Fatih bir anda kendisini bambaşka bir yerde buldu. Çevresi yıkılmış binalarla, yerle bir olmuş sokaklarla çevriliydi. Gri beton yığınları arasında ince bir toz tabakası havada süzülüyor, güneşin solgun ışığı bile bu yoğun sisin içinden zar zor süzülüyordu. Kulaklarında yankılanan sesler, önce belli belirsiz bir uğultu gibiydi, sonra giderek netleşmeye başladı.
**"Yardım edin! Biz buradayız! Lütfen, biri bizi duysun!"**
Bu çığlıklar, acının ve çaresizliğin yankıları gibi göğsüne çarpıyordu. Fatih’in nefesi hızlandı, kalbi deli gibi atıyordu. Gözleri etrafa hızla bakınırken, enkazın altından çıkan elleri fark etti. Kimisi ince ve narin, kimisi büyük ve güçlüydü; ama hepsi aynı umutsuzlukla yukarıya uzanıyordu. Çoğu kan içindeydi, tozla kaplanmış, yaralarla doluydu. Fatih’in vücudu istemsizce titremeye başladı. Kendi ellerine baktığında, avuç içlerinin ter içinde olduğunu fark etti.
Sonra…
Kalabalığın ortasında, gri enkazın tam ortasında, sallanan eski bir sandalyede oturan küçük bir kız çocuğunu gördü. **Sapsarı saçları**, güneş ışığının vurduğu altın teller gibi parlıyordu. **Mavi gözleri**, derin bir okyanus gibi hem masumiyet hem de umutsuzluk taşıyordu. Üzerindeki beyaz elbise toz içindeydi, dizlerinde hafif yırtıklar vardı. Küçük parmaklarını ileri doğru uzattı ve kısık, neredeyse fısıltı gibi bir sesle seslendi:
**"Beni kurtarır mısın, Fatih amca?"**
Fatih’in nefesi kesildi. Adını biliyordu. Onu tanıyor gibi bakıyordu. Ama bu mümkün değildi… **Bu nasıl olabilirdi?**
Tam ona doğru koşacakken, her şey bir anda bulanıklaştı. Sesler boğuk bir yankıya dönüştü, görüntü dalgalandı ve parçalandı. Fatih’in vücudu sarsıldı ve gözlerini açtı.
Ayla, başucunda endişeyle ona bakıyordu. **Yüzü korkuyla gölgelenmişti.**
"Fatih!" diye seslendi, sesi hafif titriyordu. "Kabus görüyordun… Birden titremeye başladın, yüzün bembeyaz oldu. Beni de korkutmaya başladın! Kalk hadi…"
Fatih, alnından süzülen ter damlalarını silmeye fırsat bulamadan, hızla Ayla’ya sarıldı. **Vücudu hala titriyordu, kalbi çılgınca atıyordu.** Gördüğü şeyin sadece bir rüya olup olmadığından emin değildi artık. Nefesleri düzensizdi, gözleri boşluğa dalmıştı.
"Onları kurtarmamız gerekiyor, Ayla," dedi, sesi çatallanıyordu. "Çocuklar için bunu yapmalıyız… En hızlı şekilde… Rüyamda gördüğüm kız… **Sarı saçlı, mavi gözlü… Benden yardım istedi.** Belki de gerçekten bizi bekliyordur.**"
Ayla’nın yüzü aniden dondu. Gözleri büyüdü, vücudu istemsizce gerildi.
Fatih, Ayla'nın bu tepkisine anlam veremedi. Ancak birkaç saniye sonra Ayla’nın dudakları hafifçe aralandı ve titreyen sesi duyuldu:
"İki gün önce… Ben de onu rüyamda gördüm, Fatih."
Fatih’in gözleri kocaman açıldı.
**Bu bir rastlantı olamazdı.**
**Gün doğarken…**
Hava henüz tam olarak aydınlanmamıştı. Gökyüzü grimsi bir tonla kaplıydı, ufuk çizgisinde beliren solgun turuncu ışık, yeni bir günün habercisiydi. Kuş cıvıltıları henüz başlamamış, sabahın o serin ve sessiz atmosferi, evin içinde belli belirsiz bir gerginlikle dolmuştu.
Fatih ve Ayla, gözleri uykusuzluktan kızarmış bir halde mutfak masasının başına oturmuşlardı. Önlerindeki kahve bardaklarından yükselen incecik duman, içlerini biraz olsun ısıtmaya çalışıyordu. **Kahve, yorgunluklarını almasa da en azından bedenlerine biraz enerji verebilirdi.**
Fatih, cebinden telefonunu çıkardı. Ellerinin hafifçe titrediğini fark etti ama bu yorgunluktan mı yoksa az sonra yaşanacaklardan mı kaynaklanıyordu, emin değildi. **Derin bir nefes aldı, ardından MİT görevlisinin numarasını tuşladı.** Telefonun çaldığı her saniye ona daha da uzun geliyordu. Sonunda karşıdan tok bir ses duyuldu.
— **"Buyurun Fatih Bey."**
Fatih gözlerini kapadı, düşüncelerini toparladı ve kararlı bir sesle konuştu:
— **"Bizi en kısa sürede buradan alın."**
Karşı taraf hiç tereddüt etmeden yanıtladı.
— **"Yarım saat içinde oradan çıkmış olacaksınız."**
Fatih telefonu kapattı ve gözlerini Ayla’ya çevirdi. Kadının gözaltlarında yorgunluktan oluşmuş hafif mor halkalar vardı ama buna rağmen hala güzel ve kendinden emin görünüyordu. Ayla ise ona bakar bakmaz hemen kaşlarını kaldırdı.
— **"Louisi utandırmak istemem. Çocuğun hazır olması lazım."**
Sesi yumuşaktı ama içinde belli belirsiz bir tedirginlik de vardı. Yorgun bedenine rağmen kendini toparladı, ağır ve tembel adımlarla ayağa kalktı. **Paytak bir yürüyüşle, sanki hala uyanamamış gibi çocuğun odasına doğru ilerledi.**
Kapıyı açtığında Louisi’yi battaniyesine sarılmış halde buldu. Küçük çocuk hala uykudaydı. **Solukları düzenliydi, yüzü huzurla kaplıydı.** Ancak Ayla, onun içinde sakladığı derin yaraları, geçmişinin gölgelerini biliyordu. İçinde tuhaf bir duygu yükseldi. **Ona gerçekten güvenli bir hayat sunabilecekler miydi?**
Yavaşça eğildi ve tatlı bir sesle fısıldadı:
— **"Hadi uyan bakalım küçük prens, gitme vakti."**
Louisi gözlerini açtı, uykulu bir ifadeyle ona baktı. Önce neler olduğunu anlayamadı, sonra Fatih’in kapı eşiğinde durduğunu görünce uykusunu açmaya çalıştı. **Ayla, çocuğun bavulunu hazırlarken Fatih de onu kollarına aldı, küçük bedeni sıcacık ve hafifti.**
Tam yarım saat sonra, evin önünde siyah zırhlı bir araç durdu. **Motoru güçlü bir kükreme ile sustu, camları koyu renkli ve kalındı.** Kapısı açıldığında içeriden iri yapılı bir adam indi. **Askeri disiplinle yürüyordu.** **Üniforması kusursuz, bakışları sertti.** Ama aynı zamanda içinde bir samimiyet ve güven hissi de vardı.
— **"Merhaba,"** dedi tok ve kararlı bir sesle. **"Ben Yüzbaşı Mustafa Şimşek. Size yardımcı olacağım. Gideceğimiz yer sizin için en güvenli bölge olacak. Ancak lütfen telefonlarınızı teslim etmenizi rica ediyorum."**
Fatih hiç tereddüt etmeden cebinden telefonunu çıkardı ve Yüzbaşı’ya uzattı. **Kararlıydı, olayın ciddiyetinin farkındaydı.** Ama Ayla...
Ayla gözlerini devirdi, yüzüne hafif bir çocukça hüzün yerleşti. Birkaç saniye tereddüt ettikten sonra kollarını göğsünde bağladı ve dudaklarını büzdü.
— **"Ama ben i********:'da takılmak istiyorum!"** dedi şikayetçi bir ifadeyle. **"Arkadaşlarımın hikayelerine ateşli emoji koyup ‘Çok güzelsin kaltak’ diyerek yorum yapmam lazım!"**
Yüzbaşı Mustafa önce birkaç saniye sessiz kaldı, sonra kahkahasını bastıramadı. **Ciddi ve disiplinli duruşuna rağmen, Ayla’nın bu çıkışı onu bile gülümsetmişti.**
— **"Çok şakacısın Ayla, ama lütfen telefonunu ver,"** dedi elini uzatarak.
Ayla gözlerini devirdi, **iç geçirerek** telefonunu cebinden çıkardı ve suratını buruşturarak uzattı.
— **"Uff, tamam işte!"** dedi sitemkar bir şekilde.
Fatih, Ayla’nın bu hallerine alışkındı ama bu sefer bile kaşlarını kaldırıp gülmemek için kendini zor tuttu. Louisi ise olup biteni anlamaya çalışarak şaşkınlıkla ikisini izliyordu.
**Yüzbaşı Mustafa telefonları aldı, ardından zırhlı aracın kapısını açarak onlara eliyle içeri girmelerini işaret etti.**
— **"Artık yola çıkıyoruz. Hazır mısınız?"**
**GİZLİ MERKEZE YOLCULUK**
İki saat süren yolculuk boyunca, zırhlı aracın içi sessizlikle doluydu. Araç, içindeki güçlü motorun homurtusu dışında neredeyse hiç ses çıkarmıyordu. **Dışarısı tamamen karanlığa bürünmüştü.** Camlardan görünen manzara sürekli değişiyor, bazen sık ormanlık alanlar bazen ise yüksek kayalıklar beliriyordu. **Fatih ve Ayla, nereye götürüldüklerini bilmiyorlardı, ama içlerinde tuhaf bir huzursuzluk vardı.**
Louisi, Ayla’nın kucağında sessizce oturuyordu. **Çocuğun küçük parmakları Ayla’nın koluna hafifçe tutunmuştu.** Gözleri kapanıyor, sonra yeniden açılıyordu ama uykuya direnmeye çalışıyordu. Fatih ise ellerini dizlerine koymuş, yol boyunca derin düşüncelere dalmıştı. **Önlerinde belirsiz bir görev duruyordu ve bu sadece onların değil, birçok masum insanın hayatını etkileyecek bir karardı.**
Yaklaşık iki saat süren yolculuğun ardından araç aniden durdu. **Birkaç saniyelik sessizlikten sonra, aracın kapısı otomatik olarak açıldı ve yüzbaşı Mustafa eliyle dışarıyı işaret etti.**
— **"Geldik. Hoş geldiniz."**
Fatih ve Ayla, araçtan iner inmez bulundukları yerin **yer altına inşa edilmiş bir tesis olduğunu fark ettiler.** Giriş kapısı, devasa metal bir kapaktı ve ağır mekanizmalarla donatılmıştı. **Duvarlar kalın betondan yapılmış, her yeri gözetleyen güvenlik kameraları ve silahlı askerler bulunuyordu.** İçeri girdiklerinde, yüksek tavanlı geniş bir koridorda ilerlediler. **Koridorun duvarları metalik gri renkteydi, yer yer kırmızı ışıklarla aydınlatılmıştı.**
**GİZLİ TESİS**
Fatih, gözlerini etrafında gezdirirken **burasının bir laboratuvar mı, yoksa askeri bir komuta merkezi mi olduğunu kestiremiyordu.** Teknolojik cihazlar, güvenlik kapıları ve her köşede nöbet tutan askerler buranın kesinlikle sıradan bir yer olmadığını gösteriyordu.
— **"Burası tam olarak nedir?"** diye sordu Ayla, merakı sesine yansıyordu.
Yüzbaşı Mustafa, onları büyük bir kapının önüne getirdi ve hafif bir gülümsemeyle yanıtladı:
— **"Burası devletin en gizli merkezlerinden biri. Çok az insan buranın yerini biliyor ve siz artık buradasınız."**
Kapı otomatik olarak açıldığında, içeride geniş ve lüks bir yaşam alanı vardı. **Burası, sıkıcı ve soğuk bir askeri üs gibi değildi.** Aksine, içinde büyük bir yatak, geniş bir oturma alanı, modern mobilyalar ve duvardaki dijital ekranlarla oldukça konforlu bir ortam hazırlanmıştı. **Sanki bir otel odasını andırıyordu ama dışarıdan gelen metalik havadan dolayı yine de garip bir atmosferi vardı.**
— **"Burada dinlenin,"** dedi Yüzbaşı Mustafa. **"Biliyorum, uzun ve yorucu bir gün geçirdiniz. Uyuyun, dinlenin. Size ihtiyacımız olduğunda gelip sizi uyandıracağız. O zaman insanları kurtarmak için planımızı detaylıca açıklayacağız."**
Fatih ve Ayla, uzun zamandır ilk defa böyle konforlu bir odada olduklarını fark ettiler. **Ama burası bir otel değil, bir savaşın içinde olduklarını biliyorlardı.** Yine de şu anlık dinlenmekten başka seçenekleri yoktu.
Ayla, Louisi’yi yatağa yatırırken **çocuğun huzurla gözlerini kapatmasını izledi.** Fatih ise hala penceresiz duvarlara bakıyor, bu merkezin ne kadar derinlere inşa edildiğini düşünüyordu. **Onları burada neler bekliyordu? Gerçekten düşündükleri gibi insanları kurtarabilecekler miydi?**