1.BÖLÜM - SU PERİSİ
LÜTFEN YORUMLARINIZI EKSİK ETMEYİN.
**
Bölüm Şarkısı: Ariana Grande - Dangerous Woman
**
Mevsim yazsa sıradan bir sabaha her gün lanetler okuyarak kalkmalıydık.
İçimi kıpır kıpır yapan plan yapılmış sabahlara kalkmak yerine kırk derece sıcakta işe gittiğimiz bir sabaha uyanmak büyük işkence sayılırdı.
Son zamanlarda dışarıdan biri hayatımı yakından izlese, büyük bir servetin varlığı dışında ona eğlenceli gelebilecek hiçbir olay yoktu.
Dümdüz bir çizgi üzerinde ilerliyordum. Sarsılmadan. Düşüp kalkmadan. Yara almadan.
Yaşamımdan mutluydum çünkü mutluluk ezbere bildiğim bir histi.
Alara Yücesoy.
İsmim ve soy adım buydu.
Bu isim ve soy isim insanlarda üstün bir beklenti yaratıyordu. Sebep belki itibar, belki bir marka değeri ya da belki bir servetti.
Harvard'da okumamı, sanat okullarında usta müzisyenlerden ders almamı, pahalı ürünlerin koleksiyoneri olmamı, dünya isimleriyle çalışan dermatologlara gitmemi, ünlü isimlerle birlikte partilememi, ultra zengin bir milyonerle evlenmemi, Amerika'da manzaralı penthouse satın almamı, özel tasarım kolyeler tasarlatmamı, gösterişli lüks arabalara binmemi, Channel elbiseler giymemi, Prada çantalar takmamı...
Bu sıfatların yanı sıra gösterişsiz, süssüz ve sade yaşıyordum. Yaşamımın içerisinde küçük oynuyordum; kendimi ailemin yanında tutuyordum. Uzaklara gitme veya ailemden kaçma ihtiyacı hissetmemiştim.
Her birimiz ailelerimizin bize belirlediği misyonlarla büyütülmüştük çünkü hepimiz anne babalarımızın kurtuluş biletiydik.
Doğduğum günden beri ailemin 'göz bebeği' gibi büyütülmek bana en büyüğünden bir sorumluluk yüklemişti. Şikayetçi olmamıştım, isyan etmemiştim, ailemi kucak aça aça severdim.
Benim misyonum doğduğum anda belliydi. 'Hangi yöne gideceğim? Neyi tercih edeceğim?' sorusunu hiç sormamıştım kendime.
Cevap hep yanı başımdaydı, ailemin şirketteki işlerini kolaylaştırıp yükünü azaltmak ve zamanı geldiğinde abimle birlikte işleri devralmak.
Günün birinde gerçekleşecek bu sorumlulukların bilinciyle büyütüldüm fakat aile olduğumuz veya ailemizden ayrı bir birey olduğumuz anne babam tarafından göz ardı edilmemişti.
Annem, babam ve abim yaşamımın bu temel sorularını bilmeme alan tanımıştı. Sanırım bu yüzden hasarsızdım.
Tek problemim yoktu aslında.
Yalnızca uzun süredir hayatımda küçük oynamak, küçük değişiklikler yapmak, küçük duygular hissetmek beni heyecanlandırmamaya başlamıştı.
Büyük dönemeçlerden geçmek istiyordu bir yanım. Büyük tercihler yapmak, büyük kararlar almak.
Her gün sürdüğüm ruj ya kışkırtıcı bir vişne kırmızısı ya da uyumlu şeftali tonlarıydı. Ruj sürmek gibi basit bir işlemde bile en ufacık bir değişiklik gözlemleyemiyordum kendimde.
Yanılmıyorsam, işten kafamı kaldıramamak büyük bir etkendi. Şirketin en tecrübesiz yöneticisi ve büyük hissedarlarından birisinin kızı olmak misyonunu gerçekleştirmeye çabalarken bir yandan da vizyonunu inşa etmeyi zorunda bırakıyordu.
Bazen yaşadığım zorlukların attığım adımı dahi baskı kurduğunu hissediyordum.
Erken kalk, çok çalış ve yatağa kendini nasıl attığını bilmeden yorgunluktan baygınlık geçirerek uyu. Sonbaharla başlayan ve kışın devam eden zamanlardaki tüm rutinim bundan ibaretti.
Bu sabahta sıradanlığımı bozmadan sabah 6.45 sularında işe gitmek için kurduğum alarmın sesiyle uyandım.
Rutine bağladığım bir alışkanlıkla sürüne sürüne yataktan kalkıp duşa girip çıkmıştım, telefonumdaki bildirimlere bakma fırsatı bulduğumda yeni açılan bir sohbet grubuna çocukluk arkadaşım Melisa tarafından eklendiğimi gördüm.
Her gün birbirimizi şirkette gördüğümüz yetmiyormuş gibi sohbet grubu açmasına güldüm.
'Bordo Bereli Teselli Ekibi' grup adını gördüğümde bu fikrin Melisa'dan başka kimseden çıkamayacağı sabah sabah beynime jeton düşer gibi düştü.
Teselli konusunda bordo bereliydim bu kısmı doğruydu.
Uyku sersemliğiyle, sevgilisinden ayrılanın kim olduğunu tahmin bile edemedim. Çevremdeki insanların hızlı ilişkilerine yetişemiyordum. Ayrıl barış veya çarpık ilişkilerle yirmilerinde yuvarlanıp duruyordular işte.
Mesajlara bakmadan Melisa'yı aradım.
Birinci çaldırmamın sonuna gelmeden, "Kızım," diyerek çığırarak açtı. "Yayma o güzel poponu, kalk gidiyoruz!"
"Dur bir Melisa," dedim afallayarak. "Kim sevgilisinden ayrıldı yine?"
"Oho," dedi tüm meseleyi kaçırdığımı anladığında. "Kürşat'la Gözde Assos taraflarında tatil köyü gibi bir yerden villa kiralamışlar. Kimsenin ayrıldığı yok sevgilisinden, ben hariç."
İki hafta önce uzun bir ilişkiden çıkmıştı.
"Assos mu?" dedim yabancılaşarak. "Tatil köyünde ne işimiz var?"
"Ne bileyim ben," dedi umursamadan. "Paraları oraya yetmiş, oradan kiralamışlar. Kurcalamasana. Yıllardan sonra tatil yapacağız hep beraber bu konuya odaklan sen."
"Hiç aklıma yatmadı," dedim kuşkuyla. "Birkaç günlüğüne hafta sonu kaçabilirsem kaçarım. Sen hemen gidiyor musun?"
"Alara!" diye çığırdı ince sesiyle, telefonu kulağımdan uzaklaştırdım. "Valizine eline geçen her şeyi doldurup hemen geliyorsun." Görmediğini bildiğimden kısa bir göz devirdim. "Gözde Kürşat'la beni almaya gelecek yarım saate. Seni de alalım mı? Sizin oraya geçeriz sıkıntı olmaz."
"Hayır," dedim net bir şekilde. "Önce abimle konuşayım, siz çıkın yola ben uçakla gelirim."
"Gelmezsen küseyim mi?" muzip bir tını vardı sesinde.
"Küsme, işi bırakıp gelebilir miyim, bilmiyorum. Ayrıca bir gecede tatil planı yapılır mı? Önceden bir koklatsaydınız."
"Canım, keçileri kaçıracağım ama bak şimdi," dedi isyanla. "Duyan seni maaşlı işte çalışıyor zanneder. Ananın babanın şirketi orası. Ver izni kendine, koş gel!"
"Sabahın yedisi daha olmamış arkadaşım," diye kibar bir dille isyan ettiğimde güldü. "Cidden mi yani, bu mu? Ayılayım bir saat ver, ararım yine." Sesim yalvarır gibi çıkmıştı. "Sonra bakarız duruma göre. Abimi biliyorsun."
"Konuştuğumuz sırada uçak biletini aldım bile." Dediğinde gözlerim uyuşukla kapandı. "Atıyorum sana detayları. Öğlen 11'de atla gel uçağına." Uçarıydı ve enerjisi yerindeydi. "Alo, benim yerime sen mi depresyona girdin? At şu üstündeki ölü toprağı!"
"Melisa," diye iç çektim. "Gezip tozmanın sırası yemin ederim değil. İçim rahat etmez bir yığın yapılacak varken. Abimle kötü olmak istemiyorum."
"Uyu Alara sen, ayakta uyu," dedi kızarak. "Abin, bizim hayvanat bahçesiyle haftaya cuma günü İbiza'ya gidiyor. Gitmeden bırak senin işlerini o yapsın yoksa köle gibi çalışacağız."
Çakal abim benim. Otuzunu yarılamış ama hala iş güç umurunda olmamıştı. Tam bir mirasyedi ekolünün hocasına benziyordu. Büyük bir servetin yiyicisiydi.
"Öyle demek." Dedim sinsilikle. "İşte o zaman, Assos'a bile tamam olurum."
"Bu pisliklere az bile."
Kendi abisiyle anlaşamadığı için bizim şirkette çalışıyordu. Abimle benim aksime Serhat abiyle Melisa soğuk bir abi kardeştiler.
Benim abimle yedi yaş olduğundan hayatımda abim büyük bir otoriteydi ama onların arasında dört yaş vardı ve Melisa'nın abisini salladığı yoktu.
**
Abimin kuşkulu bir bakışla kaşları çatıldı, "Hangi arkadaşlarınmış bunlar abim?" diye bir soruyu iki saniyede cevaplayacak bir şekilde bu sorguya hazırlanmıştım. "Sen daha geçen hafta Avşa'ya gittim diye alay geçmedin mi benimle?"
Küçük kız kardeşinin Assos'ta tatil yaptığı pek görülmüş bir durum değildi doğrusu.
Bir yandan valizime elim geçen bikinilerimi dolduruyordum, "Üniversiteden bizim topluluktan kızlar abi, orasını uygun görmüşler, Yunan adalarına gidelim diyemem ki. Altı üstü beş altı geceliğine zaten." Dedim aldırmaz tonda, omzumu silktim.
"Sen, şu son taşıt filosuna yaptığımız GPS yazılımlarıyla ilgilenirsin değil mi? Bir aksama olursa babamın dilinden kurtulamayacağım yoksa."
Abim, "Anlamıyorum ben o işten bir dalga. Gel üç dört güne ilgilen o mevzuyla. Firmalar şikâyete kalkışırsa babam manas destanından uzun başlar müşteri memnuniyeti nasihatlerine." Kaşlarını kaldırıp kafasını iki yana olumsuz anlamda salladı. Elleri kumaş pantolonuna taktığı parlak kayışlı kemer üzerindeydi. "Kafamı siker iki saat," abimin kaygılı haline güldüm. "Aman deyim. Uğraşamam pederle falan."
Abimden bütün izinleri koparıp onu fethetmenin tam zamanıydı.
Kollarımı abimin boynuna, "Babasından laf işitmeye korkar mıymış benim abim?" diyerek upuzun boyuna yetişmeye çalıştım. Ben 'abim' dediğimde ağzımdan üç kez daha 'abim' fırlardı. "Sen istesen iki saatte ne var ne yok halledersin de beni özlediğinden gelmemi istiyor gibisin." Sesimin tonu kendimi sevdirmek isteyen küçük bir kız misali tatlıydım.
Berkan Yücesoy, benim ilgi budalası olduğumu bilirdi; ilgiye, sevgiye boğulmak istediğim anda gelip abime dalaşır, sataşır veya hiç olmadı yanaşırdım. Bu konuda da hayatımdaki diğer meseleler kadar başarılıydım.
İşleri yoluna koymak, işleri çöp etmemek ve abimle babamın gözüne batmamak gibi küçük başarılardı bunlar.
"Şirinlik yapma, üç güne buradasın! Üç güden fazlası seni bozar, beni de zora sokar zaten." Aşağı kattan babam bariton sesle 'Berkan, Alara!' diye sesleniyordu. "Ben kaçayım, babamı haberdar ederim." Başımın üstüne sıkı bir öpücük kondurdu. "Kendine laf söyletecek bir şey yapma, başın sıkışırsa..."
"Bir telefonum yeter, biliyorum." Dedim gözlerimin en içiyle gülümseyerek.
Bir telefonum yeterdi, bunu bilmek bana yeterdi.
"Biliyorsun abisinin güzeler güzeli kardeşi." Dedi abim, saçlarımı dişlerini tatlılığımdan sıkarak karıştırarak. "Biliyorsun tabi, canımın içi." yine en sevdikleri tarafından şımartılıyordum, sevgiye boğulup sevildiğini biliyordum. "Bilmiyorsan alıyım ayağımın altına." Sesini babası gibi kalınlaştırmıştı. "Dana kadar oldun demem yani." Göz kırptı.
Yumruklarını göstererek, "Dana mı?" diye isyanla bağırdım. "Ben mi dana kadar olmuşum? Hakaret!"
Berkay abim karizmatik bir kahkaha atarken etli yanağımı işaret ve orta parmağının arasına sıkıştırarak kızartacak kadar sıktı. "Zar zor yaptılar zaten seni bana. Biraz abiliğin keyfini süreyim."
Abiliğin dörtte bir kısmının, sabah ve akşam saatlerinde yanaklarımı sıkıp beni bağırttırmak olduğunu düşünüyordu.
Annemle babam ikinci bir çocuk konusunda hep çekimser davranmışlardı, abim kreşte kardeşi olan arkadaşlarını görüp annemle babama baskı yapmasa büyük ihtimalle ben olmazdım.
"Abi, canım yanıyor!" diye bağırdım abimin elini itekleyerek. "Yirmi yedi yıldır abilik keyfi sürüyorsun." Bıkmamıştı benden. "Bıktım abilik keyfinden."
"Mızmızlanma mızmızlanma," dedi gülerek. "Yirmi yedi yaşına geldin mızmızlanıp duruyorsun."
Aynaya koşarak yanağına baktı, "Kızarmış yanağım! Nasıl geçecek bu?"
"Hem sevilmek istiyorsun sevince de suç oluyor kızım!"
"Böyle mi sevilir?"
Abilerin sevgi anlayışı yanak kızartmak mı bilmiyordum ama abim küçüklükten beri yanaklarımı sarkıttığına o kadar emindim ki.
Aramızda yedi yaş vardı, anne babamızdan kendisine özel sipariş gibi bir 'kız kardeş' istemişti. Annemle babam 'ya erkek olursam' diye sorduğunda 'sokağa atarız' diyerek kıskançlığını son derece belli etmişti.
Abim şanslı adamdı, sipariş verdiği gibi 'kız' olmuştum.
Adımı da abim koymuştu. Okuduğu bir masaldan bulup daha ben doğmadan annemin karnını göstererek ismim 'Alara' diyerek gezmişti.
'Su perisi' demekmiş.
"27 yaşındayım ya ben, abim yanağımı sıktığı için morardı mı diyeceğim insanlara? Bir taraflarıyla gülecekler bana."
"27 yaşında olunca abiler kardeşlerinin yanağını sıkamaz kanunu mu gelmiş? İstersen buruş buruş ol yine sıkarım o yanağı ben." aynanın karşısına geçirip rahat bir tavırla saçlarını düzeltti. "Anca sen abine naz yap, sitem et ama o uçağı kaçır sorarım sonra ben sana." Diyerek yine otoriter abi modeline geçiş yapmıştı. "Boğaz orası sert eser, uzun ıvır zıvır da koy valizine."
Oralı olmayıp, "Yanağım geçmeyecek." Diye ağzımın içinde geveledim.
Annem odamıza hızla geldiğinde, "Adamı ağaç ettiniz aşağıda." Dedi nefes nefese. "Çık bir bak öldüler kaldılar mı dedi babanız." Yatağa koyduğum valizi görünce, "Yolculuk nereye kızım?" diye sordu.
"Assos." Dedim direkt. "Üniversitedeki arkadaş ortamımdan, tutturdular Assos diye. Melisa'da geliyor. Festival mi sergi mi bir şeylerden bahsetti. Gözde'nin diline ektim diye düşmek istemiyorum."
Melisa varsa, abimin kısıtlamalarından biraz daha kolaylıkla kurtulurdum.
Temmuz'un 27'siydi.
Kaldırım taşı bile tatil istediği zamanlardı.
Arkadaşlarımla tatil yapmam kadar doğal bir şey yoktu, yalnızca Assos'ta daha önce tatil yapmamıştım, bu bizimkilerin garibine gitmişti.
"Git annem, çalışmaktan kafanı kaldırdığın yok bu yaz." Dedi annem gönlü rahat bir tavırla. "Ama sanki Bodrum, Alaçatı gibi yerlere gitseniz daha rahat ederdiniz. Küçük bir yerdir Assos."
"Ya," diye dalga geçti abim. "Evden işe, işten eve o denli hummalı bir çalışma." Arada yaptığım küçük kaçamaklar onun gözünden kaçmazdı. "Alara baya hırslı her sene olduğu gibi."
Annem abimi uyarı dolu anne bakışı attı, "Sen Alara'nın yaşındayken yazın masanın başına oturtamıyorduk."
Büktüğüm dirseğimi abimin omzuna koydum, onun sert onaylamaz karakteristik babama benzer bakışlarına göz kırptım, "Annem neler diyor böyle abicim?" diyerek onunla uğraşmaya başladım. "Hovardalığı bırak bırak, bıkmadın gitti."
İşaret ve yüzük parmağıyla safir mavisi gözlerimi işaret etti, "Cilveli bakışlar," kolumu omzundan aşağı atıp, "Cilveli hareketler yok demiyor muyum ben sana? Nasıl öğrettiysem öyle bak bakayım bana." Önce güldüm ama abim son derece ciddiydi. "İkiniz de hanımlar."
Annemin yüzündeki her detayın güzelliğinden çalmıştım sanki, iri safir rengi badem gözlerinden, keskin yüz hatlarından, kalkık yay gibi kaşlarından ve en çok saçlarının doğal bebek kumralı dalgalı saçlarımı da annem almıştım.
Abim oldum olası annemi de beni de tüm varlıklardan kıskanmıştı. Uçak sinekten bile demek doğru sayılabilirdi.
Örneğin köpeğimiz yoktu, hiç olmamıştı çünkü abim kesinlikle son anda bir kavga çıkartır ardından babam ise kökünden hayvan sahiplenme konusunu kapatırdı.
Hayat bana böyle kıskanç bir abi vererek minnoş bir köpek borcu vardı.
Kaşlarımı çok çatarak başımı eğerek alttan alta dövmek üzere olan bakışlarımla abime baktım, bana böyle öğretmişti beş yaşımdan beri, "Böyle bakarsam baskıcı, mağaradan çıkma abim olduğunu belli edersem yani, kazancım ne olacak?" işaret parmağımı cilveli bir şekilde abimin gece mavisi ceketine sürttürdüm. "Dört günü beş gün yapar mıyız?"
"Baskıcı abi mı? Duymamış olayım canına yandığım." Berkan Yücesoy'un baskılarını yumuşatması baskılarını yok saymazdı. "Rüşvet yok demedi mi babam sana daha iki gün önce?"
"Desin." Dedim vurdumduymaz tavırla. "Bu seninle benim aramda." Tatlı bir gülümsemeyle abimi ikna edebileceğime inanıyordum.
Bana son derece işini bilen zihnimi okuyan bir kurnazlıkla baktı, "Dört günü geçmesin, gelmeyim oraya." Diye tehdit etti. Dudaklarımı reddedilmenin verdiği öfkeyle büzdüm, abim çenemi sıktığında elinden kurtulmak isteyen bir çocuksulukla mızıldandım, büzüşen dudaklarımı ördek gibi dışarıya çıkartıp güldü, "Dikkat et oturduğun kalktığın insanlara, kendine de." Daha da sıktı sesli gülerek dudaklarımı.
"Anne!" diye yardım istedim ağlamaklı sesimle. "Abi, oyuncağın mıyım ya ben senin?" gülerek dudaklarımı ördek gibi büzüştürmesinden keyif alıyordu.
"Bırak şu kızı oğlum." Diyerek abimin kollarından çekmeye çalıştı.
"Ver bir yanak bırakacağım." Beyaz tenimi kızartarak yanağımı sıktığında acıdan inledim.
Abi terörü sabah sabah çekilmesi en zorunlu çileydi.
"İstemiyorum." Dememe kalmadan çenemi sıkmayı bırakıp yanağımı parmakları arasına alıp sıktı. Öfkeyle koluna bir tane patlattığımda her zamanki gibi 'abiye el kalkmaz' minvalinde bakışlarıyla çatık kaşlarla baktı.
"İstemene bakmıyor bu işler küçük hanım." Dedi göz kırparak. "Sen, ben istedim diye geldin dünyaya hatırlatırım."
"Anne, oğluna muhteşem bir Allah vergisi olduğumu söyler misin?"
"Gel öpeyim, geçsin hadi." Kolumdan yakalayıp abi şefkatiyle kızarttığı yanağımdan öptü. "Abisinin güzeline doyamıyorum ki anasını satayım!" yanağımdan sertçe bir makas daha alarak ellerini cebine sokarak hemen kaşları çatık aksi bir patrona bürünen bir tavır takındı.
"Çift kişilikli misin abi sen?" diyerek onun için endişeliymiş gibi korkuyla baktım.
Dilini asabı derhal bozulmuş gibi damağına sertçe vurdu, "Çalışanlarımıza abilik yaparken yanağını sıkayım arzu edersen küçük hanım." Odamdan dışarı söylene söylene çıktı.
"Nasıl gideceksin?" diye sordu.
"Uçakla."
"Arabanı kiralarım, havaalanında sana teslim ederler." Otoriter, kontrolcü abiliğine geçiş yapmıştı, 'ne gerek vardı' dememe bırakmadan işaret parmağını kaldırarak beni susturdu, "Kalacağınız yer neresiyse hemen bilgi geç Aylin'e. Uçağın inmeden halletsin."
"Abi!" dedim isyanla. "Sağ ol, kalacağım yeri, kimse olmadan ayırtabilirim. Kızlar ayarlamışlar yerimizi."
"Bak sen şu faydasız fındık farelerine," diye alay etti. "Nereyi ayarlamışlar?"
"Bilmem." Dedim söylersem izin vermeyeceğini bildiğimden.
"Alara!" dedi sesini yükselterek. "Nereyi dedim."
"Öf!" diyerek onunkine benzer bir tonda sesimi yükselttim.
"Beynimi deşme sabah sabah, neresi söyle. Çatmayayım sana."
"Villa."
"Olmaz öyle." Dedi net bir kararla, geri adım atmayacağını bildiğim sertlikle. "Melisa'yla sana bir otel bulur, ayarlarım. Yalnız kalmazsın."
"Arkadaşlarımla kalmak istiyorum."
"Yok öyle bir dünya! Paşa paşa otelde kalınacak."
"Var!"
"Gidilmiyor o zaman." Dedi çok profesyonel bir sakinlikle.
"Abi!" diye bağırdım. "Anne bir şey söyler misin?"
"İstediği yere gidiyor Alara." Dedi abimin planlarını sekteye uğratarak. "Sana hesap verecek değil ya."
"Keyfiniz bilir hanımlar. Ben valiz hazırlamaya gidiyorum." İşte gelmesine engel olamazdık, burnumuzun dibinde dolaşır dururdu. "Size çatacağıma."
"Tamam!" dedim yılmış bir halde.
Tatminkâr bir ifadeyle gülümsedi, "Problem kalmamıştır o zaman abim." Elindeki telefonu bana doğru sallıyordu. "Arıyorum Aylin'i, halleder o."
"Bıktım senden."
"Bıkkınlık iyidir." Dedi aldırmaz bir tavırla. "Problem duymayacağım senden ötürü hiç kimseden." Kesinkes bir uyarıydı, taviz vermezdi.
Alara'ydım ben, problem yaratırdım ve abim çözerdi. 27 yaşımda değişmeyen gizli kurallarımızdan biriydi bu. Başım sıkışınca ona gitmemden hoşlanırdı.
Mükemmeliyetçi bir abiye sahip olmanın zevkini sürdüğüm kadar çilesini yaşıyordum.
"Duymazsın, söz." Dedim bana yarattığı baskıya yılarak. "Babamı bekletmez misin artık abi?"
Arkamda ne olursa olsun duracağını bildiğim abimin bedenini, uzun boyu ve güçlü, kalın kemiklerinin takım elbisede bile haritasını çizebileceğim yapısıyla gidişini izledim.
**
Terslik yaşanması ihtimali varsa, o terslik yaşanacaktır.
Yaşamın ispatı yapılamadan en çok inanılan kanunlarındandı, hayatın cilvesinin bizle alay eden kahkahalarını duyar gibiydik.
Çanakkale uçağındaydım, koltuk hatası yapıldığından benden önce oturan hanımefendinin koltuk arkasındaki ekrandan açarak ve beşinci dakikasında kaldığı filme baktım.
Interstellar'dı. Birkaç kez izlemiştim fakat bu sahne ilgimi çekmemişti.
Adı Murphy koyulan kız çocuğu, babasına 'neden benim ismimi kötü bir şey koydunuz' diyerek soruyordu.
Ve babası, 'kötü bir şeyin ismini vermedik,' diye yanıtlıyordu. 'Murphy kanunu kötü bir şey olacak demek değildir, olabilecek her şey olacak demektir.'
Olabilecek her şeyin olması sakıncalı değildi.
**
BÖLÜM SONU