Yeni Umutlar;

1069 Kelimeler
O akşamdan sonra içimde bir şeyler yerinden oynamıştı. Sanki hayatım, o ana kadar hiç dokunulmamış bir kapının eşiğine gelmişti de ben farkında olmadan tokmağı çevirmiştim. Sevgilimin “seni seviyorum” deyişi kulağımda yankılanıp dururken, Aşkın’la birlikte yürüdüğüm yol bana yabancı, ürkütücü ve bir o kadar da merak uyandırıcı geliyordu. Ayaklarım ileri gidiyor ama içim geri dönmek istiyordu. Sokağın köşesine geldiğimizde kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. Aşkın rahat görünüyordu. Hatta her zamanki gibi enerjik, biraz da umursamaz. Benim suskunluğumu fark edince koluma girdi. “Bu kadar gerilme,” dedi. “Sadece konuşacağız.” Konuşmak… O ana kadar konuşmanın bile sınırları vardı benim hayatımda. Kiminle, nerede, ne kadar konuşacağım bile başkalarının çizdiği çerçeveler içindeydi. Şimdi ise hiç tanımadığım bir adamla, üstelik yalan söyleyerek buluşmaya gidiyordum. Sokağın sonunda siyah bir araba duruyordu. İçinde biri vardı. Aşkın el salladı. Arabanın camı indi, içeriden otuzlu yaşlarında bir adam bize baktı. Bakışları, alışık olmadığım bir rahatlık taşıyordu. Kendinden emin, çevreyi tartan, insanları çözmeye çalışan bir bakıştı. “Bu da Aslı” dedi Aşkın. “Size bahsetmiştim.” Adam başıyla selam verdi. Adımı söylerken sesinde tuhaf bir yumuşaklık vardı. Kapıyı açtı. Tereddüt ettim. Bir an geri dönmek istedim. Ama Aşkın çoktan binmişti. Sanki dönmem ayıp olacakmış gibi hissettim. İçimdeki ses susmayı seçti. Arabaya oturduğum anda üzerime ağır bir koku sindi. Sigara, parfüm ve metal karışımı bir şey. Camdan dışarı baktım. Sokak lambaları ardı ardına geçerken, içimdeki huzursuzluk daha da arttı. Adam konuşmaya başladı. Nerede çalıştığımı, kaç yaşında olduğumu sordu. Kısa cevaplar verdim. Gözüm sürekli saate gidiyordu. Bir saat demiştik. Sadece bir saat. Bir kafeye girdik. Loş ışıklı, içerisi kalabalık olmayan bir yerdi. Masaya oturduk. Aşkın hemen rahatladı. Gülüyor, espriler yapıyor, sanki yıllardır buraya geliyormuş gibi davranıyordu. Ben sandalyemde dik oturuyor, ellerimi kucağımda birleştiriyor, etrafa bakmamaya çalışıyordum. Adam bana dönüp: “Çok sessizsin,” dedi. “Alışık değilim,” dedim kısaca. Gülümsedi. “Zamanla alışılır.” Bu cümle içime bir ürperti saldı. Zamanla… Ne demekti zamanla? Buraya bir defaya mahsus gelmiştim. Kendime öyle diyordum. Ama kelimeler içimde yankılandıkça ağırlık yapıyordu. Aşkın bir ara lavaboya gitti. Masada yalnız kaldık. Sessizlik uzadıkça kalbim daha hızlı atmaya başladı. Adam sigarasını yaktı, dumanı yavaşça üfledi. “Aşkın sana güveniyor,” dedi. “Öyle mi?” dedim istemsizce. “Evet. Seni seviyor. Onu yargılamadığını söylüyor.” Ne diyeceğimi bilemedim. Onu yargılayıp yargılamadığımı ben bile bilmiyordum. Sadece acıyordum belki. Ya da kurtarmak istiyordum. Ya da kendimi iyi hissetmek istiyordum. Bir süre sonra Aşkın döndü. Saatime baktım. Neredeyse kırk dakika geçmişti. İçimdeki sıkıntı artıyordu. Kalkmak istediğimi söyledim. Aşkın biraz daha oturmamız için ısrar etti ama yüzümdeki gerginliği görünce sustu. Arabaya tekrar bindik. Bu sefer sessizlik daha ağırdı. Yol boyunca kimse konuşmadı. Sokağın başına geldiğimizde adam arabayı durdurdu. “Tekrar görüşürüz,” dedi Aşkın’a. Sonra bana baktı. “Memnun oldum.” Sadece başımı salladım. Arabadan iner inmez derin bir nefes aldım. Sanki uzun süre suyun altında kalmışım da yeni çıkmışım gibiydi. Eve doğru yürürken ayaklarım titriyordu. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Kapının önüne geldiğimde saat dokuzu biraz geçiyordu. “Mesai” yalanıma uygun bir saatti. Anahtarı çevirirken içimde tuhaf bir suçluluk vardı. Kimse bir şey sormadı. Annem mutfaktaydı. Babam televizyon izliyordu. Her şey her zamanki gibiydi. Ama ben aynı değildim. O gece uyuyamadım. Gözlerimi kapattığımda arabanın içi, adamın bakışları, Aşkın’ın rahat tavırları gözümün önüne geliyordu. Bir de sevgilimin sesi… “Seni seviyorum.” O sözle birlikte içimde bir şey sızlıyordu. Ertesi gün işe gittiğimde Aşkın çok neşeliydi. Sanki dün yaşananlar sıradan bir akşam gezmesiydi. Bana göz kırptı. “İyi misin?” diye sordu. “İyiyim,” dedim ama sesim inandırıcı çıkmadı. Öğle arasında yanıma geldi. “Dün için teşekkür ederim,” dedi. “Benim için önemliydi.” “Ne için?” diye sordum. “Yanımda olman için.” Bir şey diyemedim. O an fark ettim ki, onun hayatında ‘yanında olmak’ ile ‘bir şeylere dahil olmak’ arasındaki çizgi çok belirsizdi. Günler geçtikçe Aşkın’la daha çok konuşur olduk. Bana daha fazla açılıyordu. Kimi zaman geçmişini anlatıyor, kimi zaman bugünkü sıkışmışlığını. Parasızlığını, yalnızlığını, korkularını. Hap meselesi tekrar gündeme geldi. Bırakmaya çalıştığını söylüyordu ama bazen yüzünden anlıyordum, yine kullanmıştı. O hâllerini gördükçe içim acıyordu. Ona kızamıyordum. Daha çok korumak istiyordum. Sanki ablasıydım, annesiydim, arkadaşıydım. Her şeydim. Kendimi onun sorumluluğunu almış gibi hissediyordum. Bir gün bana, o adamla yeniden görüşmek istediğini söyledi. Bu kez açıkça. “Beni anlıyor,” dedi. “Bana yardım edebilir.” İçimden bir ses bunun doğru olmadığını söylüyordu. Ama o sesi bastırdım. Çünkü Aşkın’a “hayır” demek, onu yalnız bırakmak gibi geliyordu. “Ben gelmem,” dedim. “Tamam,” dedi. “Ama sen biliyorsun diye söylüyorum.” O günden sonra aramızda görünmez bir mesafe oluştu. Bana her zamanki gibi davranıyordu ama ben içten içe huzursuzdum. Ne zaman geç kalsa, ne zaman dalgın olsa, aklım oraya gidiyordu. İş yerinde de bazı şeyler değişmeye başlamıştı. Patronun bakışları sertleşmişti. Aşkın’la ilgili uyarılar sıklaşmıştı. Bana yine konuşmamı söylediler. Ama bu sefer içimden gelmedi. Çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum. Ona sınır koyma hakkını kendimde göremiyordum artık. Bir öğle vakti, depoda yalnızken Aşkın yanıma geldi. Yüzü solgundu. Elleri yine titriyordu. “Aslı” dedi fısıltıyla, “bir hata yaptım.” Kalbim sıkıştı. “Ne oldu?” “Param bitti. O da bana kızdı. Telefonlarıma çıkmıyor.” O an içimde bir korku dalgası yükseldi. “Hangi o?” diye sordum, cevabını bildiğim hâlde. Başını eğdi. “Dün akşam yine onunlaydım.” Bir şey söylemedim. Dilim tutulmuştu. Hem kızgındım hem çaresiz. Onu sarsmak, silkelemek, ‘dur’ demek istiyordum. Ama gözlerindeki boşluk beni durdurdu. “Ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi. “Biraz borç bulmam lazım.” O an cebimdeki parayı düşündüm. Maaşımı yeni almıştım. Evde vermem gerekenler vardı. Ama o an hepsi uzak geldi. Aşkın’ın yüzü gözümün önündeydi. “Bakacağım,” dedim sadece. O gün akşam eve dönerken yol bana her zamankinden uzun geldi. Kafamın içinde iki ayrı dünya çarpışıyordu. Bir yanda bana öğretilen doğrular, sınırlar, korkular… Diğer yanda karşımdaki gerçek insan, acısı, çaresizliği ve benden bir şey isteyen bakışları. Sevgilim aradı. Sesini duyunca boğazım düğümlendi. Günümün nasıl geçtiğini sordu. “İyiydi,” dedim alışkanlıkla. Oysa iyi değildi. Hiç iyi değildi. Telefonu kapattıktan sonra yatağa uzandım. Tavana baktım. İçimde büyüyen bu karmaşayı kimseye anlatamıyordum. Ne aileme, ne sevgilime, ne de Aşkın’a tam olarak. Sanki iki hayat arasında sıkışıp kalmıştım. Birinde bildiğim, güvenli ama dar bir dünya vardı. Diğerinde ise karanlık, belirsiz ama beni içine çeken bir kapı aralanıyordu. Hangisinin daha tehlikeli olduğunu bilmiyordum. Ve o gece, ilk kez şunu düşündüm: Belki de asıl tehlike, başkasının hayatını kurtarmaya çalışırken kendi sınırlarımı yavaş yavaş kaybediyor olmamdı…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE