5. Mezar Olurum sana...

2936 Kelimeler
*********************************************************************** Öğle saatlerinin evde oluşturduğu sessizlik beni uykunun kollarına itiyordu. Babam sabah erkenden işe gitmiş annemse kahvaltı yapmam için beni uyandırdıktan sonra pazara diye çıkmıştı. Onlar evden çıkar çıkmaz kapıları pencereleri kilitleyip pek bir şey yiyemediğimden birazcık ekmek ve bir bardak çayla karnımı doyurup sofrayı kaldırıp bulaşıkları yıkadım. İstemeden dolayı büyük bir temizlik yaptığımızdan yapacak hiç bir şey yoktu. Canım feci şekilde kitap okumak istiyordu ama kütüpahanemdeki bütün kitapları okumuştum. Sıkıntıyla derin bir soluk alıp verdim. Salondaki ikili koltuğa uzanıp sehpahanın üzerinde duran kumandaya uzanacağım sırada çalan kapıyla irkilip parmak uçlarımın değdiği kumandayı yere düşürdüm. Sıkıntıyla oflayıp düşen kumandayı alıp tekrar sehpahaya koyup doğruldum. Kapı sabırsızca ardı ardına çalınıyordu. Korkuyla etrafıma bakıp şifonyerde duran uzun beyaz vazoyu elime alıp korkudan titreyerek kapıya sessizce yaklaşıp delikten baktım. Ve korkuyla çığlık atıp kendimi geri attım. Kocaman kahverengi bir göz kapı deliğinden içeri bakmaya çalışıyordu. Birdenbire aklıma düşen anlarla gözlerimi sımsıkı yumup başımı iki yana salladım "hayır..!" İğrenç mavi gözler... başımı ellerimin arasına alıp saçlarımı çekiştirdim. "Benim olacağını söylediğimde bana inanmalıydın..!" kontrolüm dışında aklımı delip geçen anlara birde o iğrenç ses eklenmişti. Başımı deli gibi iki yana sallayıp boğazım yırtılırcasına bağırdım "hayır..!" Korkudan kalbim şiddetle çarpıyor kesilen soluğum bana hiç yardımcı olmuyordu. Ayaklarımın dermanı kesilmişti sanki. Yere düşen bedenimi yerde sürüyerek geriye doğru gitmeye çalıştığım sırada "kız..! Canrüba! Benim Fadik teyzen! Açsana kız kapıyı..!" diyen sesle kesilen iflahım yavaş yavaş yerine geldi ancak bir kere mahfolmuştum. Psikolojim darmadumandı. Birdenbire sinirlerim boşaldı ve hıçkırarak ağlamaya başladım. O sırada kulağıma çalınan sesle hızla doğrulup kaç kere kilitlediğimi hatırlamadığım kapıyı titreyen ellerim yüzünden zorlukla açıp kapıyı içeri doğru açtım ve hala dolup dolup taşan gözlerimi bana endişeyle bakan yaşlı kahve gözlere diktim. Babam... "kızım...Ne oldu sana!?" diye endişeyle bedenimi süzüp bana doğru bir adım attığı anda hızla çıplak ayaklarımla koşup kollarımı sımsıkı sardım zayıf bedenine. Sarsılarak ağlıyor bir yandan da "baba...baba...çok korktum...çok korktum..!" diyordum bilinçsizce. Aylar sonra ilk kez beni kollarıyla sımsıkı sarmalayıp saçlarımı koklayarak öptü bir yandan da beni sakinleştirmeye çalışıyordu "korkma kızım...Geçti bak ben burdayım." buradasın baba, şükürler olsun buradasın... "manyak kadın, ne demek kapı deliğinden içeri bakmak ya!?" annemin bana uzattığı suyu titreyen ellerimle zorlukla kavrayıp dudaklarımla buluşturup bir yudum aldım ve önümdeki sehpahaya bırakıp tekrar güven kokan kollara sığındım. Babama... Beni memnuniyetle kabul edip çenesini başıma dayayıp saçlarımı okşayarak ağır ağır bedenimi terk eden korkuyu daha hızlı bir şekilde dağıttı. Elleri belinde salonda bir oraya bir buraya gidip gelip Fadik teyzeye sayıp söven Narin'i tekli koltukta oturan Abbas amca kolundan tutup oturduğu koltuğun yan kısmına oturttu "yeter be kızım başımı döndürdün bir sakin ol payladın zaten yaşlı başlı kadını iyice!" Narin öfkeyle soluyup işaret parmağını sallayarak "yetmez Abbas Bey yetmez! Sanki bilmiyorsunuz o karıyı derdi hal hatır sormak değil dedikodu toplamaktı. Gerizekalı canından edecekti kızı..!" annemin yanında ikili koltukta oturan Naciye teyze gözlerini belerte belerte "hişş, o ne demek öyle yaşlı başlı kadına!? Narin duymayayım bir daha bak valla acı biber sürerim ağzına!" Narin öfkeyle kaşlarını çatıp "kusura bakmayın ama hak ediyor o kadın! Ya ne kadar çok korkmuş kız o karının çıban gözü gibi gözleri yüzünden! Ayrıca ayıp değil mi, evin içini gözetlemeye çalışmak ha!? Madem yaşlı başlı kadın, madem hakaret edilmez ayıp ya onun yaptığına ne demeli!? Onunda gözlerine acı biber sürecek misiniz!?" Annem kaşlarını çatıp Narin'e bakıp "kızım bunu söyleyeceğim hiç aklıma gelmezdi ama ağzına sağlık valla içimdeki fokurdayan yağları kafasından aşağı boca etsem bu kadar rahatlamazdım. Helal olsun sana." babam hayretle anneme bakıp "hanım...Sen de mi?" diyince annem yeşil gözlerini belerte belerte "evet bende Ferhat bende! Allah aşkına ya kıza bir şey olsaydı? Ya sen yetişmeseydin? Bu kız korkudan ölürdü! O zaman da o meraklı karının bacaklarını ortadan ikiye ayırırdım!" diye hırsla konuştu. Babam başını iki yana sallayıp "HasbinAllah!!" diyip sessizliğe gömüldü. Öfkelenen annemi Naciye teyze sakinleştirip alıp mutfağa götürünce gözlerime baskı yapan uykuya daha fazla direnemeyip gözlerimi kapattım. Uyku ve uyanıklık arasında başımın babamın dizlerine konulduğunu üzerime de yumuşacık bir örtünün örtüldüğünü hissettim. Bu öyle güvende ve huzurlu hissettirdi ki... Tıpkı küçüklüğümdeki gibi babamın güvenli dizlerine başımı koymuş uykuya teslim olmuştum. Aylardır...İlk kez, huzurla... Derinlerden gelen boğuk bir ses beni kaybolduğum ve hiç bulunmak istemediğim huzurlu uykumun kollarından koparıp buram buram kahve kokan gerçek ve acımasız dünyanın kollarına bıraktı. Gözlerimi kırpıştırıp kirpiklerimin arasından göz bebeğime ulaşan ışığa alışmaya çalıştım. Başım pembe yumuşacık ama babamın dizleri kadar güvenli olmayan huzur kokmayan bir yastıktaydı. Üzerimdeki beyaz yumuşacık battaniyeyi kaldırıp yerimde doğruldum. Açık saçlarım karman çorman olmuştu. Gözlerimi yumruk yaptığım elimle ovalayarak omzumun üstünden yemek masasında oturmuş babama ve Abbas amcaya baktım. Baş köşede oturan babamın hemen solunda oturan Abbas amca ile göz göze gelince bana tebessüm edip "uyandırdık mı güzel kızım?" diye sordu tatlı bir ses tonuyla. Utangaç bir şekilde gülümseyip bana bakan babama ve Abbas amcaya hitaben "yok ben kendim uyandım." diyip eteğimin açılmamasına dikkat ederek doğrulup yerde duran turkuaz halı terliklerimi giyinip hala bana bakan ikiliye "ben bir anneme bakayım belki yardım lazımdır..." diyip salondan çıktım. Yıldızların karanlığı bir ok gibi delip geçmesi o kadar anlamlı gelir ki bana sanki minicik bir delikten sızan ışık huzmeleri gibi dalıverirler karanlık dünyaya. Onlar gökyüzünde öylece durup parlarken aslında bize çok şey anlatıyorlardı. Karanlığı delip geçmeleri bana umudun varlığını hatırlatırdı her daim. Hiçbir karanlığın sonsuz olmadığını mesela... Bazen yanıp söndüklerini görüyorum. Sanki göz kırpıyorlarmış gibi. Bu oldukça olağanüstü olsada aslında yanıp sönmedikleri bilimsel bir gerçekti. Yanıp sönüyor gibi gözükmelerinin gerçek sebebi atmosferdi. Yıldızların ışığı atmosferden geçerken hava ısısındaki değişikliklerden dolayı kırılıyor ve bu da Dünya'dan bakıldığında yanıp sönüyorlarmış gibi gözükmelerine sebeb oluyordu. Ama ben yinede onların bana göz kırptıklarını düşünmeyi yeğliyordum. Başımdan geçenlerden sonra nereye baksam bana o iğrenç anları hatırlatan bir şey illaki oluyordu. Ama gökyüzü öyle değildi. Sanki Rabbim yıldızlar yoluyla konuşuyordu benimle "yalnız değilsin...Ben varım!" diyor ve bana dayanak oluyordu. O yüzden her gün bakıyordum gökyüzüne. Yalnız olmadığımı bilmeye ihtiyacım vardı çünkü. Beni ve hayallerimi okul yolumda yok eden, zihnimden, alın yazımdan kazıyarak tek bir zerresi dahi bende kalmayacak şekilde kader defterimden söküp atmak istediğim o gün üzerimde son kez giydiğim okul formamla kirletilmiştim hiç temizlenemeyeceğim şekilde. Diri diri gömüldüğüm karanlık beni öyle çok dibe çekip soğurmuştu ki hayattan kirli zihniyetlerin kirli oyunlarında kim bilir kaç kez çığlıklarım yankı bulmuş ama susturulmuştu. Ben hiç masum değilmişim gibi sanki hep bu kirin pasın içindeymişim gibi , o gözle bakmıştı aynı sokağın taşında toprağında birlikte yürüyüp yeri geldiğinde aynı tabağı paylaştığım insanlar. Onların yaptığı çok ağırıma gitmişti evet, ama babamın o gün gece eve üstü başı kir pas içinde gelen, olayın şokunu atlatamayan beni tutup sarsması, cılız bedenimi bir tokatla yere sermesi gitmiyordu gözümün önünden. Annemin babamla arama girişini Narin'le annesinin beni zorlukla yerden kaldırıp odama götürüşünü hayal meyal hatırlıyordum. Daha önce hiç kilitlemediğim odamın kapısı o gece babam beni öldürmesin diye kilitliydi... 'Ben masumum baba...' 'Anne...Ben bir şey yapmadım...' 'Ya niye kimse inanmıyor bana..!' 'Anne ben istemedim...' 'O kızlar gibi mi olayım istiyorsunuz! Bir Özgecan Arslan daha yakılıyor diri diri...Anne siz katilimle bir oluyorsunuz! Yakmayın beni, ben MASUMUM...' Gözlerimdeki yaşlar hiç dinmemişti o günden beri. Yaşadığım ağır şeyin üzerine ailemin bana sırt çevirmesi beni darmaduman etmişti. Annem beni babamdan kurtarıp yüzüme tükürmüştü sanki bu daha beter bir ölüm değilmiş gibi. Ne gözlerimdeki yaşı görmüş ne elimde sahip olmak için ömrümü verdiğim o başarılarımın dizili olduğu karneyi görmüştü gözleri. Sanki ben hep bu davranışların beklendiği biriymişim gibi herkes kapı duvar olmuştu bana. Sahi ne çok hata yapmamı bekleyen varmış sırada dizili ? Tam bir hafta sonra polislerin eve gelmesiyle ortaya çıkmıştı dilimden düşürmediğim masumiyetimin ispatı. Yerlerde sürüklene sürüklene çekildiğim izbe sokağı gören bir mobese kamerası varmış. O olaydan bir kaç gün sonra bir hırsızlık vakası nedeniyle kontrol edilen kameralarda başıma gelen o iğrenç olay an be an kayıt altına alınmıştı. Şikayete giden kimse olmayınca polis kendisi devreye girip o pisliği de beni de bulup bu olaya açıklık getirmişti. Kimsenin duymadığı feryatlarımı Rabbim duymuş ve masumiyetimi ispatlamıştı. Narin aracılığıyla tanıştığım ve aileme kadar soktuğum yetimhanede büyümüş Rengin diye bir kızdı bütün bu olanların sorumlusu. Oysa belini büktüğünü düşündüğüm dertlerini omuzlamaya hep hazırdım ben tüm samimiyetimle. Meğer ben ona kol kanat germeye çalışırken o benim kolumu kanadımı nasıl keseceğinin planlarını yapıyormuş. Samimi tavırları bir yana bazen öyle bir bakıyordu ki bana sanki öldürmek ister gibi. Ama ben umursamazdım yaşadıklarına verirdim her ters hareketini, bakışını ne aptallık! Okulun civarında gezen serserilerle hep çok haşır neşirdi. Ancak işin daha berbat bir boyutta olduğunu ne yazık ki iş işten geçtikten sonra anladım. Bir kaç haftadır peşimde dolanan saçlarına yer yer beyazlar düşmüş mavi gözlü yüzünde tuhaf izlerin olduğu bir adam vardı. Evden okula okuldan eve servisle gitip geldiğimden gözümde o kadar büyük bir tehdit değildi maalesef. Benim için okulun ve evin duvarlarının dışındaki dünyanın tehlikesi ancak iğrenç gözlerin uzak mesafeden bakışlarıyla rahatsız edebileceği kadardı. Gezip tozma gibi bir alışkanlığım olmadığından bu konu benim için sadece gözle yapılan tacizden ibaretti. Narin ve Rengin dışında kimse bilmiyordu zaten. Babam beni yere göğe sığdıramasada bu konularda asla taviz vermez annemi bile tanımazdı. Bu nedenle bu ve bu gibi şeyleri korkumdan annemde dahil aileme hiç açmazdım. Keşke bu konuları onlardan saklamama sebep olacak şeyler yapmasalardı. Keşke anlatabilseydim onlara...Ne çok keşke birikmiş kısacık ömrümde... Güvenip yağan karını güzel gördüğüm dağım, Rengin beni sonradan polislerden öğrendiğim kadarıyla otuz bine satmış. O pisliğin eline saydığı otuz bine beni değişip onunla el ele verip beni korunaklı dünyamdan kandırarak çıkarıp çığlıklarıma aldırmadan beni dibi görünmeyen bir uçuruma itmişti. Masumiyetim kanıtlanmış şikayetim üzerine o pislik tutuklanmıştı. Ancak babamın tüm uğraşlarına rağmen hakim karşısına bir avukat ordusuyla çıkıp biz daha ne olduğunu anlamadan üzerine doğrultulmuş bütün okları bana çevirmişti. Ve ben o gün insanoğlundan adalet istemeyi bırakmıştım. O pislik serbest kalmış bense ruhu yer altı mahzenlerine zincirlenmiş masum bir mahkum olarak küçük pencereli odama tıkılmış ve kendimi yalnızca gökyüzüne açmıştım. Orada koşmuş, düşmüş, kalkmış ve daha birçok şeyi yaşamıştım. Sol gözümden akan yaşın boynumdan aşağı süzülmesiyle bulanık görüntü yavaş yavaş netleşmişti. Düşüncelerin takılı kaldığı noktada yönünü şimdiye çeviren zihnim bedenimde alışık olmadığım bir hissin yol açtığı rahatsızlıkla sürekli yüzük parmağımı kontrol etmeme sebep oluyordu. Soğuk halka hiç görmediğim, tanımadığım ve benim gibi yaralı bir adamın soğuk nefesi misali üşütüyordu beni. Hiç hayal etmediğim bir şekilde bağlanmıştım birine. Hatta öyle tuhaf bir durumun içerisindeydim ki nişanlanmıştım ama ňişanımızda olmayan nişanlımın nişanlandığımızdan haberi yoktu..! Bu kadar acınası bir durumda olmasaydım buna gülebilirdim. Dudağım engel olamadığım bir şekilde hafif kıvrılırken gözümden akan yaşlar görenleri fena halde korkutabilecek bir tezatlık oluşturuyordu. Herkesin bizi uygun gördüğü adam nasıl bir imtihanın içindeydi bilemiyorum ancak benzeyen sadece bir yönümüz vardı:"Onun bacakları sakattı benimse ruhum..." Eğer bu bizi benzer kılıyorsa biz aynıydık onunla. Hafif hafif çiseleyen yağmur penceremde minik minik damlalar bırakıyor ve bana seyirlik bir manzara sunuyordu. Her şeyimle soyutlanmış gözlerimin odaklandığı manzarada huzur bulduğum sırada yüzüme vuran ışıkla gözlerimi kısıp ışığın nereden geldiğine baktım. Hafif çatılı kaşlarım ve kısık gözlerimle baktığım ışığın kaynağı farları pencereme vuran siyah bir arabaydı. Geçen gece Kerime Hanım'ların geldiği arabalara çok benziyordu. Aklıma gelen isimle hemen Narin'in fark ettiği "KOROĞLU..." logosunu aradı gözlerim. Evet, onlara aitti araba. İçime titrek bir nefes çekip oturduğum yerde doğrulduğum sırada camları siyah film kaplı aracın şoför mahallinin kapısı açılmış ve takım elbiseli tanımadığım bir adam inmişti arabadan. Seri hareketlerle aracın kapısını kapatıp bizim evin kapısına yönelmesiyle hızlı bir şekilde odamın kapısına yönelip kapıyı sessizce açıp hafif aralık bıraktım ve oradan koridorun sonundaki dış kapıyı izlemeye koyuldum. İkinci saniyede çalınan kapıyı eşarbını düzelterek mutfaktan çıkan annem kapı deliğini kontrol ederek üstteki zinciri çıkarmadan açıp "buyrun, kime bakmıştınız?" diye sordu. Aralık kapı ve annemin bedeni bir şey görmeme izin vermiyordu ancak adamın hafif boriton sesini duyabiliyordum. "İyi akşamlar efendim! Beni buraya Yıldırım Beyim gönderdi. Gelin hanımla mühim bir mesela hakkında görüşmek istiyor. Kendisi şu an arabada bekliyor." annemin yüzünü göremesemde dumura uğramış ifadesini hayal edebiliyordum zira şu an ben de aynı akıbetteydim. Benimle ne konuşacaktı ki akşam akşam bu kadar mühim? Bir dakika bir dakika..! Kerime Hanım beni istemeye geldiklerini onun bilmediğini söylemişti..! Burada olduğuna göre artık biliyor..! Sıtmaya tutulmuş gibi titremeye başlayan bedenimi zaptetmeye çalıştığım sırada annem "biraz beklersen oğlum babası içerde ben onu bir haberdar edeyim izni olursa göndeririz kızı..." diyip ayıp mayıp dinlemeden kapıyı adamın suratına kapattı. Tahmin ettiğim gibi dumura uğramış suratıyla kapısı ve ışığı kapalı yatak odalarına hızlıca girip direkt ışığı yaktı. Babamın uyku mahmuru sesi kulağıma geliyordu "Ne oluyor hanım..?!" annem sesi şoktan olacak dalgalı "Ferhat Oğlan gelmiş kızı görmek istiyor..." yatağın gıcırdayan sesinin ardından babam "ne oğlanı, ne kızı Allah aşkına doğru düzgün anlat şunu Ayfer bilmece gibi konuşma..!" annem oflayıp "nesini anlamıyorsun Ferhat Kerim'nin oğlu Yıldırım burada Canrüba ile konuşmak istiyor..!" derin bir sessizliğin ardından babam "söyle kıza iki dakka konuşup gelsin, sende kapıda bekle. Ya da eve mi gelse..?" annem hemen müdahale edip "yok yok gelmesin eve şimdi çocuk yürüyemiyor ilk kez gelmiş bir de utanır. Dediğin gibi ben kıza söyleyim iki dakka konuşup gelsin ben kapıda beklerim." diyip terliklerinden anladığım kadarıyla yürümeye başladı. Hızlı ama sessizce kapıyı örtüp sebebini anlayamadığım bir şekilde dört nala atan kalbime elimi koyduğum sırada odamın kapısı hızlıca açıldı. Annemin geleceğini bildiğim halde korkuyla irkilip kocaman açılmış gözlerle annemin küle dönmüş suratına baktım. Annem kuruyan dudaklarını ıslatıp direkt "duydun mu?" diye sordu. Ben de onun gibi hiç uzatmadan başımı usulca sallayıp onayladım. Gözlerime cesaret vermek istercesine bakıp "hadi çocuğu daha fazla bekletme...İki dakika konuş gel. Ben kapıda olucam bir şey olursa bana doğru bakman yeter." diyip geçmem için kenara çekildi. Titreyen ellerimi durdurmak için kazağımın iki yanını kavrayıp sıkabildiğim kadar sıktım. Titrek adımlarla anneme doğru yürüyüp onun arkamdan geldiğini bilerek çıkış kapısına yöneldim. Ayağımdaki beyaz halı terliklerini çıkarıp siyah yarım botlarımı giyip portmantodan siyah kabanımı alıp üzerime geçirdim. Son kez beni tedirgin bir şekilde izleyen anneme bakıp hafif tebessüm etmeye çalışarak yüzüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına takıp çaktırmadan aralık kapıdan buraya bakan babama da ona belli etmeden bakıp kapıyı açıp adımımı dışarı attım. Yağmur hafif hafif çiseliyordu. Sokak lambalarının aydınlattığı evimizin küçük bahçesinde farları açık bir şekilde duran siyah arabaya doğru montuma iyice sarınarak titrek adımlar attım. Arabanın önünde bekleyen adam beni görünce hemen ceketinin iki tarafını da tek eliyle tutup koşarak arabanın diğer tarafına geçip arka kapıyı açtı "buyrun gelin hanım..." duyduğum hitap şekli bana çok tuhaf gelmişti. Üstelik barındırdığı saygı içimde bir yerlerde kaybolan öz saygımda beklenmedik bir titreşim yaratmıştı. Üzerinde fazla durmadım zira arabanın açık kapısı gözlerini dikmiş bana bakan her an patlamaya hazır bir yanardağ ile aramdaki tek engeli kaldırmıştı. Üzerinde İri bedenine tam oturan kahverengi bir kaban altındaysa yine lacivert kumaş pantolon ve bir çift kahve tonlarında sportif ayakkabıyla hiç de hayalimde oluşan sakat ve biçare adam profiline uymuyordu. Gözlerimi dikmiş ona baktığımı çatık kaşlarını sanki mümkünmüş gibi daha da çatip "artık binecek misin arabaya dondum!" diye tıslamasıyla anladım. Birdenbire irkilip içimden kendime saydırarak belli belirsiz "pardon..." diyip daha önce yakından bile görmediğim arabada onun yanına oturdum. Benim oturmamı bekleyen şoför kapıyı kapatıp uzaklaştı. Onun binmediğini görünce tedirgin olup farkında olmadan kapıya iyice yapışıp ayağımı yere vurup zaten kulağımın arkasında olan saçlarımı tekrar düzeltip titrek nefeslerle ciğerimi doldurdum. Niye binmediki bu şoför, off..! "merak etme yemem seni..!" beklemediğim için irkilip saçlarımı savuran bir hızla ona dönüp "ha..?" diyiverdim. Gözleri hala saçımda duran elimdeydi. Elimi bulan gözlerim turuncu ışığın altında parlayan oldukça zarif yüzüğe takıldı. Minik parlak taşların süslediği yüzük tam benim beğenebileceğim tarzda bir yüzüktü ancak sorun şuydu ki benim için bir anlam ifade etmiyordu. Gözleri iki alev topu gibiydi. Aramızda iki kişinin rahatlıkla oturabileceği bir mesafe vardı ancak sanki o alev topları tenimi yakıyor gibi hissettiriyordu. Bakışlarından rahatsız olup elimi kucağıma koyup diğer elimle örttüm üstünü. Rahatsızlığımı anlamış olacak gözlerini üzerimden çekip ön camdan gözlerini dikmiş buraya merak ve endişeyle bakan anneme dikti. "Niye kabul ettin..?" Beklemediğim sorusu beklemediğim anda bana ulaştığında kalbime saplanan mızrağın kanattığı kalbimin kanı gözlerimden infilak etti saydam gözyaşları olarak. Bilmiyor muydu..? Yüzüme bakmamasından faydalanıp hemen çaktırmadan söz dinlemez yaşları silip nemli gözlerimle kirpiklerimin altından ona doğru baktım. Bir erkeğe göre fazla uzun ve gür kirpiklere sahipti. Kusursuz yüz hatları vardı. İki kaşının ortasında ki damar kaşları çatık olduğundan oldukça belirgindi ancak bu ona hiçbir şey kaybettirmiyor aksine yakışıyordu. Göz altlarına gölgesi düşmüş kirpiklerinden gözlerimi ayıramadan fısıldadım "bilmiyor musun gerçekten..?" yüzünü hafifçe bana dönüp çehremde gezdirdi öfkesinin bile gizleyemediği ıslak bir sonbahar sabahını andıran gözlerini. " masum olduğunu bildiğin halde niye bunu kendine yapıyorsun ki?! " içine öfkesini dindirmeye çalışır gibi sert bir soluk çekip gözlerini yumdu. Burun kemerini sıkıp kısa bir sürenin ardından eliyle yüzünü sıvazlayıp gözlerini tekrar ön cama çevirip "insanların hakkında hüküm vermesine izin vermen intiharla eşdeğer! Bunu kendine yapman zavallıca...Kızım sen hangi akla hizmet bu yaşında kendini benim gibi sakat herifin tekine mahküm ediyorsun!" sona doğru tuşlar gibi konuşunca irkilip anneme doğru baktım. Beni korkuttuğunu anlayınca içine sert bir soluk çekip "ya sabır!" çekip kafasını arkaya doğru atıp yumruk haline getirdiği elini dizinin üzerine koydu. Yan gözle ona bakıp içime titrek bir soluk çektim "benim için artık yolların bir önemi yok tıpkı masumiyetimin bir öneminin olmadığı gibi..." içime ciğerlerime yetmeyen bir soluk çekip önüme baktım "eğer...eğer beni böyle kabul ediyorsan sende benim kabulümsün. Her şeyinle..." Bana baktığını hissedebiliyordum. Ama başımı kaldıracak ne takatim ne de cesaretim vardı. İçimi titreten kararlı bir ses tonuyla "Mezar olurum sana...Her günün farklı ama daha şiddetli azap olur...Ya şu an vazgeç ya da bil ki sonrasında kaçabilecegin bir yerin yok..!" dudaklarından dökülenler bana korkunun ne olduğunu dahi anımsattıramadı. Her gün, her an ölmek azap çekmek bende var olan bir şeydi zaten. Yabancısı olmadığım bir şeyle tehdit edilmem bana oldukça ironik gelmişti. Üst dudağım tebessümden bir hayli uzak bir şekilde kıvrıldı "daha azını beklemiyordum zaten. Benim kararım kesin...Ne olursa olsun, eğer sende istiyorsan benim rızam var..." başımı çevirip kararlı olduğumu göstermek istercesine gözlerinin en içine kararlı bir şekilde baktım. Derin, dibi görünmeyen bir su birikintisi gibiydi gözleri... Kana kana icmezsem öleceğim ama çok yaklaşırsam da boğulacağım sanki... Bilmediklerim bildiklerimden çoktu. Her şeyi bilene sığındım. Vardır bir bildiği dedim... Ve bilmediklerime tutundum... BÖLÜM SONU...
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE