Bölüm 1: Kaçırılma
Benim adım Sude Yılmaz.
Hayatın bana sunduğu tek gerçek; annemi hiç tanımamış olmam. Daha doğduğum gün, beni dünyaya getirirken gözlerini kapatmış. Annemden bana kalan tek şey, birkaç eski fotoğraf ve babamın dudaklarından hiç düşmeyen “O senin yüzünden öldü” sözleri.
Babam… Adil Yılmaz. İnsanların yüzüne gülüp arkasından onları paramparça eden, kumarın ve borcun içinde kaybolmuş bir adam. Onun yanında büyümek, her gün biraz daha nefesimin kesilmesi gibi.
O yüzden ben, kendi yolumu çizdim.
Şimdi İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde İnsan Hakları okuyorum. Adaletin, özgürlüğün ve eşitliğin belki de en uzak olduğu bir evde büyüdüm. Ama içimde hep bir umut var; belki bir gün, başkalarının benim gibi çaresiz hissetmesini engelleyebilirim.
Yine de ne kadar güçlü görünmeye çalışırsam çalışayım, geceleri yatağa uzandığımda boğazıma düğümlenen bir boşluk var.
Karanlıkta hep aynı düşünce geliyor aklıma:
“Bir gün biri çıkıp beni bu hayattan kurtaracak mı? Yoksa ben kendi zincirlerimi kırmak zorunda mı kalacağım?”
O günün çok uzak olmadığını bilmeden, hayatımı değiştirecek o adamın gözlerine bakmaya hazırlanıyordum…
Bugün de normal bir gün sanıyordum. Dersler, notlar, arkadaşımın “kahveye gel” dediği o hafif telaş… Ne kadar aldatıcıymış. Bir anda kendimi kalabalığın içinde yalnız, bir anda kapkaranlık bir arabanın içinde buldum. O an aklımdan geçen ilk şey şu oldu: “Neden ben?” Sonra utanma geldi — kendimi koruyamadığım için utanıyorum.
Koltuk soğuktu. Elleri ellerimde gezindi, çantam alındı, telefonum elimden kaydı. Bir şey söylemek istedim ama sesi olmayan bir çığlık gibiydi boğazımda. Kafama geçirilen kapüşon, dünyayı küçülttü; görebildiğim sadece bastırılmış figürler, duyabildiğim sadece ayak sesleri. Arabadan inerken çakıl taşları ayaklarımın altında ince bir ders verir gibi hışırtılıyordu. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, her vuruşu ayrı bir kişiye aitmiş gibi hissettim.
İçeri soktular. Ev büyük, ağır ve soğuktu. Girişteki taş basamaklar birer basamak daha fazla korku taşıdı sanki. Sandalyeye bağlamadılar ama ayakta durmamı sağlayacak bir alan bırakmadılar. Bileklerimdeki bağın izi, ileride bana ait olacak bir iz gibi duruyordu.
Kapı açıldığında önümde bir gölge belirdi. Şimdiye kadar televizyonda gördüğüm “kötü adam” portreleri gerçek insan haline gelirken, o insanın gözleri beni ölçüp biçiyordu. Barbaros Kılıç… Adını duymuştum; babamın borcunu bilen insanlar fısıldardı. O gülüşü vardı: acımasız, ama kontrollü. Sanki beni izlerken aynı anda hem memnun oluyor hem de bana merhametliymiş gibi rol kesiyordu. “Babana sordum,” dedi, o ağır, yavaş sesle. “Borcu ödemiş mi?” Ben cevap veremedim. Cevabım göğsümde düğümlenmişti.
Söylediği şey daha keskin oldu: “Ödeyemedi. Karşılığında seni saydı.” O an içimde bir şey kırıldı. “Karşılık” kelimesi öylesine soğuk, öylesine mecazi ki; insan bir an kelimenin ağırlığını taşır mı diye düşünüyor. Ben mal değilim, diye mırıldandım içten içe. Sen de biliyorsun, değil mi? Kaç kelimeyle anlatsam eksik kalacak o his — küçülme, değersizlik, bir eşyanın fiyatı gibi listelenme.
Sonra, biri daha girdi. Oğul. Ateş. İsim tam yerine oturmuş: bakışları ateşli, görünüşü sert; ama hareketleri kontrollü, pür dikkat. Babası konuşurken o beni izledi; gözleri kısa, keskin bir merakla doluydu; tuhaf bir sessizlik vardı aramızda, konuşma değil de bir ölçüm gibiydi. İnsan üzerine bu kadar belirleyici bir dikkat olunca, bedenin istemsizce karşılık veriyor; omuzların geriliyor, nefes daralıyor.
Bileğimden beni kaldırdı. Sert değildi, ama kesin. Diz kapaklarım taş zemine çarptı, ağrı indi, ama asıl acı onlar değil, utanma ve küçük düşme hissiydi. Onun ayaklarının dibine düşmüş olmak — birinin ayaklarınıza bakıp “şimdi ne yapacağım” diye karar verdiği an — tarif edilmez bir boşluk bırakıyor insanda.
Barbaros gürledi: “Bu sana hediyem.” Bir kelime. Hediyem. Hediyeyi insan yerine koyma biçimi, yüzüme düşen utancın tuzu biberi oldu. Ateş, beni kenara doğru itti; hareketi mekanik, sanki bu tür şeylere alışmış ama gözlerindeki arayış bambaşkaydı. Bir an yüzüne bakmaya cesaret ettim; orada babasından farklı bir şeyler vardı, bir karar vermiş ama kararını saklıyordu.
“Kaçma,” dedi, ama bunu sert bir emir gibi değil, olanı bildiren bir önseziyle söyledi. “Kaçarsan yakalanırsın.” Kulağıma çarpan kelime “herkes”ti. O “herkes”in içinde babam da vardı, borcu yazan defterler, geceleri şehrin köşelerinde duran adamlar… Hepsi. Tüm şehir bir ağı gibi duruyordu.
Sonra bana su getireceğini söyledi. Parmağıyla bileğime dokunmadan önce tereddüt etti; o tereddüdü fark ettim ve küçük bir nefes alabildim. İzin verdim, çünkü bağırdığımda ne olacağını biliyordum: gelip beni alacaklardı; belki daha kötü. İtaat ettim. Bu, teslimiyet değildi sadece — hayatta kalma içgüdüsüydü.
İp çözüldü. İzin verdiğim için kendimi şaşırmış hissettim; çünkü bir yerde hala seçim yapabileceğimi düşünüyor olabilirim. İzin verip vermemem arasında bir fark yoktu belki, ama o an küçük, önemsiz bir seçimdi benim için; bir parça kontrol. İpin bıraktığı iz kızarıp solarken, içimde bir yerden annemi düşündüm. Kübra. Onu hiç tanımadım; ama bir an için yanımda olmasını, elimi sıkmasını istedim. Belki o bana “kal” derdi, belki “kaç” derdi. Kim bilir.
Kapı kapandığında kalabalığın dışındaki dünya kesildi. Odaya yalnızca ateşin sakin nefesi, benim titreyen sesim ve odanın köşesindeki eski bir saatin çok yavaş tıkırtısı kaldı. Ateş suyla döndüğünde elimdeki bardağı tutarken gözlerime bakmadı uzun süre; bir şey söyledi, sesi alçaktı: “Konuşuruz.” Çok mu basit? Evet. Ama o sözcükte hem bir vaat hem bir tehdit vardı. Sanki bana bir kapı aralıyor, ama kapı babasının elindeydi.
O gecenin sonunda anladım ki; özgür olmak, sadece zincirleri kırmaktan ibaret değilmiş. Bazen özgür olmak, en küçük hatırlatma ışığını bile canlı tutmakmış: annemin adı, okuldaki bir ders, bir arkadaşın kahkahası… Hayatta kalmanın yollarını düşünürken, içimde bir yerde küçücük bir kıvılcım yanıyordu. Onu söndürmeyeceklerdi; bunu kendime bile itiraf edemiyor olsam da, o kıvılcıma tutunmak zorundaydım.
Ve böylece bekledim — kapının arkasındaki adımların, bir kahkahanın, bir nefesin getireceği bir sonraki anı bekler gibi; ama beklemekten başka bir şey yapamamak en acı olanıydı.
Kapı tekrar açıldığında kalbim boğazımdan çıkacak gibi oldu. Bu sefer içeridekilerden biri değil, o vardı. Ateş. Göz göze geldiğimiz an, bütün küçük kaçış planlarım anlamsızlaşıyor; nefesim düzensizleşiyor, bacaklarım boşlukta gibi.
“Bırak beni,” diyorum, sesim titriyor ama kelimeler geliyor. “Babamın borcunu ödeyeceğim. Ne isterlerse yaparım, para bulurum, çalışırım — beni bırakın.”
Ateş’in yüzünde önce bir yumuşama belirdi, sonra ince, tanımlanamaz bir gülümseme. Babasının sözlerini hatırlıyor gibiydi; o gülüşte alay kadar soğuk bir kabullenme vardı.
“Siz mi ödeyeceksiniz?” dedi, neredeyse fısıldar gibi. “Artık çok geç, küçüğüm.”
O “küçüğüm” sözü bedenime bir el kadar ağır indi. “Sen benim doğum günü hediyemsin,” dedi, cümleyi bir tehdit gibi bitirip yana çekildi—dokunmadı. Ama yakınlığı pek fark etmemek mümkün değildi; nefesi kulağımın dibinden geçti sanki. O an, dokunup dokunmamak arasındaki çizgiyi hissettim; o çizgiyi o belirliyordu, ben değil.
Kendimi geri çekmeye çalıştım. Dizlerim hala titriyordu, ama içimde bir şey daha vardı: utanma değil, hayatta kalma. “Beni serbest bırakın. Buna hakkınız yok. Zorla tutamazsınız.” Sesim önce zayıftı, sonra güçlendi; çünkü ellerimi bağlayan o ipin bıraktığı kızarıktan daha fazla, kelimelerimle var olabilmek istedim.
Ateş sadece güldü—gülüşü küçük, soğuk. “Kaçmayı denersen ne olacağını biliyorsun,” dedi. Sanki bunu söylemek hem bir bilgi hem de bir uyarıydı. “Burada her şey planlı. Senin haykırışın kimseyi buraya çekmez.”
O an çılgınca bir şey yapmak geldi içimden. Kapıya koştum, kolumu omuz hizasından aşağı vurup kapıyı açmaya çalıştım. Kilit yerinden oynamadı; dışarıdaki demiri hissedebiliyordum, soğuk ve sağlam. Tüm gücümle vuruyorum: “YARDIM EDİN! BURADA ZORLA TUTULUYORUM! LÜTFEN!” Ne kadar bağırırsam bağırayım dışarıdan cevap geleceğine dair bir ses duymuyorum. Sanki şehir bir süreliğine sustu.
Ateş arkama yaklaştı; nefesini enseme alıp hiçbir şey söylemeden sadece dinledi. Bu hareket bile bir sınır çizmek içindi. “Susmazsan daha kötüsü olur,” dedi. Sesi soğuk taş gibi. “Burası, babamın evi. Burada kurallar var.”
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes almaya çalıştım. İçimdeki panik, öfkeye dönüşüyor; küçük bir kız değilim, düşüncesini kendime fısıldadım. Elimi kapının koluna takıp bir kez daha ittim; kolum acıdı ama kapı yerinden kımıldadı. Bir umut belirdi — kısa bir anlık serbestlik.
Tam o sırada biri koridordan adım sesleriyle yaklaşıyordu. “N’oluyor?” diye bir ses geldi; o an dışarıya sesim daha güçlü çıktı: “YARDIM EDİN! BİRİLERİ BENİ ZORLA TUTUYOR!” Kapı aralığından bakınca sadece uzun bir gölge ve kapının dışındaki karanlık bir koridor gördüm. Ses atanın uzaklığı umut ve korku arasında bir çizgi oldu.
Ateş, benim bu çabasını soğukkanlılıkla izledi. “Bak,” dedi, “eğer sakin olursan kimse zarar vermez. Harekete geçersen, kendine zarar verirsin.” Sesi, ikisini de barındırıyordu: hem temkin hem de uyarı. “Bana güvenme,” diye düşündüm. Güvenmek diye bir lüksüm yoktu. Ama plan yapmak için bir an daha kazanmıştım.
Yine de kapıyı kırmanın mümkün olmadığını anladığımda, başka bir seçenek düşündüm: sesimi kayda almak, yalvarışımı daha duyulur kılmak, pencereye çıkmak mümkünse… Aklım bir plan yapmaya çalışırken Ateş arkamda durup sessizce fısıldadı: “Susma. Ama durmanı bekliyorum.” O fısıltıda tehdit değil, ani bir anlayış, bir hesaplaşma vardı; sanki bir sınırın içindeki iki insan, birbirlerini tartıyordu.
Koridorun ucundan bir adım daha duyuldu. Kalbim, bu küçük sesin getireceği şansı beklerken, içimde annemin ismini söylüyor gibiydim: Kübra. Sanki o ismi söylemek biraz daha cesaret veriyordu. Kapıyı tekrar çarpmaya hazırlanırken, içimden bir ses bana soğukkanlı olmayı söyledi — çünkü çılgınca bir hareket, geri dönüşü olmayan bir son olabilirdi.
Ve öylece bekledim; Ateş hâlâ arkamda, nefesi hala kulağımda, kapı koluna sarılmış elimde titreyen bir umut vardı. Dışarıdaki adım sesleri yaklaşıyordu — hem kurtuluşa hem de yeni bir tehlikeye açık bir kapı aralığıydı.
Ateş yana dönüp tam arkamda durdu. Sırtımda onun nefesini hissettim; soğuk, ölçülü ve çok yakın. Kulağıma doğru eğildiğinde tüm dünya küçüldü — dışarıdaki adımların sesi bile daha uzakta kaldı, sadece o ve ben kaldık. Bu yakınlık rahatlatıcı değildi; kemiklerimi titreten bir baskıydı.
“Bırak beni,” dedim, sesi kırık ama kararlı. Omuzlarımdan bir miktar uzaklaşmasını istedim, ellerimi ona doğru ittim; paletim soğuk zemine çarpıyordu. Geri çekilmeye çalıştım ama elleri tuttukça, adımlarını hiç kesmedi; sanki beni orada bir işaret olarak tutmak için varlığını kullanıyordu.
“Söylemiştim,” dedi Ateş, sesi yumuşak ama içinde taş gibi bir şey vardı. “Kaderine razı gelir, itaat edersen hayatın daha kolay olur.”
Söylediği her kelime beni daha sert bir gerçeklikle yüzleştiriyordu: burada bir tercihmiş gibi görünen şey aslında bir tuzaktı.
“Hayır,” dedim. Kelimem küçük bir kıvılcım gibiydi — belki yetersiz, ama içten geldi. “Ya olmazsam?”
Ateş’in gülüşü yoktu; dudaklarının arasından çıkan bir tıslama gibi oldu, dişlerinin arasından fırlayan soğuk bir uyarı: “Emin ol, olmamak istemezsin.” Bu cümle bir tehditse, kulağıma fısıldanmış bir nişaneydi; içinde hem hesap hem kesinlik vardı.
İnat ettim. İnat etmem gerekiyordu. Gözlerimi onun gözlerine diktim, ondan kaçmak için değil, içimdeki küçücük direnci beslemek için. “Sana itaat etmeyi düşünmüyorum,” dedim, nefesim titriyordu ama kelimeler netti. “Senin kararına, babanın kararına razı olmayacağım.”
Ateş bir an durdu. O kısa duraklama benim için bir zafer gibiydi — çünkü onda bir tereddüt belirmişti. Fakat tereddüt geçici oldu; yüzündeki ifade tekrar katılaştı, sanki bir şeyi tarttıktan sonra geri çekiliyordu.
“Bak,” dedi sakin, tehlikeli bir tonda. “Sana yardım etmiyorum. Sadece gerçeği söylüyorum. Direndiğinde ne olacağını biliyorsun.”
Kelimesi keskin; bir hatırlatma. Benim söyleyeceklerim, cesaretim, planlarım — hepsi olası sonuçlarla tartılıyordu. Korku bedenime saplanırken bir öfke yükseldi: hem babamın yaptığı hem de beni burada tutanların yüzsüzlüğü.
İtiraz ettim tekrar. Elimi onun göğsüne koyup geri çekilmeye çalıştım. Bu, küçük ama anlamlı bir hareketti; kendimi tekrar var etmeye çalışıyordum. “Beni zorla yönlendiremezsiniz. İnsan değilim belki gözünüzde ama vazgeçmeyeceğim.”
Ateş’in bakışı delip geçti; bir an yüzünde bir çatlak belirdi — ne olduğunu anlayamadım, belki bir parça merhamet, belki sadece hesaplı bir soğukluk. “Uslu olursan, daha az zarar görürsün,” dedi sadece. “Uslu olursan, hayat hata payı bırakır.”
O anda içimde bir şey temizlendi; onun “daha az zarar” sözü, benim çabamın bütün değerini sorgulamaya çalışıyordu. Ama aynı zamanda, bir yanan çöp gibi, bana ne kadar az şeye razı olamayacağımı hatırlattı. “Senin kurallarınla yaşamayacağım,” fısıldadım. “İsterse dünya benim aleyhime olsun.”
Ateş eğildi; nefesi hala kulak hizamdaydı ama eli geri çekildi. Bir an daha yüzünde bir şey vardı — karmaşık, çözülmemiş. “O zaman izleyeceğiz,” dedi. “Görürüz.”
Söylediği sözün altında bir sınama, bir bekleyiş vardı. Benim için anlamı açıktı: direnmeye devam et, ama kaybedeceklerin de olacak.
Odaya sanki daha sert bir sessizlik indi. Her haykırışım, her itirazım, o duvarda küçük bir yankı yaptı; ama yankı bir kurtarıcı değildi, sadece sesin kırılıp parçalanmış bir haliydi. Ben yine de ayakta durdum. Kalbim hızlıydı, ellerim titriyordu ama gözlerim sabitti.
İşte orada durduk: o, baskısını koruyan bir gölge; ben, kırılmaya direnmeye çalışan bir kimlik. İçimde bir umut vardı — küçük, nazik ama ısrarcı. Onu söndürmek istemiyorlardı; ama ben de kendi içimde sönmesine izin vermeyecektim. Bu, bir savaşın başlangıcıydı; kelimeler, bakışlar ve küçük hamlelerle örülen bir direniş.
Kapı kilitlenince panikle önce bağırmadım; ilk şoku atlattıktan sonra mantığım devreye girdi. Odaya baktım: yatak genişti, çarşaflar düzenliydi. Masaya yöneldim ve çekmeceleri kontrol ettim. İçlerinde kalemler, bir defter, küçük bir anahtarlık vardı. Kilitli bir çekmece buldum; onun içinde küçük bir kutu vardı — çakı, el feneri, birkaç sigara ve katlanmış bir zarf. Zarfı açtım; içinde “A — dikkatli ol.” yazılıydı. Tarih de vardı, ama bana bir şey söylemedi; yine de notun varlığı birileri arasında ihmalin olabileceğini düşündürdü.
Yatağın altını aradım; kalın halının altında dikkate değer bir şey çıkmadı. Gardırobu açtım; içinde koyu gömlekler, birkaç deri ceket vardı ama ceplerinde anahtar yoktu. Telefonum cebimde değildi — arabada kalmış olmalıydı ya da el koymuşlardı. Bu iletişim imkanımı sıfırladı; düşüncelerimi hızlandırdı.
Pencereye gittim, perdesini hafifçe araladım; dışarıda geniş bir bahçe görünüyordu ama pencere demirliydi. Demir parmaklıklar kaçışı zorlaştırıyordu; menteşeler sağlamdı. Balkon kapağı menteşesinde paslanma işaretleri vardı, zorlayarak açılabilirdi belki, ama atlamak büyük bir risk taşıyordu. Cam çift katlıydı; kırıp atlamak hem gürültülü hem tehlikeliydi.
Masadaki küçük elektronik alete dokundum; ekran kapalıydı. İçini açma olanağım kısıtlıydı ama bir şeyler deneyebilirdim. Banyoyu kontrol ettim; lavabonun altındaki dolapta bant buldum. Bant işe yarayabilirdi — menteşeyi zayıflatmak ya da dikkat çekici bir şey yapmak için kullanabilirdim. Ayrıca masanın çekmecesindeki not defterinde karalanmış birkaç isim ve telefon numarası fark ettim; hızlıca aklıma kazımaya çalıştım bazı rakamları.
Fotoğraf çerçevesi dikkatimi çekti; üzerinde Ateş’in çocukluğuna ait bir kare vardı, yanında bir kadın gülümsüyordu — muhtemelen annesiydi. Bir an için annemin, Kübra’nın yüzünü düşündüm; o düşünce bana küçük bir güç verdi. İpucu aramaya devam ettim: halının altındaki küçük toz izleri, çekmecede unutulmuş bir anahtarlık, nottaki “dikkatli ol” uyarısı… Hepsini bir araya getirip bir harita oluşturmaya başladım.
Sonra bir plan kurdum: önce içeride sessizçe menteşeleri zayıflatmaya çalışacağım; bant ve çakıyla küçük darbeler uygulayacağım. Eğer bu işe yaramazsa, balkon seçeneğini değerlendirecektim — bahçeye atlayıp saklanmak son çare olacaktı. Ayrıca masanın üzerindeki küçük cihazla bir ses çıkarıp koridorda dikkat oluşturmayı deneyebilirdim; komşuların ya da görevlilerin ilgisini çekmek için bunlar işe yarayabilirdi.
Zamanın nasıl geçtiğini bilemedim; bir noktada kapının arkasından bir ayak sesi duydum ve kalbim hızla çarptı. Adımlar uzaklaştı; belki bir görevlinin turuydu, belki de boş bir adım. Her ihtimali değerlendirdim. Küçük işaretleri topladım, notları kendime hatırlattım ve saklayacak bir yer aradım; bozuk bir para, küçük bir bıçak parçası, kalemle yazdığım “BURADA — SUDE, YARDIM” notunu pencere pervazına bıraktım.
Derin bir nefes aldım, annemin adını fısıldadım — Kübra. O ismi düşünmek bana cesaret verdi. Oturup durmak yerine harekete geçmeye karar verdim; planımı küçük adımlara böldüm. İlk hamle menteşeleri zayıflatmak, ikinci hamle ses çıkarmak, üçüncü hamle ise kaçma denemesi olacaktı; hepsinin riski vardı ama beklemek de aynı şekilde tehlikeliydi.
O gece odada yalnız değildim ama yalnız hissediyordum; yine de içimde bir inat, bir kıvılcım vardı. O kıvılcımı söndürmelerine izin vermeyecektim.