Bölüm Şarkısı: Isabel LaRosa - Eyes Don't Lie
**
“Ne derdin var benimle Hazal?” dedim gerçekleri söyletmek için. “Söyle bana!”
Kürşat, Hazal’ın bana doğru saldırışını saniyesinde müdahale etmişti. “Saçma sapan hareketler yapma Hazal!” diye bağırdı.
“Sen,” dedi gözlerinden fışkıran öfke, sesini bile yutarken. Boğazı acıyla düğüm düğüm olduğunu hissettim, zoraki bir son güçle konuşuyordu. “Sen bu cesareti nereden buluyorsun? Ona yaklaşmayacaksın!”
“Cesaret ha?” dedim aşağılayıcı. “Sen Yiğit Uygar Palaslı’yla konuşurken cesarete mi ihtiyacın oluyor Hazal?”
“Senle ben aynı kefede miyiz sandın?”
“Niye?” dedim kıvrılan dudaklarımı dişleyerek. “Senin onunla bir geçmişin olduğu için mi? Sana hiç gerçeklerden söz etmiyorlar anladığım kadarıyla, adam senden nefret ediyor! Sana saygı duymuyor, saygı.”
Üstüme tekrardan atlamaya hamle yapan Hazal’ı, Kürşat karnından yakalandı. “Bırak beni Kürşat!” diye hırçınlaştığında Gözde telaşa kapılmıştı.
“Bıraksana Kürşat, bir denesin!”
Melisa, “Alara.” Diye alçak sesle beni sakinleştirmeye çalıştı. “Hazal, düşündüğün şeyleri kastetmiyor ne olur onunla kavga etmeyi sürdürme. Fazla alkollü, saçmalıyor!”
“Ne kastediyor? Sen söyle. Avukatı gibisin, sen söyle Melisa!” diye sesimin kontrolünü kaybettim. “Yiğit Uygar Palaslı’ya körkütük âşık olmadığını mı? Onu kıskanmadığını mı?” sesim çok yüksekti.
Melisa, Hazal’ın yanına gidip alçak fısıldamalarla telkinler veriyordu.
“Tamam Alara!” dedi Melisa. “Bu kavgayı burada sonlandır. İleriye gitme.”
“İleri giden ben değilim!” diye son derece büyük bir öfkeyle ona karşı çıktım. “Bana defalarca kez kazık atan insanla aynı masaya oturttunuz, şimdi nasıl ileri gittiğimi düşünürsünüz?” iyi niyetimin sonuna gelinmişti. “Sen kimin tarafındasın ya? Kuzeninin mi?”
Hazal gözlerinden öfke fışkıran bir egoyla bakakaldı, “Fırsatını ne zaman bulacaksın da saldırmaya yelteneceksin diye bekliyordum.”
“Ruh hastasısın kızım sen. Ne yeltenmesi?” dedim histerik ama ciddiyetsiz bir gülüşle. “Sen herkesten iyi bilirsin benim başaramayacağım, altından kalkamayacağım bir işe kalkışmayacağımı.” Diyerek ateş püskürdüm ona. “Sınırlarımı test etme, çok canın yanar!”
“Ne saçmalıyorsun sen?” diye benimkinden farksız gülümsedi. “Kimle oynaştığının farkında bile değilsin.”
Gözde, “Doğru düzgün konuş Hazal!” dedi Hazal’ın ithamlarına karşı. “Gidelim artık, iyice saçmalamaya başladın. Sana gösterilen tolerans buraya kadardı.”
Masadaki arkadaşlarıma yaptıkları hatanın bedelini ödetir gibi baktım, “Prensesinizin benim ‘yeltenmelerim’ sonucunda düş kırıklıklarını siz sarıp sarmıştınız değil mi?” dudaklarımı büzdüm, üzülmüş gibi. “Bu gecede prensesinizi yine avutursunuz. Bazı şeyleri kabullenmeyince sonuç değişmiyor.”
Hazal, “Sen çok kötü bir insansın Alara!” diyerek ağzı açık bir vaziyette bana bakakaldı. “Ona yaklaşmayacaktın, bakmayacaktın.”
“Yaklaşmaktan da bakışmaktan da fazlasını yapabilirim Hazal. Sınırlarımı test etmemeni söyledim. Sözümü dinle ve defol git!”
“Seni öldürürüm!” diyerek toynak gibi tırnaklarını koluma doğru tırmalar gibi olduğunda gülümsedim. “Yanına kalmaz, yanına kalmayacak bu.”
“Peki, kalmasın.” Dedim onun hiçbir söylediğini dikkate almadan. Acıyarak baktım, “Gel, dene, biraz kuyruk acın hafifler.”
Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı, “Bırak, tamam!” Dedi Kürşat’a, saldırmasın diye tutulduğu için öfkesi büyüyordu. “Bir şey yapmayacağım, tutma artık beni.”
“Yapamazsın da zaten Hazal.” Dedim zırh gibi olan sinirlerimle. “Benim sana olan tüm iyi niyetimi suistimal ettikten sonra bana zarar vermezsin.”
Bana attığı her kazıkla güçlenmiştim; staj sırasında emeklerimi çalarken, suçsuz yere topluluktan atarken, zorbalığa uğrarken her attığı kazık beni şu anki kadın yapmıştı.
“Gidelim lütfen Hazal.” Dedi Melisa yalvaran bir tonda. “Birbirinizi kırıp dökmeyi bırakın.”
“Prenses üzüldü. Koşarak git, arkandan gelsinler hadi. Palaslı’da gelsin ister misin? Gelmesi biraz zor ama ben yine de söylerim.”
“Yapmayın.” Diyerek üzgün bir sesle rica etti Kürşat. “Bir orospu çocuğu uğruna birbirinizi kırmayın. Bulup ağzını burnunu kıracağım şimdi o herifin. O kim ya?”
“Yaptım bile.” Dedim rahatlayan bir nefes vererek. “Mesele bir erkek değil, Kürşat! Hepiniz Hazal’ın her yaptığına şahit oldunuz, kıskançlık yüzünden beni topluluktan atmasına, projemi yok etmesine, buna rağmen onunla beni tatile çıkardınız.”
Hazal, Yiğit hakkında konuşulanlardan dolayı, “Düzgün konuş onun hakkında!” diyerek Kürşat’a ateş püskürdü. “Mesele senin kaltaklık yapman! Ucuz bir kadınsın Alara, hep böyleydin.”
Tam o esnada adımlarının sertliğini yaklaştığını hissettiğim birisi arkamdan geldi, tam yüzüne bakmayı döndüğüm anda, “Terk et burayı Hazal!” diye hiddetinden titreten bir sesle bağırdı. “Seni yarın buralarda görmeyeceğim.”
Bir çocuk gibi onu azarlaması ve Hazal’ın gözyaşlarının ip gibi boynuna doğru akması kendimi aniden suçlu gibi hissettirdi.
Sessizlik buz kestirmişti herkesin içini.
Hazal, “Gitmeyeceğim!” dedi kendine çok da inanmayan bir sesle. Yiğit’e karşı zafiyeti çok büyüktü.
“Sonuçlarına katlanırsın!” dedi yüzünü onu görmekten bulanan bir ifadeyle.
“Karışma.” Diye fısıldadım, sesim Yiğit Uygar Palaslı’ya karşı güçsüzleşmişti.
Hazal’ı on kişinin içinde böyle aşağılaması hoşuma giden bir durum değildi.
Kürşat, Yiğit’in iki adımlık mesafesini aşıp, “Sen nasıl orospu çocuğusun lan!” diye bir yumruk salladığında gecenin sonunun hiç iyi bitmeyeceğini anladım.
Yiğit bana baktığı sırada çenesine yediği yumrukla, arkasındaki masanın üstüne bir anlığına yığıldı. Kızların bağrışları yükseldiğinde bir şeyler yapmazsam birbirlerini yaşatmazdı bunlar.
Tek hamlede yığıldığı masadan kalkıp kemikli parmaklarını yumruklaştırmasıyla Kürşat’ı kolundan kolayca yakalayıp yüzüne doğru hiç acımadan indirdi.
Aralarına ilk Melisa girmeye çalıştı. Birbirlerine o kadar girmişlerdi ki gücü yetmediğinden, “Yiğit abi, yalvarırım dur!” diye çığlıklar karışan sesle bağırırken onu dinleyen yoktu.
Işılay’ın, “Polisi arayın!” diyerek yardım çığlıkları atmasıyla elim kolum bağlı kalamazdı. “Ne bakıyorsunuz bana, polisi arayın!”
Yiğit, Kürşat’ı tek eliyle yakasından yakalayıp masaya bedenini yatırırken aralarına girebilmek için yanlarına koştum, Kürşat, Yiğit’in boynunu sıkarken diğer eliyle bir yumruk daha indirdiğinde Yiğit’in o sarsıntıyla yüzü bana dönmüştü.
Yüzüne inen yumruğun sesiyle bir kavgaları sona ermedi. İki yumruklaşıp kavga etmeyi sonlandıracak insanlar değillerdi.
Yiğit’in dudağının kenarından kanlar akıyordu.
Kürşat’ın yumruğunu yakalayıp aşağıya çekmek istediğimde garsonlar araya girmişti; tekrardan oluşan bir kargaşa sonucunda Kürşat sırtının yatırıldığı masadan kalkıp atik bir hamleyle Yiğit’e yumruğunu kaldırdı ve fazlalaşan garsonların arasında kaldığım için aralarına girmekte zorlanıyordum.
Yiğit, Kürşat’ın yumruğunu elinin içine alıp onu geriye doğru sertçe fırlattığında boşalan aralarına girip onun önüne geçtim. Beni omuzlarımdan sağa doğru çekeceği sırada sımsıkı kollarını tuttum. “Hayır!” diye karşı çıktım. “Sürdüremezsin.”
Suratıma bakarken, “Önüme geçme! Canını yakacağım.” diye haykırarak azarladığında vazgeçmedim. Kürşat’a, “Kimmiş sana göstereceğim orospu çocuğunu!” işaret parmağını sallıyordu ben ise indirmeye çalıyordum ama gücümün yetersizliğinden etkilenmeden kaldırarak bariz bir tehditle sallıyordu. “Gelsene ulan!”
Ben bırakmadığımdan o gidemiyordu ama Kürşat’ı çağırıyordu.
Kürşat, “Saklanma lan kimsenin arkasına!” diye bağırdığında garsonlar onu dışarıya çekmeye çalışıyordular. “Korkak herif, korumaların nerede oğlum senin, gelmiş burada onlarsız adamlık mı taslıyorsun?”
Yiğit, Kürşat’ın üzerine doğru son gücüyle beni geçemeden atladığında aralarında ezildiğimi hissettim.
Kürşat, Yiğit’e ulaşmak isterken onu bırakmayan garsonları da dövüyordu. “Lan oğlum, bırakın şu adamı!” diye eliyle çağırdı Kürşat. “Attığın yumruk, çocuğu ürkütmez oğlum senin.”
Yüzüm bakışlarında ölümcül öfkeyi gördüğüm adama dönüktü, elimle omzuna sertçe vurdum ama bana mısın bile dememişti. “Yeter!” diye bağırdım bu kavganın devamından olacaklardan endişe duyarak. “Önce beni geçmen gerekiyor. Yeter bu kadar! Birbirinizi mi öldürecek misiniz?”
“Bırak!” diye ellerimi ve bedenimi ondan uzaklaştırmak için beni ittiğinde asla ellerimi kollarından çekmedim. Kollarını ileriye sert bir güçle fırlatsa cenazemin buradan kaldırılacağını emindim. “Canını yakacağım diyorum!” tekrar sınırlarının son kıyısında geçerken uyardı. Suratıma eğilip öyle bir ses tellerinin son gücüyle, “Sana canını yakacağım diyorum!” diyerek bağırmasıyla yüzümü yavaşça geri çektiğimi hissettim.
Kalbimin korkuyla ağzımda atıyordu sanki.
Gözde ve Melisa, Yiğit ve Kürşat’ın aralarındayken bana olan aldırmazlıklarını dehşetle izliyordular. “Alara!” diyen endişeli seslerini duyuyordum. “Bir şeyler yapsana Hazal.”
Hazal durdurabilirdi fakat sadece izledi. Yüzünde uslanmaz bir şeytanın bir ifade vardı, yaşananlardan hoşlanıyordu. Bakıldığında iki adamın onun yüzünden kavga etmesi sevilmemiş yanlarını okşuyor gibiydi.
Garsonların elinden kaçıp tekrardan koşarak Yiğit’e doğru geldiğini gördüğüm Kürşat, kolumdan sertçe tutup, “Çekil şuradan Alara, ne yapacak onu bir görelim? Göster lan göster, olmayan adamlığını göster bana!” deyip beni öfkesinden gözü görmeden nereye olduğunu bilmeden savurduğunda dengemi toparlayamadan kalçamın üstüne düştüm. “Kızlara laf atıp birbirine düşürmek kadar kolay mı onu görelim. Cibilliyetsiz.”
Acıyı hissetmeme müsaade tanımayarak ayağa kalkındığımda Yiğit, Kürşat’ın burnunu kıracak güçte yumruğunu yüzüne indirmişti, Yiğit sağ bileğini tutup avcunu ve parmaklarını ovduğunda elini kıracak kadar gözü dönmüştü.
“Adam ederim oğlum seni! Efendi olacaksın. Bilmediğin konular hakkında adamlık taslamayacaksın bana.”
Yediği yumruğun sarsıntısı bittiğinde ayağa uçak hızında kalkarak Yiğit’e çehresini dağıtacak bir yumruk çaktığında Yiğit’in gözlerinin kapanıp onun da sarsıldığını görmüştüm, bu kez çok sağlam bir yumruk yemişti.
Garsonların araya karışan yumruklarını yediğini gördüğümde kimsenin canının yanmaması için tekrar araya girerek bu kavgayı sonlandırmaya cesaret bulmuştum.
Yiğit’i durdurmayı tercih etmiştim, yakasından tutup onlarınkine göre zayıf bir güçle çekiştirdiğimde gözlerini bana sunmak için deli gibi bir ihtiyaç duyduğu ama saldırgan tavrıyla o ela bir mücevher gibi parlak gözlerini Kürşat’tan ayıramadı.
“Bana bak,” dedim sakin ama korkudan vücudumun titremesini alı koyamadan. “Bana bak, beni bir dinle.”
Kızgın bir boğa gibi büyüyüp küçülen burun delikleri, genişleyip daralan göğüs kafesi ve öfkeyle büyüyen gözleri bana döndü. Başını iki yana yanlış bir zaman olduğunu belirtir gibi sallıyordu, “Nefesimi kesiyorsun!” diye bağırdı, öfkesi şimdi banaydı. Yakasındaki ellerimi sımsıkı tuttu ama ellerimi gömleğinin yakasından çekmedi, ellerindeki sıcaklık tenimi yaktı, “Uzak dur diyorum sana!”
Ellerim, boğazını sıkmıyordu ve kastettiği şeyin o olmadığını gözlerine bir saniye bile baksam anlamıştım.
“Saldırmayı bırak artık!” diye kesin bir sözle uyarımı yaptım.
Yiğit, “Geç şuraya. Zarar göreceksin.” Diyerek beni bir biblo koyarmış gibi sağına çekmeye çalıştığında dengem bozulmuştu ve kendini toparlamış Kürşat, eline geçen ilk şarap şişesini fırlattı.
Gördüğüm gibi, “Kürşat!” diye son bir acı çığlık attığımda Yiğit’in önüne atıldım, başımı refleksle ellerimle koruyarak geçtiğimi son anda fark ettim.
Yiğit’in başına bir şey gelirse Kürşat asla götünü kurtaramazdı.
Melisa, “Alara,” diye korkuyla haykırışlar koptu. “Yiğit abi, Alara!”
Benden daha hızlı birinin refleksiyle geriye çekildim.
Üzerime düşen gölgenin Yiğit’e ait olduğunu hissetmiştim, o gücünü gölgesinden bile hissedebilirdim, gözlerimi korkuyla kapatırken sırtım onun sıkı karnına sertçe yaslanmıştı.
Şişenin yere düştükten sonra tuz buz kalışını ve cam parçalarının üzerime sıçramasını hissettim.
Son anda şişe kafama inmek yerine yere düşmüştü.
Yiğit, “Öldürürüm lan seni!” diye bağırdığında diğerlerine benzemeyen bir saldırganlığı tutmuştu. Kaygının sinirle birbirine karışması gibi dehşete düşürücüydü.
Kürşat, “İyi misin?” dedi şok içerisinde sordu. Durmuştu ve son vermişti.
Dudaklarım titriyordu, “Lütfen,” dedim sesim son derece ağlamaya yakın bir şekilde titrerken. “Bunu sonlandırın.” Belim acıyordu.
Gözde, beni ikisinin arasından çekip, “Kızı öldürmek mi istiyorsunuz?” dediğinde ikisi de durmuştu.
“Siktir olup git şimdi!” diye bağırdı Kürşat.
Yiğit ellerini beline koyup kendinden emin bir gülüşle, “Sen onu da alıp siktir olup gidiyorsun!” diye bağırdığında gözleri Hazal’ı işaret etmişti.
Melisa’ya baktım, “Herkesi toplayıp eve geçer misin?” dediğimde Melisa üstündeki o kaygılı ve mahcubiyet hissinden arınmamış halde Kürşat ve Hazal’a baktı. “Yeterince rezillik yaşadık, hadi Kürşat!”
“Sen gelmeyecek misin?” diye sordu Melisa.
“Yalnız kalmak istiyorum.” Dedim yüzümde boş bir ifadeyle. “Kendim dönerim.”
“Tamam.” Dedi. “Biraz sakinleş, tek kal, yarın konuşalım, olur mu? Bu gece gelmeyeceğim odaya.” Gözlerimle onayladım. “Sana taksi çağıralım.” Yiğit’ten çekiniyordu.
Yiğit, Hazal’dan bir an olsun gözlerini çekmedi, olanlardan onu sorumlu tutuyordu, “Seni yarın burada görürsem hesabını büyük ödetirim!” midem kasılıyordu, aralarında geçenleri bilmediğim her dakika midemdekiler boğazıma kadar yükseliyordu.
Elim karnıma gittiğinde, midemi tuttum, istifra etmemek için büyük bir çaba sarf ediyordum.
Gözde ve garsonlar, Kürşat’ı zor kullanarak dışarı çıkardı.
Donuk gözlerle oturduğu yerden kalktı, gözlerinden hiç bitmeden akan yaşlarla Yiğit’in karşısına dikildi, “Bu kızla mı kalacaksın?” dedi. “Beni hiç mi sevmiyorsun? Niye benimle aynı mekânda bile solumak istemiyorsun, ben bu denli nefretini kazanacak kadar ne yaptım sana? Küçücüktüm ya ben, küçücüktüm!”
Yiğit, “Tek kelime dahi edersen çok pis kalbini kıracağım,” dirseğinin üstünden tutup kapıya doğru itti, “Çık git diyorum sana!”
“Senin bana koyduğun kurallarla yaşamayacağım! Burada sen tatil yapmaya geldiysen ben de tatil yapmaya geldim.”
“Benim etrafımda gezinirken dikkatli olacaksın, yalnızca koyduğum kurallarla yaşamayacaksın Hazal, gözüme de gözükmeyeceksin!” Hazal’a karşı asla yumuşaması yoktu. “Babandan bulamadığın yüzü gelip bende aramayacaksın, o devir kapanalı çok oldu kızım. Sen seçimini yaptın.”
Hazal, “Abi.” diye fısıldadığında duyduğumu idrak edemedim.
“Abi mi?”
“Bana abi demeyeceksin!” diye öfkeyle parladığında Yiğit Uygar Palaslı’ya kaşı duramadı. “Duymayacağım! Bir daha duymayacağım.”
“Abi.” Diyerek tekrardan mırıldandığında yalvarır gibiydi. “Abi diyorum sana.”
Yiğit, “Gururun olsun Hazal.” Dediğinde, sonunda ona bu kadar ağır bir şey söylettiği için kendinden de nefret eder gibi bir baktı. “Bana daha kırıcı şeyler söyletme.” Söylediklerinde o da zorlanıyordu. “Melisa!” diye seslendi. “Al götür şunu.”
Sırtım onlara dönüktü ve adımlarım aniden durdu, Hazal yanımdan geçerken gözlerindeki yitik ama bana zarar vereceğini bildiğim yeminler vardı.
Yiğit’in benim arkamda duruşunu bana ödetecekti, ondan abisini çalmış gibi bakıyordu.
Sessizliğini koruması Yiğit’in burada oluşunun bir sonucuydu.
Melisa, Hazal’ın arkasından koştuğunda Yiğit ve ben yalnız kalmıştık. Kapının eşiğindeydim ne gitmek ne kalmak istiyordum.
“Öğrenmek istemiyor muydun?” dedi güçlü sesiyle. “Sonunda söyledi, rahat ettin mi?”
“Öğrenmemem gereken bir şeyi mi öğrendim? Hazal sana ‘abi’ demeye çekiniyor, tek bu da değil, Melisa benim on üç yıllık dostum, bir kez Hazal’ın bir abisi olduğundan söz etmedi. Niye senin adını ağızlarına almaya korkuyor bu insanlar?”
Cevapsız bırakıldım.
Susmadım, “Böyle bir durumu nasıl insanlardan saklayabilirsin?” dedim tuhaf bir şeyin içine düştüğümü fark edip bu durumdan son derece büyük bir rahatsızlık duyarak.
“İki eski tanıdık gibi nasıl davranabilirsin kız kardeşine? Düşmanın gibi bakamazsın. Onu gözünün görmeyeceği bir yerlere fırlatmak ister gibi davranıyorsun. Senin yaptığını abim bana yapsa onu asla affetmezdim.”
Yiğit, “İnsanların öğrenmesi gerekmiyor. Duyduklarını sen de unut!” burnundaki kanı sertçe sildi. “Beni yargılamayı bırak. Senin doğruların benim hayatıma uymayacak.” Elindeki kana baktı. “Uymaz anlıyor musun, bu yüzden konuyu kapat.”
Benim doğrularım onun hayatına uymayacaktı.
Benim ‘aile olmak’ konusundaki doğrularım, onun hayatında hükümsüzdü.
“Ben kimim bilmiyorsun.” Dedim alayla. “Ben senin kontrol edebileceğin birisi değilim. Ne yapmam gerektiğini söylemeyi bırak! Sen ve Hazal’ın kardeş olmanız beni değil sizi ilgilendirir.”
“İlgilendirmiyor?” dedi şüpheyle. “Gece boyunca Hazal’la aramızda geçenlerin ne olduğu seni kızdırdı. Kimsin, biliyorum.” Dediğinde karizmatik bir gülümseme sundu bana ama dudağının kenarındaki yaradan kan sızınca baş parmağını oraya bastırdı. “Güzel isim, Alara.”
Gözlerim hiç beklemediğim anda gelen itirafla kocaman büyüdü.
Yiğit Uygar Palaslı’nın iltifatının güzelliği karşısında aklımda tek Hazal’ın sesi yankı buldu, ‘O, senin boyunu aşar!’ uyarısı çok baskıcıydı.
Kardeşine olan tavrı, öfkesinin kontrolsüz ama tavrının kontrollü yanları onun gibi bir adamla asla baş edemeyeceğim korkusuyla dolup taştım.
“Abim var benim.” Dedim çok net bir sesle ve elleri belinde, başı sağa eğikti ve bana ısrarla bakmayı sürdürdüğünde içine düşeceğim bir kuyu gibi hissettim, bu hissin beni tetiklemesiyle arkama bakmadan yürümeye başladım.
“Alara,” diye seslendi bir başkasına seslenirken bu kadar incitmemeye dikkat etmezken. “Kaçarken mantıklı bir sebebin olsun.”
Abimi ciddiye almayışı çok büyük bir eksiklikti çünkü benim abim hayatı ikimize de dar ederdi.
“Gitmek istiyorum.” Diye huzursuzlandım. Abim bu olanların yüzde birini duysa beni eve kapatabilirdi.
“Abini öne sürüyorsun ama mesele bu değil.” zeki bir adamdı. “Diğer bir mesele,” dediğinde ona bakmak zorunda olduğunu hissettim, beni takip ediyordu. “Abini tanıyorum, çekip vurmaz beni.”
“Fazla iyimsersin. Taksi!” diye seslendim ulu orta. “Taksi çağırmadınız mı?” garsonlar yerdeki cam kırıklıklarını toparlarken başlarını sağa sola olumsuz bir şekilde salladılar. “Çağırın demiştim, nasıl gideceğim şimdi ben?”
Dünya üzerinde kaç insan ‘abim var benim’ deyip arkasına bakmadan etkilendiği adamdan kaçardı?
Bir tuzağa çekildiğimi hisseder gibi duygularıma karşılık vererek bakıyordu.
“Alara Yücesoy,” dediğinde peşini bırakmayacağımı anlamıştım. “Problem ne?”
Başı hafif sağa dönüktü, işaret ve yüzük parmağıyla boynunu sertçe kaşıdı. Fevriliğini durdurmaya çaba gösteriyordu.
“Her şey!” diye bağırdım isyan edercesine. “Kardeşinle ilişkin, onu sana karşı zayıf bırakman, ona saygı duymaman, ona düşmanınmış gibi davranman…” omuzlarım düştü. “Beni korkutuyorsun Yiğit Uygar Palaslı. Bana bakışların, beni hiç tanımazken,” dediğimde yutkundum. “İyi, fazla iyi ama sen, bu kadar iyi birisi değilsin.”
Merhametli ve okşayıcı demek yerine ‘iyi’ dedim.
“Gözünde kız kardeşine işkence eden, zalim bir adam oldum.”
Onu suçladığımı düşünüyordu.
Başımı söylediklerini kabullenmekten uzak bir korkuyla iki yana salladım. Saçlarım, rüzgârın benden yana esmesiyle yüzüme döküldü. “Hazal senin canın kanınken öyle acımasızsın ki bu çelişkiler benim cesaretimi kırıyor.”
“Neyi duymak istiyorsun? Ne duysan rahat edeceksin Alara?” bir şeyleri kurcalamam, gün yüzüne çıkartıp Yiğit’in bana kendini inandırmaya çalışması yaşadıklarımızdan sonra zorlaşmıştı.
“Hiçbir şey.” Diye fısıldadım. “Beni hiçbir şey rahatlatmayacak!” Söylediklerimle, yolumuzun sonuna yaklaşıyorduk. “Kendi ağzınla söyledin, benim doğrularım senin hayatında hükümsüz.” Gözlerimi sımsıkı kapattım, kendimi kör edecek kadar ona güvenebilirdim ama yapmayacaktım. “Yani, seni suçlayamam.”
“Affetmeyeceğim bir şey yaptı, kim yaparsa yapsın affetmeyeceğim bir şey!” dediğinde dudaklarında bu konu hakkında açıklama yapmaktan nefret eden bir ifade vardı. “Kim olsa o ihaneti affetmezdim.”
“Affetmemek…” diye fısıldadım. “Çok büyük bir kibir. Hepimiz her şeyi affedebilirken senin kız kardeşini affetmemen çok yanlış.”
“Seni alakadar etmeyen bir konuya girmeyi bırak!” Tavizsizdi.
Hazal, gecenin sonundan başına kadar silinip gitse Yiğit’le yaşayacaklarımız bu yaşadıklarımızdan daha farklı olacaktı.
“Ne yaparsan yap.”
Gitmeye kalkıştığımda bu defa önüme çıkmadı.
**
BÖLÜM SONU