Bölüm 2: Sen benimsin

1047 Kelimeler
Odaya bırakıldığımda gecenin sessizliği bile bana düşmandı. Perdeler kapalıydı, hava ağırdı. Uyumam gerekiyordu belki ama gözlerimi kapattığım an nefesim hızlanıyor, kalbim göğsüme sığmıyordu. Uyuyamadım. Yalnızca tavana bakıp durdum. Kapı kilidinin dönme sesiyle irkildim. Kalbim boğazıma geldi. Adımlarını tanıyordum; ağır, ölçülü… Ateş. Kapı açıldı, gölgesi içeri süzüldü. Odanın loşluğunda bile bakışlarını hissettim. “Uyumamışsın,” dedi. Sanki bilerek, sanki emin olarak. Cevap vermedim. Gözlerimi kaçırmaya çalıştım ama başaramadım. Yaklaştı. Yürüyüşünde acele yoktu; sanki bütün zaman onun elindeydi. Yatağın kenarında durdu. “Burası artık senin yerin,” dedi alçak bir sesle. “Benim yanımda. Ne kadar direnirsen diren… sonuç değişmeyecek.” Öfkem boğazıma düğümlendi. “Ben senin değilim,” dedim, sesim titreyerek. Ateş hafifçe gülümsedi; o gülüş alayla değil, kesinlikle doluydu. Eğildi, yüzü benimkine tehlikeli bir yakınlıkta durdu. Dudaklarımız arasındaki mesafe nefes kadar kısaldığında kalbim göğsümü yumrukluyordu. “Benimsin,” dedi, kulağıma fısıldar gibi. Sözcükler derimin altına işleyen bir mühür gibiydi. “İstersin ya da istemezsin. Bu kaderden kaçamazsın.” Onu itmek istedim; kollarım göğsüne değdi ama gücüm yetmedi. Bedeni sert bir duvar gibiydi. Geri çekilmek yerine daha da yaklaştı. Nefesi yüzümdeydi, gözlerim gözlerinde kilitlendi. “Eğer kaderine razı gelir, uslu bir kız olursan…” dedi, sesi bu kez daha yumuşak ama daha da ağır, “hayatın kolaylaşır.” Dudaklarım titredi, gözlerim öfkeyle doldu. “Peki ya olmazsam?” O an gülmedi. Bakışları karardı, sesini alçaltarak dişlerinin arasından tısladı: “Dediğim gibi olmamak istemezsin.” Sanki bütün odanın havası, onun bu tek cümlesiyle kesildi. Sessizlik, çığlık kadar gürültülüydü. Gözlerimi kapatıp nefes almaya çalıştım. Korku ve öfke birbirine karıştı; ruhum direnirken bedenim kıstırılmış gibiydi. Ama içimden geçen tek şey şuydu: Eğer bu benim kaderimse, o zaman ben bu kaderi değiştireceğim. “Bana zorla bir şey yapamazsın!” dedim, sesim çatallandı. Ateş’in yüzünde küçücük bir kıpırtı bile olmadı. Daha da yaklaştı. Dudaklarının kıyısında keskin bir gölge belirdi. “Buna kim engel olacak, Sude?” diye fısıldadı. Bakışları gözlerime saplandığında sanki içime ateş doldu; gözlerinden fışkıran o koyu kararlılıkla nefesim daraldı. Çaresizlik boğazımı sıktı. Gözlerimden istemsiz bir damla yaş süzüldü. Dudaklarım titredi: “Ne istiyorsun benden?” Cevabı gecikmedi. “Aslında denklem basit,” dedi, sesi taş kadar soğuk, ama içinde gizli bir öfke kıvılcımıyla. “Baban borcunu ödeyemedi. Karşılığında seni verdi. Babam da kabul etti.” Bir an sustu, sonra alaycı bir yumuşaklıkla devam etti: “Dua et ki seni bana hediye etti. Kendine alsaydı… emin ol, şu an çok daha kötü durumda olurdun.” Sözlerinin ağırlığı kalbime çarptı. Ateş başını hafifçe eğdi, gözleri sertti ama sesi beklenmedik şekilde değişti. “Ama korkma. Ben ona göre daha vicdanlıyım. Canını acıtmayacağım.” Yakınlığı beni daha da kıstırıyordu. Elinin dokunuşunu hissettiğimde kasıldım; o an kalbim daha hızlı attı, korkuyla öfkenin birbirine karıştığı bir sarmaldaydım. Ardından beni yatağa doğru itti; istemeden dizlerim yatağın kenarına çarptı ve geriye düştüm. Bir eliyle yüzüme dokundu; parmaklarının sertliğiyle birlikte tuhaf bir yumuşaklık da vardı. Başımı çevirdim, yanaklarım yastığa değdi, gözlerimi sağ tarafa diktim. Dudaklarımdan kelimeler döküldü: “Ben mal değilim! Ne seninim, ne de başka birinin!” Kelimelerim odanın havasını yırttı sanki. Ateş’in yüzünde ince bir kahkaha belirdi. “Yanılıyorsun küçük kız,” dedi alayla. “Sen benimsin.” Boynuma eğildi, dudaklarının dokunuşunu hissettiğimde bedenim buz kesildi. Rahatsızlık iliklerime kadar yayıldı; ellerimi refleksle göğsüne bastırdım, bütün gücümle itmeye çalıştım. “Bana zorla mı sahip olacaksın?” diye haykırdım. Sesim kırık, ama inatla doluydu. O an bir şey oldu. Ateş durdu. Gözlerini gözlerime dikti; uzun, sessiz bir bakış… İçinde sertlikle karışık bir tereddüt vardı. Nefesi ağırlaştı, dudakları aralandı ama kelime çıkmadı. Sonra yavaşça doğruldu, aramızdaki mesafeyi açtı. Geri çekildiğinde odadaki hava değişti. Sanki üzerimden ağır bir örtü kalktı ama hala nefesim düzensizdi. Gözyaşımı sildim, kalbim çılgınca atıyordu. Ateş sessizce bir adım geri attı; yüzünde karmaşık bir ifade vardı: öfke mi, merhamet mi, yoksa ikisinin arasında sıkışıp kalmış bir kararsızlık mı… anlayamadım. Ateş gardolabına doğru gitti. Gözlerim onu takip etmemeye çalışıyordu ama başaramadım. Gömleğini çıkarıp rahat bir eşofman geçirdi üzerine… üst kısmına hiçbir şey giymedi. Kaslı omuzları, göğsü loş ışığın altında gölge gibi parlıyordu. İstemeden bakışlarım ona kaydı. Kalbim hızlandı. Yüzüm kızardı. O an başımı yana çevirdim, gözlerimi kaçırdım. Sakın belli etme Sude… sakın. İçimde istemsiz bir his kabardı ama inadım daha güçlüydü. Ateş hiç acele etmeden kapıya gitti, kilidi çevirdi. Anahtarı cebine koydu. Ses öylesine keskin geldi ki, kalbimin üzerine mühür vurmuş gibiydi. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yatağa doğru yürüdü ve uzandı. Şaşkınlıkla doğruldum. “Ne yapıyorsun sen?” dedim, gözlerim büyüyerek. “Uyuyorum,” dedi sakince. “Burada mı uyuyacaksın?” Sesim titriyordu ama sinirle sertleştirdim. Başını bana çevirdi, gözlerindeki ciddiyetle: “Burası benim odam.” Kahkahaya karışan öfkeyle homurdandım. “Dalga geçiyorsun herhalde! Seninle aynı yerde uyuyacağımı falan mı sandın? Kimsin sen ya?!” Birden yatağın üzerinden doğruldu. Yıldırım gibi kalktı. Gözlerim dondu, nefesim tutuldu. Bir anda önümdeydi. Sırtım duvara çarptı, bedenim ile duvar arasındaki tek şey Ateş’in gölgesiydi. Nefesi yüzümdeydi. Kulağıma eğildi. “Ateş Kılıç,” dedi kısık, sert bir sesle. “Ben İstanbul’un yeraltı dünyasının tek varisiyim. Şimdi… ya o yatağa gidip paşa paşa uyuyacaksın… ya da ben zorla yatıracağım.” Kalbim deli gibi çarpıyordu ama gözlerimle ona karşı durdum. Başımı hafif yana eğip kulağına fısıldadım: “İki dünya bir araya gelse bile, yine de orada seninle yatmam.” Sözlerim dudaklarımı terk ettiği anda gözlerinde şimşekler çaktı. Çenesindeki kas gerildi. Sinirlenmişti. Dudaklarının kenarında alaycı bir kıvrım belirdi. “Öyle mi küçük hanım?… Tamam.” Bir anda kollarıma uzandı, beni kucağına aldı. Çığlık atamadan yatağa bıraktı. Kendisi de yanına uzandı. Kalkmaya çalıştım, dizlerimle geri itmeye çalıştım ama kolları çelik gibiydi. Bileklerimden yakaladı, beni kendine çekti. Arkama geçti, kollarını sırtımdan göğsüme doğru sardı. O kadar sıkıydı ki nefesim kesildi. “Bırak!” dedim, kıvranarak. “Canım acıyor! Kemiklerim kırılacak!” Kısa bir sessizlik oldu. Sonra kollarındaki baskı biraz gevşedi. Nefesim geri geldi. O an kulağıma eğildi, sesi buz gibi fısıldadı: “Zorluk çıkarma… ki zarar görme.” Gözlerimden bir damla yaş süzüldü. Bir yandan mücadele ettim, çırpındım, kollarını açmaya çalıştım. Ama çabam nafileydi. Gücüm ona yetmiyordu. Sonunda bedenim yoruldu. Nefesim düzensizleşti, kaslarım gevşedi. Çırpınmayı bıraktığımda, odada sadece kalbimin çarpıntısı kaldı. Ateş’in kolları hâlâ üzerimdeydi, ama o an baskının yerini garip bir sıcaklık aldı. Öfkem içimde yanmaya devam ediyordu, ama göz kapaklarım ağırlaştı. İstemeden… hiç istemeden… gözlerim kapandı. Son hatırladığım şey, onun nefesinin enseme değmesiydi. Sonra karanlık sardı her şeyi. Ve ben, farkında olmadan, Ateş’in kollarında uyuyakaldım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE