Askerî üssün loş koridorlarında aniden alarm çalmaya başladı. Duvarlardaki kırmızı ışıklar yanıp sönüyor, siren sesi tüm binayı inletiyordu. Hava bir anda ağırlaşmıştı. Alarmın keskin sesi, içerideki tüm konuşmaları bastırdı.
Mustafa Yüzbaşı hızla kapıyı açarak içeri daldı. Yüzü endişeyle gerilmiş, nefesi hızlanmıştı.
"Acil! Hemen gelmelisiniz!" diye bağırdı. Sesi sert ve kararlıydı, ancak içinde bir tedirginlik barınıyordu. Fatih ve Ayla hızla yerlerinden kalktılar. Ayla, refleks olarak Louis’in elini sımsıkı tuttu. Küçük çocuk şaşkınlıkla gözlerini açtı, ama Ayla’nın elinin sıcaklığını hissedince itiraz etmedi.
"Çocuk da gelsin!" dedi Mustafa Yüzbaşı.
Üçü birden yüzbaşının peşine takıldılar. Ayla’nın kalbi hızlı hızlı atıyordu. Fatih’in yüzü ciddileşmişti. Koridor boyunca ilerlerken askerler sağa sola koşturuyor, emirler bağırılarak iletiliyordu. Birkaç monitörde dünyanın dört bir yanından gelen haberler gösteriliyordu. Fatih büyük ekrana baktığında Hindistan'dan gelen görüntülerle irkildi.
Hindistan yanıyordu.
Caddeler kan revan içindeydi. İnsanlar çıldırmış gibiydi. Bazıları birbirine saldırıyor, bazıları çığlık atarak bilinmez bir yere doğru kaçıyordu. Binalar ateşe verilmişti. Kimi insanlar kendilerini çatılardan aşağı atıyor, kimileri de sokak ortasında sebepsiz yere ölüveriyordu. Hastaneler dolmuş, doktorlar çaresiz bir şekilde sağa sola koşuşturuyordu.
Mustafa Yüzbaşı onları bir toplantı odasına götürdü. İçeri girdiklerinde odanın ortasındaki büyük ekranda Hindistan haritası açılmıştı. Renkli göstergeler, salgının yayıldığı noktaları gösteriyordu. Harita her saniye daha da kırmızıya bürünüyordu.
Yüzbaşı derin bir nefes aldı ve ciddi bir ifadeyle konuşmaya başladı:
**"Hindistan’da ölümcül bir salgın başladı. Bu virüs, hava yoluyla bulaşıyor ve iki dakika içinde insan vücudunda etkilerini göstermeye başlıyor. En belirgin semptomları: yüzde kızarma, vücudun çeşitli bölgelerinde açılan derin yaralar ve beyin fonksiyonlarında geri dönülemez hasarlar… İnsanlar sağlıklı düşünme yetilerini kaybediyor, adeta bilinçsizce hareket ediyorlar. Sanki virüs onların zihinlerini kontrol altına alıyor!"**
Ayla bir adım geriledi. Derin bir nefes aldı, ama boğazı düğümlenmişti.
Fatih kaşlarını çattı. "Hindistan hükümeti ne yapıyor? Dünya nasıl tepki veriyor?" diye sordu.
Mustafa Yüzbaşı başını salladı. "Hindistan hükümeti çöktü. Devlet otoritesi kalmadı. Komşu ülkeler sınırlarına askeri yığınak yaptı. Hindistan’dan kaçan sivilleri vuruyorlar! Çünkü bu virüsle temas eden herkes birer tehlikeye dönüşüyor."
Fatih ve Ayla göz göze geldiler. Yüzbaşının sesi daha da sertleşti.
**"Birleşmiş Milletler şu an Hindistan'ı nükleer bombayla yok etmeyi ciddi şekilde değerlendiriyor!"**
Odada buz gibi bir sessizlik oluştu. Louis bir adım geriye çekildi. Küçük elleri Ayla’nın elini sıkıca kavradı.
Fatih’in gözleri büyüdü. "Nükleer bomba mı?!"
"Evet," dedi Yüzbaşı, dişlerini sıkarak. "Eğer bu virüs yayılmaya devam ederse, üç hafta içinde dünya nüfusunun yarısından fazlası ölecek. Tek çare virüsü kaynağında durdurmak. Ama eğer bunu başaramazsak, Hindistan'ı haritadan silecekler. Milyonlarca masum insanın ölümüne sebep olacaklar!"
Ayla titredi. Kendi ellerine baktı. Sonra Louis’e döndü. Louis’in gözleri korkuyla doluydu. Küçük çocuk hiçbir şey söylemiyordu ama yüzündeki dehşet her şeyi anlatıyordu.
Yüzbaşı gözlerini Fatih’e dikti. "Siz bu durumu çözebilirsiniz!"
Fatih kaşlarını çattı. "Nasıl?"
Yüzbaşı derin bir nefes aldı.
**"Ayla’nın yeteneği… Senin müziğin… Ve Louis’in etkisi…"**
Fatih anlamamış gibi ona baktı. Mustafa Yüzbaşı devam etti:
**"Eğer müziğinizi kullanarak Hindistan’daki insanları kontrol edebilirseniz, onları evlerine kapatabilirsiniz. Kalabalıkları durdurabilir, virüsün yayılmasını engelleyebilirsiniz. Virüs yayılmazsa, Birleşmiş Milletler nükleer saldırıyı iptal etmek zorunda kalır."**
Fatih bir an sustu. Ayla, Louis’e baktı. Küçük çocuk hiçbir şey söylemeden gözlerini kaçırdı.
Bu… delilikti.
Ayla’nın müziği insanları etkileyebilirdi, evet. Ama bu kadar büyük bir kalabalığı? Bütün bir ülkeyi?
"Bu… mümkün mü?" diye fısıldadı Ayla.
Yüzbaşı gözlerini kıstı. "Başka seçeneğimiz yok."
Fatih derin bir nefes aldı. Bir saniyeliğine her şeyi düşündü. Louis’in gözlerindeki korkuyu, Ayla’nın titreyen ellerini… Dışarıdaki insanları… Hindistan’ı…
Sonunda gözlerini kaldırdı ve ciddiyetle, kararlı bir şekilde konuştu:
**"O zaman bunu başaracağız."**
Askerî üssün içinde hummalı bir hazırlık başlamıştı. Kırmızı alarm ışıkları hâlâ yanıp sönüyor, ekranlarda Hindistan’dan gelen korkunç görüntüler akmaya devam ediyordu. İnsanlar sokaklarda bilinçsizce dolaşıyor, bazen yere yığılıyor, bazen birbirlerine saldırıyorlardı. Hava griye çalan toz bulutlarıyla dolmuş, şehirler sanki kıyameti yaşıyormuş gibi bir kaos içindeydi.
Mustafa Yüzbaşı, Fatih, Ayla ve Louis’nin karşısında durarak sert bir sesle konuşmaya başladı.
**"Planımız şu: Ayla, yüksek binalardaki hoparlörler aracılığıyla eserlerini tüm ülkeye dinletecek. Fatih, telefonlara göndereceği özel tasarlanmış resimlerle insanların bilinçaltını kontrol edecek. Louis ise Hindistan’daki tüm televizyon kanallarına dans eden görüntülerini yayarak dikkatlerini kendisine çekecek. Böylece her bireyin algısına nüfuz etmiş olacağız. Müzik, görseller ve hareketler… Üç farklı duyusal etkiyle insanların kontrolünü ele alıp onları evlerinde tutacağız. Böylece virüsün yayılmasını engelleyeceğiz!"**
Odanın içinde sessizlik hâkim oldu. Bu bir çılgınlık mıydı? Yoksa deha ürünü bir plan mı? Bunu zaman gösterecekti.
**"Ancak,"** diye devam etti Mustafa Yüzbaşı, **"bunu başarmamız için uluslararası desteğe ihtiyacımız var. Öncelikle müzik yayını, ardından görsellerin ve videoların eşzamanlı olarak iletilmesi gerekiyor. Hemen hazırlıklara başlayın!"**
Ayla hiç tereddüt etmeden gözlerini yüzbaşıya dikti. **"Bana bir piyano ayarlayın!"** diye emretti.
Fatih, ellerini birbirine kenetleyerek düşündü ve ardından emirlerini sıraladı. **"Şu boya tonlarını, şu fırçaları getirin. Bana büyük bir tuval lazım. İnsanların zihnine kazınacak bir şey çizmeliyim."**
Louis sadece başını sallayarak ekrana baktı. Küçük bir çocuktu ama yaptığı işin önemini biliyordu. Onun görevi televizyonları hackleyip dans eden görüntülerini yayınlamaktı.
Yarım saatlik hummalı bir hazırlık sonunda herkes hazırdı. Piyano odanın ortasına yerleştirilmişti. Fatih, önündeki tuvale odaklanmıştı. Louis bilgisayara bağlanmış, Hindistan’daki televizyon ağlarını birer birer kontrol altına almaya başlamıştı.
Ancak dış dünyada durum farklıydı. Birleşmiş Milletler Türkiye’ye kuşkuyla bakıyordu. BM Genel Merkezi’nde büyük bir toplantı düzenlenmişti. Her ülkenin temsilcisi, elleri kolları bağlı şekilde ekranların karşısında bekliyordu. Bazıları öfkeyle, bazıları küçümseyerek bakıyordu.
**"Bu imkânsız,"** dedi İngiltere’nin temsilcisi. **"Müzikle, resimle, dansla bir ülkeyi kontrol edemezsiniz. Bu çocukça bir saçmalık!"**
**"Komik,"** diye güldü Fransa’nın temsilcisi. **"Bunlar gerçek bilimsel çözümler değil."**
Bütün dünya bu çılgın planın başarısız olacağını düşünüyordu. Ancak o sırada Ayla piyanonun başına geçti.
Piyanonun ilk iki tuşuna hafifçe dokundu.
Bir an için odadaki herkesin nefesi kesildi. Amerikan temsilcisinin gözleri garip bir şekilde parladı. Yüzü ifadesizleşti ve sanki bir kukla gibi hareket etmeye başladı.
Mustafa Yüzbaşı, BM’nin şaşkın temsilcilerine döndü ve İngilizce olarak konuştu:
**"Bize alaycı gözlerle bakıyorsunuz. Ama işte size kanıt!"**
Amerikan temsilcisi, gözleri boş bir şekilde Mustafa Yüzbaşı’nın emirlerine uymaya başladı. Önce ayakta dikildi, sonra ceketini çıkarıp yere attı. Ardından gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı. Birkaç saniye içinde odanın ortasında yarı çıplak kalmıştı.
Bütün dünya temsilcileri nefeslerini tutmuştu. Kimi ağzını kapattı, kimi yerinden kalkmaya çalıştı ama adeta büyülenmiş gibiydiler.
**"Bunu… nasıl yaptınız?!"** diye bağırdı Almanya’nın temsilcisi.
Mustafa Yüzbaşı, sert bir ifadeyle konuştu: **"Artık bizim gücümüzü anladınız. Yardımcı olacak mısınız, olmayacak mısınız?"**
O an bir sessizlik oldu. Sonunda Çin temsilcisi ayağa kalktı ve ciddi bir ifadeyle **"Evet. Size yardımcı olacağız."** dedi.
Birbiri ardına bütün ülkeler yardım etme sözü verdiler. Türkiye’nin kontrolüne bırakılan Hindistan’daki tüm iletişim ağları hacklenmeye başlandı. Telefonlar, televizyonlar, sosyal medya… Artık her şey Mustafa Yüzbaşı ve ekibinin elindeydi.
**OPERASYON BAŞLADI.**
Önce Ayla’nın müziği yayıldı. Yüksek binalardaki hoparlörlerden, radyo frekanslarından Hindistan’ın dört bir yanına yayılan bir melodi… İnsanların zihnine işleyen, onları sakinleştiren, duygularını bastıran bir melodi…
Ardından Fatih’in çizimi telefon ekranlarına düştü. Resim, insanların bilinçaltında bir otorite figürü oluşturuyor, onları evlerine yönlendiriyordu.
Son olarak Louis’nin dansı televizyonlara çıktı. Renkli, büyüleyici hareketler, hipnotize edici bir görsellik… İnsanlar ekrana kilitleniyor, adeta hareket edemez hale geliyorlardı.
Ekranlar ve haritalar dikkatlice takip edildi. Önce ufak bir etki görüldü. İnsanlar duraksamaya başladı. Sonra yavaş yavaş yönlerini evlerine doğru çevirdiler. Çılgınca kaçışan kalabalıklar, düzensiz hareket eden topluluklar bir anda sistematik bir şekilde hareket etmeye başladı.
Dakikalar ilerledikçe sokaklar boşaldı. İnsanlar ağır adımlarla evlerine giriyordu. Çığlıklar sustu. Kaos azaldı. Hindistan’da mutlak bir sessizlik hâkim olmaya başladı.
Mustafa Yüzbaşı, ellerini arkasında birleştirerek ekrana baktı. Derin bir nefes aldı. **"Şimdi,"** dedi, **"gerisi bizde."**
Bir ay boyunca Hindistan halkı bu hipnotik durum içinde kalacak, ardından eski özgür iradelerine kavuşacaklardı.
BM, Türkiye’nin bu başarısına hem sevindi hem de korkuya kapıldı. Eğer Türkiye, bu gücünü başka alanlarda da kullanmaya kalkarsa, kimse onu durduramazdı.
O sırada gelen bir haber, durumu daha da karmaşık hale getirdi.
**NÜKLEER BOMBALARIN KOORDİNATLARI BİR BİR TÜRKİYE’YE DÖNÜYORDU.**