. Çok gördük bunlar gibisinden... Bu arada Eylül hala rüya görüyor mu?'' Savaş'ın bu sorusu karşısında soğuk bir terk akıttı Selçuk. ''Bu nereden çıktı?'' ''Oğlum, Can doğduğundan beridir bir gariplik oluştu kızda. Bak, diyorum iyi bir psikolog ayarlayalım diye kabul de etmiyorsunuz. Ne olacak bu kızın hali? Geçen bizde kaldığında yine rüya gördü. Ne görüyor bu kız rüyasında bir anlasam…'' ''Abi Eylül'ü biliyorsun işte. Takınca tam takıyor. Can'ın da doğumu zor oldu biliyorsun. Kaybetme korkusundan ötürü hala içinde o korkuyla duruyor.'' ''İyi de oğlum 5 yıl oldu. Bir insan 5 yılda kendisini toparlayamıyor mu?'' ''Kardeşini benden daha iyi tanıyorsun Savaş. Eylül işte.'' ''Biliyorum biliyorum da bir türlü anlayamıyorum. Neyse hadi odaya çıkalım. Adam inadından kaldı ya bu hastanede.'' ''Sizin ailede genetik inatlık.'' İki adam da birbirlerine gülerek kalkmıştı sandalyeden… ** ''Benim gerçekten de gitmem gerekiyor. Size çok geçmiş olsun.'' ''Senin işin var mı?'' ''Ben…'' Masada duran kartvizitlerinden birisini alarak Hasret’e uzatmıştı İhsan Bey. ''Al şu kartı. Benim adım İhsan. Neye ihtiyacın olursa hemen beni arıyorsun anlaştık mı Hasret?'' ''Ben bunu çıkar için değil… İnsanlık görevim için yaptım İhsan Bey. Benim yerimde kim olsa aynı şeyi yapardı.'' ''Nerede peki? Neden sadece sen buradasın? Öteki insanlık görevini yerine getirecek olanlar unuttu mu gelmeyi?'' Hasret o an bakmıştı adamın gece karası gözlerine. Haklıydı, o gün yaşlı adam yanında fenalaştığında kimse yardıma gelmemişti. Orada kendisi olmasa ne olurdu diye düşündü genç kadın. Ama düşüncesine ara verip yaşlı adama tekrar baktı. ''Ben gideyim.'' ''Önce kartı al, sonra neye ihtiyacın olursa beni buluyorsun anladın mı?'' ''Ben…'' ''Tamam. Artık anlaştığımızı düşünüyorum Hasret.'' Hasret kartviziti de alarak odadan çıkmıştı. Asansöre geldiğinde düğmeye baştı genç kadın. İki asansör vardı ikisi de yan yan yanaydı ve iki asansör de aynı anda açılmıştı. Sol taraftan Savaş ve Selçuk inerken sağ tarafta açılan asansöre de Hasret binmişti… Ve ikili birbirlerini görememişti bile...

editor-pick
Dreame-Editörün seçtikleri

bc

TUTKUYA TUTSAK (+18)

read
42.4K
bc

A D A M

read
4.7K
bc

Genç Polisler

read
2.1K
bc

Patika

read
14.0K
bc

CEHENNEM ÇUKURU

read
8.6K
bc

Kara Kutu

read
7.1K
bc

Ajan Akademisi 2 / Kara Liste

read
3.1K

Uygulamayı indirmek için tara

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook