Dünya Barışı

1285 Kelimeler
Uluslararası Kriz Masasında Gerilim Doruğa Çıkıyor Toplantı salonunda tansiyon giderek yükseliyordu. Burası, dünya liderlerinin acil krizleri görüşmek üzere toplandığı, en üst düzey güvenlik önlemlerinin alındığı bir odadan ibaret değildi artık. Bu oda, insanlık tarihinin en kritik anlarından birine tanıklık etmek üzereydi. Büyük yuvarlak masanın etrafında, her biri farklı bir ülkeyi temsil eden diplomatlar oturuyordu. Amerikan elçisi, gergin bir ifadeyle yerinde hafifçe ileri geri sallanıyor, Fransız elçisi gözlüğünü çıkarıp mendiliyle silerken gözlerini kısarak Mustafa Yüzbaşı’ya bakıyordu. Çin temsilcisi, kollarını göğsünde kavuşturmuş, başını yana eğmiş, adeta olayın ciddiyetini tartmaya çalışıyordu. Rus temsilcisi ise şüpheci bir ifadeyle parmaklarını masaya hafifçe vurarak düşünüyordu. Mustafa Yüzbaşı, geniş omuzlarını geriye atıp dik bir duruş sergileyerek, salonun ortasında dimdik duruyordu. Bakışları sertti, sesi otoriter ve netti. “Beyler, sakın kimseyle oyun oynamayın,” dedi ağır bir ses tonuyla. Odadaki herkes bir anlığına duraksadı. Gözler ona dikildi. “Eğer çiftimizi kızdırırsanız ve ben tek bir komut verirsem… Duyan herkesi ele geçiririz.” Bu sözler havada yankılandı. Alman temsilcisi sandalyede hafifçe geriye yaslandı, gözleri büyümüş, kalemi elinden düşmek üzereydi. Japon temsilcisi başını hızla çevirip yanındaki yardımcısına baktı. İngiliz elçisi ise kaşlarını çatıp hafifçe boğazını temizledi. “Ve bunu kimse engelleyemez.” Mustafa Yüzbaşı gözlerini masadaki temsilciler üzerinde tek tek gezdirdi. “Sizce biz bu gücümüzü dünyaya hükmetmek için mi kullanıyoruz? Elinizde bulunan nükleer bombalar var, ancak şu an o bombalar bile kimin üzerine çevrileceğini şaşırmış durumda.” Odadaki atmosfer ağırlaştı. Hiç kimse konuşmaya cesaret edemiyordu. Gergin bir sessizlik oluştu. “Türkiye, dünyanın dengesini bozmak istemiyor. Bizim tek derdimiz, her insanın özgür yaşaması. Eğer şimdi müdahale etmezsek, Hindistan’daki felaket yalnızca orada kalmayacak, tüm dünyaya yayılacak. Ve siz bu krizin ortasında kalacaksınız.” Sözler odanın içinde yankılanırken, bir anlığına tüm temsilciler birbirlerine baktılar. İçlerinden bazıları fısıldaşarak bir şeyler tartışmaya başladı. Mustafa Yüzbaşı, onların konuşmalarını soğukkanlılıkla izledi, ardından bir adım öne çıktı ve sözlerine devam etti. “Bakın, bizler şov yapmak için burada değiliz.” Masadakiler irkildi. “Bu kriz planını size açıklıyoruz çünkü amacımız insanlığı kurtarmak. Virüs yayıldığında ne yapacaksınız? Hindistan’ı tamamen yakmayı mı planlıyorsunuz? Nükleer bombalarınızı kullanarak milyonlarca insanı yok etmek mi çözümünüz? Eğer öyleyse, sizinle aynı masada bulunmamız bile zaman kaybı.” Bu sözlerin ardından Amerikan elçisi yumruğunu sıktı, ancak konuşmadan önce bir an duraksadı. Kendisini sakinleştirmeye çalışarak sordu: “Peki, size nasıl güveneceğiz?” Mustafa Yüzbaşı başını yana eğdi ve hafifçe gülümsedi. Ancak bu gülümsemenin altında sert bir gerçek yatıyordu. “Biz? Gücü kötüye kullanmak mı? Bizi sizler gibi mi sanıyorsunuz?” Sonra bir elini kaldırarak Fatih’i, Ayla’yı ve Louis’i gösterdi. “Aslında aile bunlar. Onları biz buraya getirmedik. Onlar geldiler. Neden mi? IŞİD’in elindeki çocukları, kadınları kurtarmak için buradaydılar. O zaman hiçbiriniz burada değildiniz. O zaman hiç kimse ‘Bu insanlar için ne yapabiliriz?’ diye sormadı. Biz onlardan yardım istedik. Çünkü biliyorduk ki, onlar insanlara zarar vermek için değil, onları kurtarmak için buradalar.” Bu sözler salondaki havayı bir anda değiştirdi. Japon temsilcisi gözlerini kısmış düşünüyordu. Alman elçisi başını önüne eğdi. Fransız temsilcisi hafifçe başını sallayarak yardımcısıyla göz göze geldi. Mustafa Yüzbaşı konuşmasına devam etti: “Normalde böyle bir planımız yoktu. Ama durum çok kötüydü. İnsanlar delirmiş gibiydi. Kaosun içindeydiler. Bizim bir şey yapmamız gerekiyordu. Ve biz de ne gerekiyorsa yapıyoruz.” Amerikan elçisi derin bir nefes aldı ve bir an gözlerini kaçırdı. Başını yavaşça aşağı yukarı salladı ve hafifçe sandalyesinde geriye yaslandı. Rus temsilcisi sessizliğini bozarak sert bir tonla konuştu: “Peki ya sonra?” Mustafa Yüzbaşı doğrudan onun gözlerinin içine baktı. “Sonra mı? Sonra herkes evine dönecek. Ayla, Fatih ve Louis, kendi hayatlarına geri dönecekler. Bu güçle dünya üzerinde bir hakimiyet kurma niyetimiz yok. Biz sadece masumları kurtarıyoruz.” Rus temsilcisi başını salladı ve sessizce yerine oturdu. İngiliz temsilcisi, hala tereddütlü bir şekilde baktı ama artık odada herkesin zihninde bir şey netleşmişti: Türkiye bu gücü kötüye kullanmayacaktı. Ama bu güç gerçekten vardı. Bir süre kimse konuşmadı. Odanın içinde ağır bir sessizlik hüküm sürdü. Herkes, olup biteni sindirmeye çalışıyordu. Sonunda Fransız elçisi başını kaldırdı ve derin bir nefes aldı. “Peki… O zaman bu felaketi durdurun. Ama bu gücün ne zaman kullanılacağına biz de dikkat edeceğiz.” Mustafa Yüzbaşı hafifçe başını eğerek gülümsedi. “Gözlemleyin,” dedi sakince. “Ama unutmayın, biz sadece insanlığı kurtarmaya çalışıyoruz.” Ardından odanın ortasında dimdik durarak ellerini arkada birleştirdi ve son bir kez herkese baktı. “Ve biz işimizi yapmaya devam edeceğiz.” Denge Korundu, Ama Hikâye Bitmedi Odadaki gergin hava biraz olsun dağılmıştı. Mustafa Yüzbaşı’nın sözleri temsilcilerin içine su serpmişti. Fakat yine de yüzlerinde hala bir tereddüt vardı. Türkiye'nin sahip olduğu güç karşısında şaşkınlık içindeydiler. Bu gücün dünyada nasıl bir etki yaratacağını kestiremiyorlardı ama şimdilik iş birliği yapmaktan başka çareleri yoktu. Amerikan elçisi sessizce yerinden kalktı, kravatını düzeltti ve başıyla hafifçe onaylarcasına salladı. "Tamam. Size güveneceğiz. Ama her adımınızı dikkatle izleyeceğiz." Fransız elçisi de ona katıldı. Rus ve Çin temsilcileri ise bir süre sessiz kaldılar ama sonunda onlar da bir şeyler mırıldanarak onay verdiler. Mustafa Yüzbaşı, artık konuşulacak pek bir şey kalmadığını hissettiğinde salonu terk etti. Fatih, Ayla ve Louis onun hemen arkasından yürüdü. Koridorda ilerlerken, Mustafa Yüzbaşı hafifçe iç çekti ve arkalarına dönüp baktı. "Bu iş bittiğinde artık savaşmamıza gerek kalmayacak, değil mi?" Fatih kısa bir kahkaha attı. "Daha önce hiç savaşsız bir dünya gördün mü Mustafa?" Mustafa Yüzbaşı gülümsemedi. Bunun cevabını biliyordu. Ama belki de ilk defa, gerçekten böyle bir dünyanın mümkün olabileceğine inanmak istiyordu. Hindistan'daki Kaosun Sonu Takip eden günlerde operasyon tamamlandı. Virüs etkisini kaybetti, insanlar karantinadan çıkmaya başladı. Kaosun yavaş yavaş sona erdiği görülüyordu. Türkiye'nin ekibi, IŞİD'in elinde tuttuğu çocukları ve kadınları başarılı bir şekilde kurtarmıştı. İçlerinden biri özellikle dikkat çekiyordu: küçük bir kız çocuğu. Fatih, bu kızı daha ilk gördüğü anda farklı bir şey hissetmişti. Adeta onu tanıyormuş gibiydi. Küçük kızın iri, ela gözleri doğrudan onun ruhuna işliyordu. Ayla da aynı şeyi hissetmişti. Günlerdir rüyalarına giren o küçük kız işte tam karşılarında duruyordu. Ayla ona yaklaşıp dizlerinin üstüne çöktü. "Adın ne güzelim?" diye sordu yumuşak bir sesle. Küçük kız bir an tereddüt etti, sonra kısık bir sesle "Mira" dedi. Fatih olduğu yerde kalakaldı. Bu ismi duyduğu anda içini garip bir ürperti kapladı. Mira... Rüyasında gördüğü kızın adı da Mira'ydı. Günlerdir zihninde yankılanan, Ayla'nın da rüyalarında fısıldadığı isim. Ayla ve Fatih birbirlerine baktılar. İkisi de aynı şeyi düşünüyordu. Bu bir tesadüf olamazdı. Fatih bir adım öne çıktı ve Mira’nın küçücük ellerini avuçlarının içine aldı. "Artık yalnız değilsin Mira. Seni asla bırakmayacağız." Küçük kız bir an tereddüt etti, sonra yavaşça Fatih'in elini tuttu. Gözleri dolmuştu ama ağlamadı. İçinde bir güven hissediyordu. Onun yeri buradaydı. --- Bir hafta sonra, Hindistan’daki kriz tamamen sona erdi. Uluslararası temsilciler, Türkiye’nin müdahalesini kabul etmiş ve barışın yeniden tesis edilmesi için desteklerini sunmuşlardı. Artık Fatih, Ayla ve Louis’in gitme vakti gelmişti. Mustafa Yüzbaşı onları askeri üsse götürdü. Uçağa binmeden önce onlara son bir kez baktı ve ciddi bir sesle konuştu: "Siz görevlerinizi fazlasıyla yerine getirdiniz. Artık gidin ve yaşayın. Savaş bitti." Fatih, Mustafa’nın omzuna hafifçe vurdu. "Gerçekten bitti mi sence?" Mustafa gözlerini kırptı. "Belki savaşın kendisi bitmedi ama en azından sizin için bitti. Artık başka bir hayat sizi bekliyor." Ayla, Fatih’in elini tuttu. "Evet, artık başka bir hayatımız var." Fatih Ayla'ya döndü ve hafifçe başını eğerek gözlerinin içine baktı. "Evleneceğiz." Ayla bir an afalladı ama sonra gözleri parladı. "Evet... Öyle görünüyor." Mustafa Yüzbaşı derin bir nefes aldı ve başını salladı. "Bu sefer savaşsız bir kutlama olsun." -- Birkaç ay sonra, Türkiye’de sessiz ve huzurlu bir kasabada, Ayla ve Fatih’in düğünü gerçekleşti. Louis de bu mutlu anın bir parçası olmuştu. Mira ise artık onların kızı gibiydi. Fatih ve Ayla, Mira’yı evlat edinmişlerdi. Küçük kız artık korkmuyordu. Fatih ve Ayla, yeni hayatlarını sevgiyle inşa etmeye başladılar. Artık savaşmak zorunda değillerdi. Şimdi onların tek savaşı, sevgiyle, huzurla dolu bir hayat kurmaktı. Ve o gün, güneş batarken Mira gülümseyerek Fatih’e sarıldı ve kısık bir sesle fısıldadı: "Ben artık yalnız değilim..."
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE