Yeni Başlangıçlar;
Aslı ben…
Kendinden emin, sakin, sessiz ve candan bir yapım vardı. Muhafazakâr bir ailenin içinde büyümüştüm. Hayatım belli sınırlar içinde, olması gerektiği gibi ilerliyordu. Sahip olmak istediğim her şeye, çoğu zaman zorlanmadan ulaşıyordum. “Hayırlı olmaz” gibi sözler duymazdım; her şey doğal akışında, ailemin uygun gördüğü şekilde olurdu.
Liseyi bitirdikten sonra Halk Eğitim Merkezinde on dört bölümlük kursiyerlik eğitimimi tamamladım. Ardından aileme çalışmak istediğimi söyledim. Bir süre iş aradım ama istediğim gibi bir iş bulamayınca, bir fabrikada depo sorumlusu olarak çalışmaya başladım.
Çalışma saatlerimiz sabah dokuz, akşam yediydi. Hafta sonları tatildi; yalnızca işler çok yoğun olduğunda mesaiye kalınırdı. İşe girdiğim dönemde yoğunluk fazla değildi ama ileride artabileceği düşünülerek benden üç ay sonra bir personel daha alındı. İşte hayatımın yönünü değiştirecek kişiyle tanışmam böyle başladı.
O dönemlerde sosyal hayatım neredeyse yoktu. Babamın baskısı nedeniyle iş ve ev dışında bir yaşamım bulunmuyordu. Günlerim çoğunlukla işte, kalan zamanlarım ise evde ve uykuyla geçerdi.
Çalıştığım iş yerinin karşı binasında bulunan atölyede çalışan Yüksel isimli bir gençle tanışmış, zamanla arkadaş olmuş, yaklaşık bir yıl sonra da sevgili olmuştuk. İlişkimiz ciddiyete doğru ilerliyordu. Hayalim, yirmi bir yaşında evlenmek ve sevdiğim insanla bir hayat kurmaktı.
Tam bu dönemde, bizim iş yerine yeni başlayan bir bayanla tanıştım. Adı Aşkın’dı;
kimliğinde ise Sabah yazıyordu. Bizim ona Aşkın diye hitap etmemizi isterdi. Benden dört yaş küçüktü. Giyimi, tavırları ve hayata bakışı bana göre daha serbest, özgürce daha hareketliydi.
Çalıştığımız ortamda toplam on üç erkek, iki kadın dık. Fabrikalar bölgesinde olduğumuz için patron, Aşkın’ın giyimi ve davranışları konusunda sık sık uyarılarda bulunuyordu. Bu uyarılar çoğu zaman bana iletiliyor, onunla konuşmam isteniyordu. Bir gün karşısına geçip açıkça söyledim:
“Eğer giyimine ve davranışlarına dikkat etmezsen patron senin hakkında iyi düşünmüyor. İşini kaybetmeni istemem.”
O konuşmadan sonra bir süre her şey düzelmiş gibi görünüyordu. Bu süreçte arkadaşlığımız ilerledi, birbirimizi daha yakından tanımaya başladık. Ben ona bir ilişkim olduğunu söyledim. O da bana hayatına dair bazı şeyleri anlatmaya başladı.
Anne ve babasının resmi bir evliliği olmamış. Babası tanınmış bir iş insanıymış ve başka bir kadınla evliymiş. Aşkın’ın annesiyle ilişkilerini gizli yürütmüş. Annesi hamile kaldığında bunu kabul etmemiş, görüşmek de istememiş. Aşkın anneannesinin yanında büyümüş. Annesi ise pavyonlarda çalışarak onu okutmaya, ayakta tutmaya çalışmış.
Aşkın on iki yaşındayken annesini, üç yaşındayken de anneannesini kaybetmiş. Daha sonra mahalleden bir komşu sahip çıkmış ama orada da uzun süre kalamamış. Maddi imkânsızlıklar içinde, ilgisiz ve sahipsiz bir hayat yaşamış. En sonunda bizim iş ilanını görmüş; hem kendi ihtiyaçlarını karşılamak hem de birlikte kaldığı ev arkadaşına destek olabilmek için işe girmeye karar vermiş.
Bunlar, onun bize anlattığı kadarıyla bildiğimiz hayat hikâyesiydi.
Birlikte çalışmaya başlayalı yaklaşık dört ay olmuştu ki bir gün onu çok kötü hâlde gördüm. Elleri titriyordu, gözleri uykusuz ve yorgundu.
“Hasta mısın?” diye sordum.
Başını salladı ama net bir cevap vermedi.
Ertesi gün biraz daha iyiydi. “Dün neyin vardı?” diye sorduğumda, aramızda kalmasını isteyerek konuştu:
“Ben hap kullanıyorum… bulamayınca böyle oluyorum.”
Çok üzüldüm. İstersen bırakman için doktora gidelim, yardımcı olayım dedim. Kabul etmedi. Bunun kendi meselesi olduğunu söyledi. Yalnızca şunu ekledi:
“Bir daha olmayacak.”
Sonra bana bir şey daha anlatmak istediğini söyledi. Altı aydır görüştüğü bir erkek arkadaşı olduğunu, fakat niyetinden emin olamadığını anlattı. Benden yaşça büyük olduğum için onu tanımamı, fikrimi söylememi istedi.
Nasıl olacağını sordum. Akşamları eve erken gittiğimi, hafta sonları da sokağa çıkamadığımı söyledim. Israr etti. “Sadece bir saat, evdekilere mesaiye kaldık dersin” dedi.
O anki samimiyetine gerçekten inandım. Ertesi gün aileme “mesai var” diyerek izin alabileceğimi söyledim. Oysa bilmeden, hayatımda ilk kez bir yalana adım atıyordum.
Ertesi gün işteyken Aşkın, akşam için hazırlık yaptı. Sekreterlikten arayıp arkadaşına haber verdi. Saat yedi de, sokağın bitiminde buluşacaktık.
Yirmi bir yaşındaydım ama yaşadığım mahalle ve iş yeri dışında neredeyse hiçbir yeri tanımıyordum. İçimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Nereye gideceğimizi, ne konuşacağımızı bilmiyordum. Ya biri görürse? Aileme giderse? Ya sevdiğim çocuk duyar, görürse?
Bunları düşünüp duruyordum. Korkuyordum ama yine de dur diyemiyordum.
Akşam iş çıkışında birlikte kapıya yöneldik. Tam o sırada sevgilim Yüksel ile karşılaştık. Onlar da paydos etmiş, servise bineceklerdi. Birbirimize “iyi akşamlar” dedik. Ayrılırken bana dönüp:
Aslı; ömrüm canım benim
“Yolda dikkat et, kendine iyi bak… seni seviyorum.” dedi.
O sözleri ilk kez o akşam duymuştum.
Günler sonra o anı tekrar tekrar düşündüğümde hep aynı soru geldi aklıma:
Acaba onun içine mi doğmuştu yaşayacaklarım?