Emanet
“Ya Allah aşkına gel buraya!” diye bağırdı Zeyno, avluda dört dönen tavuğun peşinde.
“Yemin ederim, yengem seni değil, benim tüylerimi yolup koyacak misafir sofrasına!”
Onu izleyen amcaoğlu Devran, kollarını göğsünde bağlayıp kaşlarını kaldırdı:
— “Kız, dellendin mi artık? Tavuklarla mı konuşuyorsun?”
— “He,” dedi Zeyno, “dellendim Devran abi. Konuşacak kimse olmayınca mecbur hayvanlarla konuşuyorum!”
— “Niye kız? Biz insan değil miyiz? Gel iki laf da bizimle et,” diyen Devran’a gözlerini devirdi Zeyno:
— “Haşa abi! Ama ben sohbete gelirsem, Nazgül yengem de etimi kemiğimden ayırır beni boş görünce!” dedi ve yakaladı tavuğu. Ter damlıyordu alnından aşağı.
O tam tavuğa sarılmışken, mutfak kapısında Nurgül belirdi:
— “Kız, nerede kaldın sen? De hayde! Misafir gelecek!”
— “Yeminle abla, bunu yakalayana kadar göbeğim çatladı,” dedi nefes nefese Zeyno.
— “Ver şunu bana. Reşit kessin. Sen de salatanın başına geç,” diyen Nurgül’e “Tamam,” deyip ellerini yıkadı; salatanın başına geçti.
Zeyno, koskoca Reşatoğullarının tek kızıydı… ama sofradaki tabaklara koyduğu salatalıklar kadar bile değeri yoktu onların gözünde. Hizmetlilerden bir farkı da yoktu ya…
On yıldır bu konağa herkesi sığdırmışlardı ama bir tek onu sığdıramamışlardı.
Anasıyla babası kazada öldüğünden beri, kendi baba evinde sığıntıydı.
Çekmediği eziyet kalmamıştı ama… yüzündeki tebessüm bir türlü solmamıştı.
Daha onyedisindeydi… ama omuzlarında yılların yükü vardı.
Salata kasesini tezgâha bıraktığı anda, mutfağa yengesi Nazgül girdi.
Zeyno hemen ayağa fırladı:
— “Buyur yenge, bir şey mi istedin?”
— “Ne isteyeceğim senden! İşine bak. Misafir gelmeden yemek hazır olsun,” dedi Nazgül Hanım.
Zeyno başını öne eğip sadece:
— “Tamam,” dedi.
Akşam karanlığı çökerken, avluya kurulan uzun sofranın sandalye sesleri duyulmaya başladı.
Urfa’dan Mardin’e amcasının misafirleri gelmişti.
Her şeyi yapardı ama hizmete çıkması yasaktı. En azından yemek faslı bitene kadar rahat edecekti. Odasına girip biraz uzandı yatağa, sonra da üstünü başını değişip çıktı.
Mutfağa doğru gidiyordu ki çarptığı gövde yüzünden geriye savruldu.
— “Kusura kalma, görmedim,” diyen adama:
— “Yok, estağfurullah beyim. Ben de önüme bakmıyordum,” deyip geçip gitmeye yeltendi.
Ama demin çarpıştığı adam kolundan tutup,
— “Dur hele. Kimsin sen?” dediğinde;
— “Zeyno ben,” dedi çekinerek. “Resul Ağa’nın yeğeniyim.”
Sonra da yürüyüp gitti…
O gün orada kaderinin değişeceğini bilmeden.
Misafirler gitmişti.
İşi gücü zar zor bitirmiş, arka bahçedeki eski sedire çökmüştü Zeyno.
Yorgundu ama yine de her gece uyumadan yıldızlara bakardı.
Ölmüş anasını babasını görürdü sanki orada…
Çaresizliği bir nebze olsun hafiflerdi.
“Kız, yine dalmış gitmişsin!” diyen Devran’ın sesiyle kendine gelmişti.
“Yo abi,” diyerek Devran gelip yanına çöktü.
Devran amcasının en büyük oğluydu.
Sonra Araf,ve aram vardı Hiç kız çocuğu yoktu Resul Ağa’nın.
Gerçi olsa ne olurdu?
Onu da tıpkı Zeyno’yu görmezden geldikleri gibi görmezden gelirlerdi.
Kaideleri buydu çünkü.
Kızlar değersizdi gözlerinde…
Oysa kahırlarını çeken hep kızlardı.
O sırada Devran’ın telefonu çaldı.
Mesajı okurken yüzünde güller açmıştı.
Zeyno hemen meraklandı:
— “Ne oluyor abi, hayırdır?” dedi muzur bir şekilde.
Devran gülümsedi:
— “Hayırdır hayır… âşık oldum galiba kız Zeyno.”
Zeyno’nun kaşları kalktı:
— “Deme! Kime?” dedi gülerek.
Devran omuz silkti:
— “Kimse kim! Söylesem tanıyacaksın sanki.”
Zeyno dudak büktü:
— “Haklısın…” dedi.
Evden çıkamadığı için insan tanıması da mümkün değildi.
Yüzü düşünce Devran hemen toparladı.
Kıyamıyordu Zeyno’ya; zaten bu konakta tek o kıyamıyordu.
— “Tamam kız, hemen düşürme suratını,” dedi yanağından bir makas alıp.
“Babamın bir arkadaşı var Cemil diye, onun kızı Suna. Ama bir görsen! Öyle güzel ki…”
Eliyle gökyüzünü işaret eder gibi yaptı:
— “Tıpkı senin gibi. Yemyeşil gözleri var, ay parçası gibi. Aklımı, kalbimi aldı götürdü başımdan. Hem de öyle böyle değil.”
Zeyno güldü:
— “Hadi bakalım… ateş bacayı sarmış ha abim! İnşallah yakında düğününde oynamak nasip olur.”
— “İnşallah,” dedi Devran.
Sonra Zeyno ayağa kalktı:
— “Neyse, ben artık yatayım. Malum sabah erken kalkıyorum, beni bekleyen işler var.”
Devran başıyla onayladı:
— “Kalk bakalım o zaman,” dedi.
⸻
O akşamın üstünden üç gün geçmişti.
Zeyno mutfakta çalışıyordu.
Hamur yoğuruyordu ki…
Nazgül yengesi fırtına gibi girdi içeri.
— “Kız! Çabuk bırak elindekini! Gir banyoya, yıkan paklan! Sonra da temiz bir şeyler giy!” diyerek.
Zeyno şaşırdı:
— “Hayırdır yenge?” dedi.
Nazgül Hanım elini beline koydu:
— “Hayırdır hayır! Görücü geliyor sana!”
Zeyno’nun elleri titredi.
Nefesi kesildi:
— “Ne?! Ne görücüsü yenge? Kurban olayım etme!” dedi titreyen sesiyle.
Ama Nazgül Hanım duymamış gibi arkasını dönüp avluya çıktı.
Zeyno peşinden koştu:
— “Yenge! Kulun köpeğin olayım, etme! Ben daha 17 yaşındayım! Hem… hem ben evlenmek istemiyorum!”
Tam o sırada Devran kapıdan girdi.
Zeyno’yu ağlarken görünce:
— “Ne oluyor burada?” dedi.
Nazgül hanım kaşlarını çattı:
— “Bir şey olduğu yok! O gün nasıl olduysa Ali Ağa’nın oğluna göstermiş kendini! Bu sünepe çocuk da görücü gelmek istemiş! Baban da ‘olur’ dedi!”
Zeyno hıçkırarak:
— “Abi! Yemin ederim ben kimseye göstermedim kendimi!” dedi.
Devran dişlerini sıktı:
— “Tamam güzelim… ağlama,” dedi.
Sonra döndü annesine:
— “Ana! O adamın oğlu otuz yaşında! Farkında mısınız siz?”
Ama Nazgül Hanım umursamadı:
— “Ne olmuş? Baban da benden on beş yaş büyük! Bizim buralarda böyle! Hem daha iyisini mi bulacak? Kim alır bunu!”
Devran sinirle bağırdı:
— “Ana, sus artık! Hem… sen başkasın Zeyno! Başka!”
Nazgül Hanım elini salladı:
— “Valla oğul, bana değil gidip babana diklen! Aha! Yukarıda çalışma odasında!”
Zeyno dizleri üzerine çöktü.
Ağlıyordu.
Devran eğilip omzuna dokundu.
Sonra yüzünü avuçlarının arasına aldı:
— “Ağlama abicim… Ben konuşup bir yolunu bulacağım,” deyip yukarı çıktı.
Ama…
Dilediği gibi olmadı.
“Hayırdır Devran? Babanın atanın sözünün üstüne söz söylemek sana mı kaldı?” diyen babasına:
— “Ben sana saygısızlık etmem ama o gariban bize emanet!” dediğinde…
“Bana bak Devran! Bak da doğruyu söyle. Yoksa gönlün mü var Zeyno’da?”
“Ne dersin sen baba!” dedi Devran. “O benim kardeşim!”
“İyi… o zaman işime karışma!” deyip kestirip attı.
Devran dakikalar sonra indiğinde yüzünde çaresizlik vardı.
Zeyno aynı noktada bekliyordu onu.
— “Abi…?” dedi çaresizce.
Devran sadece başını iki yana salladı:
— “Babam kararını vermiş…”
O anda Zeyno’nun nefesi kesildi.
Ve bütün dünya karardı.
Kimsesizlik zordu vesselam…
Bir annesi olsa sarar saklardı belki onu; ya da bir babası olsaydı, sığınırdı dizinin dibine.
Ama yoktu.
Bir tek Devran vardı.
O da her şeye gücü yetmeyen ama yüreğinde kardeşlikten öte sevgi taşıyan koca bir dağdı.
Yine de bazen dağlar bile çaresiz kalırdı kaderin karşısında.
Zeyno, gözyaşlarını sile sile hazırlandı.
Titreyen elleriyle saçlarını topladı; aynadaki silueti bile kendine yabancı geliyordu o an.
Sonra yürüdü mutfağa.
Ayak sesleri bile sessizdi…
Gururla değil, teslimiyetle yürüyen bir mahkûmun adımları gibi.
Avludan kahkahalar yükseliyordu.
Erkeklerin tok sesleri, misafirlik sohbetleri…
Birinin hayatı karara bağlanırken ötekiler çaylarını yudumlayıp sıradan bir akşam geçiriyordu.
Zeyno mutfakta bir köşeye büzülmüş oturuyordu.
Tavandaki is lekelerine bakıyordu…
Kaderi gibi, kara kara.
Nurgül yengesi yanına çömeldi.
Sesinde ilk kez bir yumuşaklık vardı:
“Kızım… üzme artık kendini.
Akıtma incilerini.
Biliyorum istemiyorsun ama belki de hayırlısı budur.
Belki iyi bir adamdır.
En azından bu yengen olacak zebaninin azabından kurtulursun…”
Zeyno başını kaldırdı, gözleri kıpkırmızı:
“Bilmiyorum…”
Nurgül hafifçe iç çekti:
“Hadi sil gözlerini.
Görüp daha da okumasınlar canını.
Hem kahveler hazır.”
Tepsi zorla tutuşturuldu eline.
Zeyno, parmaklarıyla kavradı tepsinin kulpunu…
Sanki kendi kaderini taşıyordu kahve değil.
Avluya çıktı.
Kahveleri tek tek uzattı; ellerinin titremesini saklamaya çalışarak.
“Geç otur gelin hanım,” dedi Nazgül.
Komut gibiydi.
Zeyno başını önünden kaldırmadan emredildiği yere oturdu.
“Maşallah, pek de güzel,” dedi biri.
Öteki:
“Pek çelimsiz…”
Nazgül Hanım fırsatı kaçırmadı:
“Siz öyle durduğuna bakmayın. Onu ben yetiştirdim! Her iş gelir elinden! Şervan oğlumuza dört dörtlük kadınlık eder!”
İşte o an…
O ismi ilk kez duymuştu Zeyno.
Şervan.
Kaderini bir kelimeye bağlayan isim.
Kahveler içilirken kararlar verildi:
“Hafta sonu yaparız nişanı.”
“Düğünü de çok bekletmeyiz.”