lOUİS

1334 Kelimeler
Bir gece vakti, askeri üssün soğuk ve sessiz koridorları boyunca adeta hayalet gibi süzülen küçük bir figür vardı: Louis. Kendisini bilinmezliğin içinde bulduğu bu yer ona hem korkutucu hem de merak uyandırıcı geliyordu. Henüz birkaç saat önce, kendisini esaretin pençesinde bulan bu çocuk, şimdi özgürlüğü ellerinde hissediyordu. Ama bu özgürlüğü nasıl kullanacağını henüz bilmiyordu. Küçük ayakları çıplak zeminde yankılanarak ilerlerken, karşısına çıkan askerler şaşkınlıkla ona bakıyordu. Louis önce bir an duraksadı, kalbinin deli gibi attığını hissediyordu. Derin bir nefes aldı ve bir adım geri çekildi. Ancak içindeki o doğal ritim, ona baskı kuran korkuyu yavaş yavaş geri plana itmeye başlamıştı. Bir anda bedenini rahat bıraktı, elleri havada süzülmeye başladı ve ayakları hafifçe ritmik bir şekilde yere vurmaya başladı. Kollarını zarifçe savurarak, adeta görünmez iplerle havaya bağlıymış gibi hafifçe dönmeye başladı. Gözleri bir noktaya kilitlenmişti ama vücudu kontrolsüz bir özgürlükle hareket ediyordu. Önündeki askerler şaşkınlıkla Louis'i izliyordu. Onun hareketleri hipnotik bir dansa dönüşmüştü. O kadar büyüleyici, o kadar etkileyiciydi ki adamlar farkına varmadan bedenlerini ona teslim etmeye başladılar. Louis’in çevresindeki askerler, birer kukla gibi onun ritmine kapılıp ellerini kaldırarak adımları takip etmeye başladılar. Gözleri boşalmış, akılları sanki başka bir dünyaya sürüklenmişti. İradesizce hareket eden bedenleri, dansın içinde kaybolmuş gibiydi. Saatler geçti… Louis durmaksızın dans ediyordu ve askerler de onunla birlikte ritme kapılıp dönmeye devam ediyordu. Ter damlaları alnından süzülürken, onları durdurabilecek hiç kimse yokmuş gibi görünüyordu. Ancak bu sonsuz gibi gelen büyü, o gece Ayla’nın susuzlukla uyanıp odadan çıkmasıyla aniden bozulacaktı. Ayla, karanlık koridorda ilerlerken önce bir gariplik sezdi. İçine bir huzursuzluk çökmüştü. Louis’in yatağının boş olduğunu fark ettiğinde, kalbi hızla çarpmaya başladı. Çocuk neredeydi? İçine dolan endişe, onu hızla kapıdan çıkmaya zorladı. Tam o anda, koridorun sonuna doğru dönen ve titreyen askerleri gördü. Onların adeta hipnotize olmuş şekilde hareket ettiğini, Louis’in ise onların başında dans ettiğini fark etti. Gözleri büyüdü, nefesi hızlandı. Bu nasıl olabilirdi? Sert bir sesle bağırdı: "Louis!" Ses, koridor boyunca yankılandı. Louis, bir anda hareketlerini durdurdu. Sanki bir zincir kopmuştu. O hipnotik döngü bir anda bozuldu ve askerler, sanki bir kabustan uyanmış gibi sendeleyerek geriye doğru çekildiler. Louis, korku içinde Ayla’ya doğru koştu. Küçük kollarını sımsıkı onun beline doladı. Fransızca bir şeyler mırıldanıyordu, ancak Ayla hiçbir şey anlamıyordu. Küçük çocuğun titrediğini hissetti. O anda, içindeki endişe öfkeye dönüştü. Onu azarlamak zorundaydı. Louis'i nazikçe kendisinden uzaklaştırdı ve kaşlarını çatıp, eliyle odasını göstererek sert bir sesle, "Git!" dedi. Sesi sert ve otoriter çıkmıştı. Tıpkı bir anne gibi… Küçük bir çocuğu yaramazlık yaptığı için azarlar gibi konuşmuştu. Louis, omuzları düşmüş, yüzü solmuş bir şekilde geriye çekildi. Gözleri buğulandı, belli ki üzülmüştü. Ancak bir şey diyemeden başını öne eğerek yavaşça odasına yöneldi. Bu sırada Fatih uyanmıştı. Ayla'nın sert sesi onu yataktan kaldırmıştı. Uykulu gözlerle olan biteni anlamaya çalışırken, iki asker ona doğru yaklaşıp nefes nefese durumu anlattı. "Komutanım… O çocuk bizi hipnotize etti! Saatlerce kontrolümüzü kaybettik. Kendi isteğimizle değil, sanki… sanki bizi yönetiyordu. Onun dansı, ritmi… ne olduğunu anlamadık! Az kalsın yorgunluktan ölüyorduk." Fatih, askerlerin yüzündeki şaşkınlık ve korkuyu gördü. İçinde bir ürperti hissetti. Ayla’ya dönüp, kaşlarını çatıp, "Bu çocuğun geçmişini öğrenmeliyiz," dedi. Ayla da kollarını göğsüne bağlamış, başını hafifçe eğerek ona hak verdi. "Evet Fatih… Ama bu çocuk, bildiğimiz çocuklardan değil. Biz böyle büyümedik. Çocukluğumuz onunki gibi olmadı. O çok farklı… Çok başka bir şey yaşadı." Fatih, vakit kaybetmeden Yüzbaşı Mustafa’nın yanına gitti. "Komutanım, bize Fransızca konuşan bir çevirmen lazım. Bu çocuğun geçmişini öğrenmeliyiz." Yüzbaşı Mustafa, gözlerini kıstı. "Demek o ufak yumurcak askerlere neler yapmış… İki adamım az daha yorgunluktan ölüyordu diyorlar. İyi, anladım. Bir askerim Fransızca biliyor. Onu gönderiyorum, on dakika içinde sizinle olacak."** Fatih, teşekkür edip odasına döndü. İçeri girdiğinde gördüğü manzara onu gülümsetti. Ayla, Louis ile birlikte yerde oturmuş XOX oynuyordu. Ancak ilginç olan, Louis her oyunu kazanıyordu. Ayla, kaşlarını çatıp hayal kırıklığıyla Louis’e döndü. "Ufff, Louis! Bir kerecik olsun yalancıktan yenilsen ne olur?" Louis ne dediğini anlamıyordu ama Ayla’nın yüz ifadesinden ne demek istediğini hissetmişti. Bir an düşündü, sonra hafifçe gülümseyerek karşılık verdi. Tam o sırada kapı çaldı. Fatih, "Gel!" diye seslendi. İçeriye orta boylu, kısa saçlı, güçlü duruşu olan bir kadın asker girdi. "Merhaba, ben Pınar. Size yardımcı olmak için buradayım." Fransızca olarak Louis’e dönüp, "Merhaba!" dedi. Louis de nazikçe onu selamladı. Fatih, hemen ilk sorusunu sordu. "Memnun musun burada? Bir sıkıntın var mı?" Pınar, Fransızcaya çevirerek Louis’e sordu. Louis, yüzünde hafif bir gülümsemeyle yanıt verdi. "Memnunum. Ama… eğer Ayla bana biraz daha fazla çikolata yememe izin verirse daha mutlu olurum." Pınar gülümseyerek çeviriyi yaptı. Fatih, Ayla’ya döndü ve gözlerini devirdi. "Bence en büyük sorunumuz çikolata!" dedi, hafifçe gülerek. Fatih, Louis'in gözlerinin içine bakarak sorusunu sordu: "Geçmişinde neler yaşadın, Louis?" Pınar, Fransızcaya çevirerek çocuğa yönelttiği anda beklenmedik bir şey oldu. Louis’in minik elleri yumruk haline geldi, gözbebekleri bir anda büyüdü ve aniden elini sert bir şekilde masaya vurdu. Odada yankılanan o keskin tok sesi herkesin yüreğine bir bıçak gibi saplandı. Birkaç asker içgüdüsel olarak geriye çekildi, Ayla’nın gözleri korkuyla irileşti. Pınar bile bir an duraksadı, yutkunarak çocuğa baktı. Louis’in tüm bedeni titriyordu. Öfkesi öylesine büyüktü ki, küçücük vücudu bu ağır yükü taşıyamıyordu sanki. Gözlerinden yaşlar boşalmaya başladı ama sesi hiddet doluydu. O küçücük çenesini sıkarak dişlerinin arasından Fransızca kelimeler dökülmeye başladı: "Alçak! Annem bir alçak!" diye bağırdı, sesi kulakları tırmalayan bir hırıltıya dönmüştü. Nefesi düzensizleşmiş, göğsü hızla inip kalkıyordu. Parmaklarını masa yüzeyinde gezdirirken tırnakları kazıyordu adeta. "Kız kardeşimi para karşılığında sattı! Küçücük bir çocuktu o! Onu para için verdi, bir yabancının ellerine bıraktı! Kim bilir ona ne yaptılar! Kim bilir o karanlıkta neler yaşadı!" dediğinde sesi titremeye başladı, ama öfkesi asla azalmadı. "Beni senelerce dilendirdi! Her sabah beni sokağa bıraktı, akşama kadar ağlamaktan başka çarem yoktu. Geceleri açlıktan kıvrandım. İnsanlar bana para verdiklerinde, ona koşarak götürmek zorundaydım, yoksa beni döverdi. Ellerimde morluklar vardı, bacaklarımda çürükler! Ağladıkça daha çok vururdu, daha çok bağırırdı!" Küçük gövdesi nefretle titriyordu, sesi odanın içinde yankılanıyordu. Yüzünde, o yaşına asla yakışmayan bir acı vardı. Gözleri artık çocuk gözleri gibi bakmıyordu, onları saran o masumiyet çoktan yok olmuştu. "Babam onun yüzünden öldü! O kadının yüzünden!" diyen sesi, hıçkırıklarla kesilmeye başlamıştı. "Ona zehir verdi! Onu yavaş yavaş öldürdü! Ve sonra tüm mirası üzerine aldı! O adam annemi seviyordu! Ona inanıyordu! Ama annem, babamı zehirledi! Gözlerinin önünde acı içinde kıvranmasını izledi! Sonra mirası aldı… Ama ne oldu biliyor musunuz? O kadın bir uyuşturucu bağımlısıydı! O kadar açgözlüydü ki her şeyi satmaya başladı. Paramız vardı ama asla yemek yiyemedik. Çünkü paralar hep tozun, iğnelerin, kirli adamların cebine gitti!" O an duraksadı. Kendi kollarını sıktı, tırnakları derisini yaralamıştı. Derin bir nefes aldı ama sesi boğuk, boğuluyordu. "Keşke ölseydi! Keşke o kadın şu an ölmüş olsaydı! Lanet olası kadın! Tanrı onun cehennemde ateşini harlasın!" diye haykırdı. Louis’in nefesi düzensizleşmişti. Tüm vücudu sinirden sarsılıyordu. Bir çocuk için fazla ağır, fazla yıkıcı duygular bunlar… Fatih gözlerini kaçırdı, Ayla dudaklarını sıkıca ısırdı, kimse bir şey diyemedi. O sırada Pınar çocuğun gözlerinin içine dikkatlice baktı ve sesi yumuşatarak sordu: "Bu yaşına kadar aç mı kaldın, Louis?" Louis’in bedeni aniden gevşedi ama gözleri derin bir boşlukla donuklaştı. Masanın kenarına hafifçe yaslandı. Dudakları titriyordu. Gözlerini uzak bir noktaya dikerek kısık bir sesle fısıldadı: "Ben onun yüzünden üç hafta boyunca ağzıma yemek koymadım…" Bir sessizlik çöktü. Yalnızca odadaki insanların kalp atışları ve nefes sesleri duyuluyordu. "Açlıktan delireceğimi sandım. Sokakta yürüyemez hale geldim. İnsanlar önümden geçip giderken benim varlığımı bile hissetmiyorlardı. Kimse beni görmüyordu, kimse bana bir parça ekmek vermiyordu." Gözkapakları yavaşça kapandı, sanki o anları yeniden yaşıyormuş gibi nefesi sıklaştı. "Köpeklerin yemek kaplarından yemek yedim... Çöplerde ne bulduysam ağzıma attım. Midem bulanıyordu ama açlığa dayanamıyordum. İnsanlar midelerini tıka basa doldururken ben yerlerde yemek artıkları arıyordum. Kimse bana sahip çıkmadı… Sizden başka hiç kimse…" Son cümlesini söylerken sesi o kadar incelmişti ki neredeyse duyulmayacaktı. Ayla dayanamayıp yanağına düşen bir gözyaşını silerken, Fatih yumruklarını sıkmıştı. Louis’in yaşadıkları, onu derinden sarsmıştı. Pınar, çocuğun gözlerine baktı ve yumuşak bir sesle sordu: "Başka neler yaşadın Louis?" Louis, bir süre gözlerini kaçırdı, ellerini avuçlarının içine sakladı. "Daha kötü şeyler yaşadım…" diye fısıldadı. "Ama anlatamam…" Odada ağır bir sessizlik çöktü. Kimse nefes bile almıyordu. O an, herkesin içinden aynı cümle geçti: Bu çocuğun yaşadıkları bir kabustan farksızdı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE