Pâyidar | 25

3989 Kelimeler
Aşk... Hayatın her anında insanlar için büyük bir önem arz etmekte olan o kutsal kelime. Kalbimi demirden pençelerle sıkıştıran bu kelime bir kor misali kalbime düşmüş, düştüğü yeri ise yakıp kül etmişti. Heyecan bedenimde kol geziyor, ellerimin ve ayaklarımın birbirine dolanmasına sebep oluyordu. Dizlerimin bağı çözülmüştü adeta. Kendimi sıkmasam eğer kesinlikle olduğum yere yığılırdım. Nasıl bu denli aptal olabildiğimi haykıran düşüncelerimle baş başa, az evvel bana aşk itirafı yapan adamla yan yana yürüyorduk. Gecenin bir vakti adım seslerimiz mahalleyi doldururken, birlikte paylaştığımız yol ıssız ve sessizdi. Ne ondan ses çıkıyordu, ne de benden. Yalnızca boş boş adımlıyorduk. Dışarıdan sessiz görünüyor olabilirdim ama içimde kesinlikle fırtınalar kopuyordu. Sadece ben değil, sanırım Belalı da öyleydi. Bir an konuşmak için dudakları aralanıyor, bir an vazgeçerek geri kapanıyordu. Zaten söyleyeceğini söylemişti. Bundan sonra ömür boyu sussa ne değişirdi ki? Beni sevdiğine hala inanamıyordum. Daha doğrusu beni sevebildiğine inanamıyordum. Birbirimizi tam olarak tanımıyorduk bile. En azından ben onu yeterince tanıdığımı zannetmiyordum. Peki ya bu kadar iyi sevmesine ne demeliydi? Üstelik bana beni sevdiğini söyledikten sonra ağlamıştım bir de! Bu kadar duygusala bağladığıma ben bile inanamazken, Belalı'nın bana ağladığımda sanki bir uzaylıymışım gibi bakmasına şaşmamalıydım. Kendini her yerde küçük duruma düşürmekten bir an önce vazgeçmelisin... Duygularım sayfa sayfa dağılırken soluk alışverişlerim hızlıydı. Belalı'nın gözlerinin esaretinden çıktığım an kendimi bulacağımı biliyordum fakat ne yapacağımı bilmiyordum. İyiydi, hoştu ama... Bundan sonra ne olacaktı? Onun beni sevdiğini öğrenmem demek ona karşı olan bazı hareketlerime ket vurmam demekti. Yani onunla artık eskisi kadar rahat konuşabileceğimi hiç sanmıyordum. Karşısında utanır ve gerilirdim bir kere. Ah, bilmiyordum. Düşünmek de istemiyordum ama buna engel de olamıyordum. Kapının önüne vardığımız sırada neler olacağını pek kestiremedim. Ne yapmalıydım şimdi? Ona iyi geceler dileyip veda mı etmeliydim ya da ufak bir teşekkür mırıldanarak bunun benim için en özel an olduğunu mu vurgulamalıydım? Belki de ondan bütün bu olan biteni en ince ayrıntısına kadar dinlemeliydim. Hatta belki de bu hiç umurumda bile olmamalıydı lakin bunu yapamazdım, o kadar vicdansız biri değildim. Bir şeyler... Bir şeyler yapmalıydım ama ne? Mesela şu durumda, onun bana karşı olan talepkar bakışları kalbimin göğüs kafesimi parçalarcasına atmasını sağlıyordu ve bu da benim düşüncelerimi derinden sarsıyordu. Henüz ağzımı bile açmamışken gözlerim, tam karşımda bize öfkeyle bakan birine takılınca bir anda olduğum yerde duraksadım. Şu an duyduğum şaşkınlığı ve mahcupluğu kelimelere dökemezdim. Bülent amcam! Karşımızda, bize öfkeli gözlerle bakan Bülent amcamı burada görmeyi hiç mi hiç beklemiyordum ve bu korkunç tesadüf beni daha çok strese soktu. Bülent amcam kaşlarını çatarak bir iki adımlık olan mesafemizi de kapattı ve kolumdan tutarak çok da sert olmayacak biçimde beni yanına çekti. Ardından öfke saçan gözlerini Belalı'ya doğrulttu. Belalı ise onun aksine gayet sakin ve bir o kadar da ifadesizdi, başını dikleştirdi. "Almina," dedi amcam bana tekrar dönerken. Öfkesinin bir miktarı da bana yönelikti. "Nereden böyle?" Tek kaşını kaldırdı ve öfkeli gözlerini tekrar Belalı'ya çevirdi. Tabi gecenin bir yarısı bir adamla görünmemin hiçbir mantıklı açıklaması yoktu. Deli gibi utanmam ve bunun neticesinde ağlamak istemem normal miydi? Bir an ne açıklama yapacağımı bilmeyerek, "Ben..." diyebildim anca. Amcama nasıl bir mantıklı açıklama yapabilirim, bilmiyordum. Buna karşılık amcam olayın üzerine biraz daha yüklenerek beni köşeye sıkıştırdı. "Gecenin bu saatinde bir adama bu kadar güvenmemen gerekiyordu. Hem kimden izin aldın sen?.." Kaşlarını derince çatmış bir halde beni izliyordu. "Başına bir şey gelse hesabını kim verecekti?" Tuhaf bir şekilde şikayet ederek Belalı'yı ele vermek istemiyordum. Ona kısa bir bakış attıktan sonra amcama tekrar döndüm, "Şey... Haklısın amca. Özür dilerim. Ben..." amcamın gözü boynumdaki kolyeye takılırken hayretler içerisinde bana baktı. "Ben sadece biraz hava almak istemiştim." Bülent amcam alayla güldü ve başıyla işaret ederek, "Bertan'la birlikte mi?" diye sordu. Neyi ima ettiğini anladığımda kulaklarıma kadar yandığımı hissettim ve hemen açıklama girişiminde bulundum. Öte yandan Belalı da yalnızca beni izliyor, hiç de yardımcı olmuyordu! Bu adama domuz demekten bıkmayacaktım. "Hayır... Ne alakası var amca şey... Sadece ben çıktım işte... Sonra onunla karşılaştık ve beni tek dönerken şey edince şey etmek istemedi ve bana şey etti..." Amcamın kaşları havalandı, "Ney etti?" Kahretsin, "Şey..." Bir insan yalan söylemeyi hiç mi beceremez yahu? "Ne, Almina? Ne?" "Şey amca, şey..." Belalı'ya baktım. O benim aksime gayet rahattı. Rahat tavırlarını hala sürdüren adam üstüne bir de benim için amcama, "Yalan söylüyor." demesin mi? Ağzım adeta bir karış açık kaldı. "Ne!" Dedim şok olurken. Bu adam ciddi miydi? Yoksa benimle kafa filan mı buluyordu? Şimdi kafa bulmanın sırası mıydı canım ama! Amcam kaşlarını çatarak Belalı'ya dönerken o ise çok beklemeden devam etti, "Yalan söylüyorsun, Sarı Bela. Öyle bir şey olmadı." Patlamak için adeta fırsat kollayan amcam bu sefer iyiden iyiye sinirlendi. Ama onun sinirlenmesi hiç de hayra alamet değildi. "Gerçeği anlat lan o zaman!" Bülent amcam öyle saf bir öfkeye bürünmüştü ki Belalı'ya bir yumruk sallasa yeriydi. Onun aksine Belalı sinir bozucu bir şekilde sakindi. Ben bile kaşlarımı çatmıştım. "Gerçek şu ki Bülent ağabey; ben buraya geldim, Almina'yı çağırdım ve zorla aşağıya inmesini sağladım. Daha doğrusu onu buna mecbur ettim. Sonra sahile gittik ve doğum gününü kutladım..." Bülent amcam bu saf dürüstlük karşısında hayret ederek kaşlarını kaldırdı. "Bana öyle bakma Bülent ağabey. Ne yani, sevmek de mi suç?" Belalı'nın son cümlesi bana adeta hayatımın şokunu yaşattı. Bu adam nasıl bu kadar utanmaz ve arlanmaz olabiliyordu? Bu yaptığı bir aptal cesaretinden öteye gitmezken ona hayretler içerisinde bakakaldım. Sırf bu özellikleriyle bile bana çok uzaktı. Onunla ilgili bana yakın olan tek şey dipsiz bir kuyuyu andıran kapkara gözleriydi ama bütün bunlara da vesile olan o gözü karalığı değil miydi zaten?.. Derin bir nefes alıp verdim. Zira birazdan olabilecek şeyler için bu nefesi tutmam gerekecekti. Bülent amcam ilk başta gayet sakindi aslında. Fakat hiç beklemediğim bir anda parlayınca gözlerim adeta yuvalarından fırladı, "UTANMIYOR MUSUN LAN SEN KIZIN BABASI SAYILACAK ADAMLA BÖYLE KONUŞMAYA!" Dehşetle elimi ağzıma götürdüğümde kalbim adeta kulaklarımda atarken Belalı, ifadesizliğini bir an bile bozmamış, söylediklerinden bir an bile pişmanlık duymamış bir halde öylece baktı. Hem amcama hem de bana. Ama daha çok bana... Ne bir korku, ne bir heyecan, ne de bir öfke. Kapkara gözlerinde gördüğüm tek şey bütün çıplaklığıyla gözler önüne serdiği cesaretiydi. Kafasında neler dönüyordu bilmiyorum ama gözlerini benden ayırmadı. Ah, bu adamın kendi canına kastı filan mı vardı? Deli gibi utanıyor, ağlamak istiyordum. Kısa bir süre sonra amcama tekrar döndü ve şöyle dedi, "Ben utanılacak bir şey yapmadım, Bülent ağabey. Sadece..." bana baktı yine. "...sevdim." Normalde olsa böyle aşk cümlelerinden tiksinirdim fakat bunun bana yönelik olduğunu bildiğimden olsa gerek, yalnızca tepkisizce kaldım bir müddet. Tepkisizliğim uzun sürmedi ve gözlerim yanmaya başladı. Ağlamamak için kendimi olabildiğince tutmaya çalışıyordum ama böyle giderse başarılı olamayacaktım. Nasıl oluyor da bu adamın aşkını fark edememiştim, hala aklım almıyordu. Sırf bu yüzden bile bu aşka layık olabileceğimi düşünmüyor, yapamıyordum. Kalbim her zamankinden daha farklı çarpıyordu ve bu da canımı acıtıyordu. Etkilenmiştim. Yok yok, hatta büyülenmiştim fakat sanki bir şey benim ona gitmemi engelliyordu. Ya da ben öyle sanıyordum... Bülent amcamın dengeyi bir türlü tutturamayan ifadeleri dakika başı değişkenlik gösterdiğinde bu sefer yüzündeki öfkeden bambaşka şeyler gördüm gözlerinde. Belalı'nın son cümlesinin ardından gözlerini kırpıştırdı ve bana döndü. Bir süre beni izledi. Onun bende teyit etmeye çalıştığı şey barizdi. Ondaki duyguların aynısını bende arıyor gibiydi ama ben... Bundan emin miyim, bilmiyordum. O duyguların aynılarını veya benzerlerini yaşadığıma emin değildim. Evet, Bertan oldukça hoş bir adamdı; yakışıklıydı, karizmatikti, cesur ve ağırbaşlıydı, başarılıydı, sevilendi. Üstelik mükemmel kalıbına uyacak kadar iyi bir fiziği, boyun posu devrilesice söylemine uyacak kadar da uzun bir boyu vardı. Aslında hayallerimde olabilecek bir erkek de olabilirdi ama her şey hayalle olmuyordu. Onu seviyor muyum, kestiremiyordum. Sadece... Belki birazcık, ucundan hoşlanıyor olabilirdim. Çünkü az önce beni öyle bir etkilemişti ki adeta dilim tutulmuştu. Söylesenize, hangi kız onun gibi lanet olasıca domuz bir heriften böyle bir hediye aldığında aşırı doz heyecandan bayılma tehlikesi geçirmezdi ki? Uzun lafın kısası, ne yapacağımı, ne hissedeceğimi ve artık ona nasıl bir ifadeyle yaklaşacağımı bilmiyordum. Eskisi gibi onunla dalaşamayacağım kesindi. Ayrıca onun da bana eskisi gibi imalı yakınlaşmalarda bulunmayacağının farkındaydım. Bu herif direkt mevzuya dalan tiplerden olduğu için mahallenin ortasında beni sevdiğini haykırırsa hiç şaşırmayacaktım. Haykırsa haklıydı aslında. Çünkü herifi aşık olduğuna olacağına pişman ettiğimin bilincine vardığımda birazcık geç olmuştu. Şu durumda her ne kadar bana ait olsa dahi iç sesim ondan yanaydı. En nihayetinde bunca zamandır adamı kanser etmiştim, sanırım hak ediyordum. Salaklığımın bu boyutlara kadar geldiğinin inanın ki ben de farkında değildim. Hatta kendimi zeki bile zannediyordum, ta ki bugüne kadar... Bülent amcamın nefesi buhar olup havaya karışırken kaşları çatık, ifadesi netti. Belalı'ya hiç de iç açıcı bir şekilde bakmıyordu. Belki de saldıracaktı! Bunu düşününce endişeyle dudaklarımı ısırdım ve bu hareketim, Belalı'nın atmaca gibi etrafa bakan gözlerinden kaçmadı. Fakat benim gözlerim onun gözlerinden hızla kaçıp uzaklaştı. "Madem seviyorsun," diyerek cümlesine başlayan amcama bir an bön bön baktım. Çünkü amcam cümlenin devamını, sanki verdim gitti diye tamamlayacakmış gibi bir hisle, ifadelerim dehşet saçtı. Yok artık, diyen iç sesimi şiddetle onayladım. "Seviyorsan yerini bileceksin," diye devam etti amcam büyük bir ciddiyetle. "Senin gönül koyduğun bu kız, bizim tek kızımız ve gözbebeğimiz, bilmem anlatabildim mi!" Allah'ım resmen utançtan mezara girip üzerime toprak dökeceğim! Ne günah, ne vebal varsa hepsi boynuma, yalvarırım beni bıçaklayın! Sanki evlenme sürecine girmiştik yahu, bu ne ciddiyet! Gören de iki güne düğünümüz olacak zannederdi. Halbuki adam bana alt tarafı ilanı aşk etmişti. Alt tarafı mı? Gökte uçan bir popo görürseniz, bilin ki o benim havada kuşlar misali süzülen... Tamam neyse. "Ben yerimi ve yurdumu zaten biliyorum, Bülent ağabey. Yeni yetme bir ergen gibi davranmayacağımı bilesin ama..." Domuz domuz sırıtan Bertan bana baktı, "...her şey ona bağlı." Domuz! Bildiğin domuz yani! Bana resmen karşılık verirsen yerimi de yurdumu da unuturum, demeye getiriyordu şeytan kılıklı! Onu yanıtlayana kadar tepemde bir direk gibi dikileceği kesinleşmişti. Ayrıca bu adamdan kurtulabileceğimden de emin değildim. Ne de olsa her yönden lakabının hakkını veren bir adamdı. Sana o lakabı verenin de senin de... Bülent amcam öfkesiyle kendisi arasında bir savaş verirken bu sefer kaşlarını daha bir derinlemesine çattı, "Sonra ne olacak peki," dedi hırsla solurken. "En sonunda kendi kendine gelin güvey olmayasın? Fazla uçma istersen, ha? Yere düşmen ani olursa hırsın benim kızıma dokunmasın. Yoksa seni öldürürüm, elimden kurtulamazsın!" Belalı'nın suratında, en sonunda hüsrana uğrayabileceği ihtimalinin de olduğunu bilen bir adamın tedirginliği yoktu. Öylesine kendinden emindi ki canı benim tarafımdan işkence çekmek istiyordu anlaşılan. Zaten yeterince çekmedi mi, diyen iç sesimi çimdikleyerek susturdum. Yine de bu durum onun böylesine kendinden emin olmasını gerektirmiyordu. Özgüvenin fazlası da zararlıydı en nihayetinde... Kapkara gözleri karanlık sokakta ışıldayan Bertan, "E artık onu da Sevgili gözbebeğiniz benim teklifime yanıt verirse göreceksiniz, diye umuyorum." dedi ve bana göz kırptı. Sakin ol, Almina... Nefes al, Almina... Ayakta kal, Almina!.. O sırada öfkeden kırmızıya dönmüş yüzüyle gözlerini yuman Bülent amcam, "Evlenme teklifi ettim dersen seni vururum!" diye tısladı. Kendime engel olamadan, "Yok daha neler amca!" diyerek yükseldim bir anda. Amcamın sesinde ölümcül bir tını gizliydi. Ürpermiştim. Şurada Belalı'nın üzerine atlasa hiç şaşırmazdım. Çünkü Bülent amcam bana düşkün bir adamdı. Onunla tanıştığımdan beri beni kimseye vermeyeceğini söyler dururdu. Neye yanacağımı şaşırmıştım resmen. Belalı, ağzı yüzünün bir tarafına kayacak şekilde güldü, "İnşallah bir gün o da olur," dediğinde utançtan domatese dönmüş olmalıydım. O nasıl bir ifadeydi ya öyle? Bana resmen ölüm vaadediyordu bu adam. "Ama henüz o kadar uçmadım. Daha erken öyle değil mi, Almina?" Sanki hipnotize olmuş gibi ondan gözlerimi alamayarak kafamı bir aşağı bir yukarı salladım. "Eh bir zahmet yani..." Dedim yine kendime engel olmayı unutarak. Bana öfkeyle bakan amcam muhtemelen bu adama olumlu bir duygum olup olmadığını sorgular gibiydi. Anında bakışlarımı kaçırıp gökyüzüne diktim. Havada yağmur mu yağıyordu ne?.. Yıldızlar da gözükmüyordu zaten... Kendi kendime bir yıldız haritası çıkartmadan evvel amcam dikkatimi dağıttı. "Teklifini kendine sakla!" Dedi amcam tek nefeste. Fakat kendi içinde daha farklı duygular hissediyor gibiydi. "Teklifimi kendime saklamayı tercih etseydim şu an senin karşında bulunuyor olmazdım, Bülent ağabey. Teklif var ısrar yok, diyemeceğim ama en azından bunu deneyebilirim." Ah, teklif... Ah, o teklif... "Madem tıpkı bu şekilde, adam gibi karşına çıkmamı isterdin; o zaman izin ver, karşına çıktığım için bir şansımız olsun. Etrafındaki bütün adamları reddetmeni ve sadece beni kabul etmeni istiyorum. Benim olman gerek Sarı Bela, anlıyor musun? Yoksa ne yaparım bilmiyorum..." Kulaklarıma kadar yandığımı hissettiğimde bir isteri krizine girmek üzereydim. Bütün duygularım birbirine girmiş bana nefes aldırmıyordu. Belalı'nın meydan okuyan bakışları amcamın bedeninde gezinirken her şeyi bırakıp kaçma hissiyle dolup taştım. Acaba bunu yapsa mıydım? Ama yok, yok... O zaman da bir korkak olduğum düşünülürdü ve ben daha da rezil olurdum. Şu anki durumum da pek iç açıcı sayılmazdı aslında. Resmen yeni gelin gibi süzülüyordum. Sanki görücüye çıkmıştım yahu! Bülent amcam hırs dolu sesiyle bana bakmadan, "İçeri gir Almina," dedi. Onun bu ifadesi bende arkama bile bakmadan kaçma isteği uyandırsa da tedirgin olmadan edemiyordum. Eminim ki burada Belalı'yla hiç de uygun olmayan bir dille konuşacaktı. Benim yüzümden bir tatsızlık çıkmasını istemiyordum. "Tamam," dedim kabullenerek. "O zaman birlikte içeri girelim, amca." Amcamı burada onunla baş başa bırakamazdım. Bu riski göze alamazdım fakat amcam sanki beni duymuyor gibiydi. "Almina sen içeri gir, kızım." "Ama-" "Beş dakika sonra ben de geleceğim." Amcamın son cümlesiyle beraber kestirip atılan konu böylece noktalanmış oldu. Şu durumdan sonra paşa paşa içeri girmekten başka çarem yoktu. Çaresiz gözlerimi bir amcama, bir de Belalı'ya sürükledim. Belalı da bana bakıyordu her zamanki gibi. Zaten gözlerini benden ayırmaya pek de hevesli gibi görünmüyordu. "Ne bakıyorsun şuna," diyen amcam daldığım yerden beni çıkarınca ödüm patladı. "İçeri gir, Almina. Aksi halde evdeki tüfeğimi getirmeni isteyeceğim." Ağzımdan hih! diye bir şok nidası kaçarken gözlerimi kocaman açmıştım. Bu adam ne ara bu kadar kıskanç olmuştu, akıl işi değildi. Ayrıca Meltem yengemle beni bir arada kıskanabilmesi hayranlık vericiydi. Özellikle Meltem yengemi diğer adamlardan öyle bir kıskanıyordu ki... Allah böyle kıskançlığı düşmanımın başına vermesin. Hiç unutmam, geçtiğimiz yıllardan birinde sırf Meltem yengeme adres sorduğu için bir adamı az daha öldürüyordu. Koca kıro! Kırk yaşını geçmiş olmasına rağmen aşkını ilk günkü kadar taze tutması akıllara durgunluk verici bir olaydı. Bülent amcama sırf bu yüzden bile derin bir saygı duyuyordum. Sahi, hala böyle aşklar var olabilir miydi ki? Derin bir nefes vererek içeri girmeye hazırlandığımda, üzerindeki örgü hırkaya sıkı sıkıya sarılmış olan Meltem yengem çıkageldi. Gözleri Belalı, ben ve Bülent amcam arasında mekik dokurken bir yandan bahçe kapısını açıyor, bir yandan olanları anlamaya çalışıyordu. Hah, bir sen eksiktin zaten canım yengem! "Bülent," dedi yengem, amcamın omzuna dokunurken. "Neler oluyor? Neden dışarıdasınız bu saatte?" Bülent amcam, "Yeğenine sor. O sana detaylıca anlatır." diyerek bize içeri girmemizi işaret etti. Yengem burada dönen şeylerin benimle alakalı olduğunu elbette anlamıştı ve bana endişeli gözleriyle bakarak ne oldu anlamında kaş göz işareti yaptı. İçimde sönmek bilmeyen bir yangın başladığında biraz ferahlarım umuduyla ciğerlerime derin bir nefes çektim ve omuz silkerek yengeme baktım. O ise o sırada bana bakmıyor, kocaman açttığı gözleriyle boynumdaki kolyeye bakıyordu. Ah, hadi ama... Bu kadar da belli oluyor olamazdı ki canım! Şaşkınlıkla ağzı açıldı ve bakışlarını Belalı'ya çevirdi fakat Belalı'yla amcam öyle bir bakışıyorlardı ki az daha birbirlerinden hoşlanıyorlar sanacaktım. Neyse ki ifadeleri sertti. "Meltem," dedi amcam karısına dönerek. "Almina'yı al ve içeri girin. Beş dakika içinde evdeyim." Yengem durumun ciddiyetini kavrayarak amcamı ikiletmedi. Yavaşça yanıma sokuldu ve nazikçe kolumdan tutarak, "Hadi kızım." deyip beni destekledi. İçimde kopan fırtınalarla birlikte Meltem yengeme uydum ve bahçe kapısını açarak içeriye doğru adımladım. Aklımsa hala geride bıraktığım adamlarda kalmıştı. *** "Neler olduğunu hemen anlatıyorsun!" Meltem yengem içeriye girer girmez odamın kapısını kapattı ve yatağımın üzerine çöktü. Gözlerindeki o saf merak üzerime sıçrayınca ağlar gibi bir ses çıkardım. "Ya yenge lütfen yapma," dedim kendi eksenim etrafında dönerek. "Şu an değil. Bak, söz veriyorum yarın anlatacağım." Fakat Meltem yengem hiç oralı bile olmuyordu, "Bak bir de yarın diyor... Ağzına terliği yersen yarına çıkamayacaksın. Çabuk anlat diyorum sana!" Gözlerini belerterek bana bakmaya başladı. Her anlamda köşeye sıkışmak neden benim hayatımın vazgeçilmeziydi ki sanki? Ah, zalim hayat. Kimseye karşı koymayı da beceremezdim ki... Derin bir of çekerek Meltem yengemin önüne oturduğumda baştan sona her şeyi ona döktüm. onun beni evden nasıl aldığını, nereye götürdüğünü, ne yaptığını, bana ne hediye ettiğini, neler söylediğini, teklifini... Hiçbir detayı atlamaksızın, utancın binbir tonuna girerek anlattım. Meltem yengem beni zaman zaman şoka uğrayarak dinledi. "Ay Almina," dedi neşeyle ve hayranlıkla kolyeme dokunurken. "Bu şey şahane! Üstelik özel olarak tasarlanmış olmalı... Her şeyi geçtim, bu bir altın! Kim bilir ne kadar para dökmüştür buna. Ayrıca çok anlamlı, ay... Yirmi yıllık kocam bana böyle bir hediye almadı kız. Şanslı yelloz seni." "Sence bu kolyenin maddi değeri benim umurumdaymış gibi görünüyor mu yenge?" "Tabi umurunda olmaz, haspam. Sanki sen buna para döktün... Sana giren çıkan yok ne de olsa! O kağıt saysın, sen de al boynuna geçir, oh ne ala memleket." Göz devirdim, "Ya yenge ondan mı bahsediyorum ben Allah aşkına? Ayrıca ben mi dedim canım git bana altından bir kolye yaptır diye... Girdiyse de kendisi tercih etmiş, ne yapayım yani?" Nankörlüğün zirvesindeydim. Aslında bu hediyenin maddi değerinden katbekat fazla manevi değeri vardı benim için. Hayatımda aldığım en anlamlı hediyeydi bir kere. Fakat yengem bu kolyenin sadece maddi boyutunu düşünüyordu. Oysaki ben, gösterişli şeyleri oldum olası sevmeyen bir insandım. Normalde olsa bu denli büyülenmezdim. Ama normal değildi işte. "Salak," dedi Meltem yengem hafifçe kafama vururken. "Şimdi anladın bari değil mi? Adam senin için yanıyor. Sana aşık... Ama sen, salaklığınla bütün büyüyü bozduğun için herif en sonunda isyan bayraklarını çekti." Bir süre yengeme boş boş baktım. "Hala anlamadım de de seni camdan aşağıya sallayayım." Kendimi savunarak, "O kadar da değil herhalde," dedim. "Salağım ben, beyinsiz değil." Kafamda birçok şey yeni oturuyordu. Belalı'nın hareketleri yeniden can buluyordu kafamda. Bu adam aslında en başından beri bana daha farklı davranmıştı. Mesela beni o eve götürdüğü gün intikamı bahane etmesi bunlardan sadece bir tanesiydi. Bunu düşündüğüm an ise kafama bir şey dank etti. Belalı'nın beni resmen kaçırdığı gün... Ben okula gitmemiştim. Daha doğrusu gönderilmemiştim. Peki beni okula göndermeyen kimdi? "Yenge?" Dedim, tıpkı soru sorar gibi kuşku dolu gözlerle. "Efendim?" Sen..." Ardından kaşlarımı çattım. Daha sonra ise düşündüğüm şeyden aniden emin oldum, "...Sen ne şeytan bir kadınsın..." Yengem öfkelendi, "O ne demek kız öyle? Benimle düzgün konuş almayayım ayağımın altına." "O gün beni bilerek okula göndermedin!" "Ne? Hangi gün?" "Daha açık konuşayım istersen?.. Hani geçen gün senin özel isteğinle okula gitmemiştim ya mesela..." Meltem yengem demir yutmuş gibi öylece kalakaldı bir an. "O gün neredeydim ben yenge? Biliyor musun?.. Ah, tabii ki de biliyorsun!" Suratındaki ifade görülmeye değerdi. Daha sonra ise kafasını hızla iki yana sallayınca titriyormuş gibi bir imaj yarattı. Seni sinsirella seni... Hele bizim kızların ağzından hiçbir ipucu alamamamdan belliydi Belalı'nın beni onlarla kandırmış olması! Yoksa o haspamlar ağızlarında hiçbir bakla tutamazlardı. Bu işte kesinlikler Meltem yengemin bir payı vardı. Zaten en başından beri Belalı konusunda benim gözümü sürekli açmaya çalışan o değil miydi? "Biliyorum, neden bilmeyeyim," dedi yengem. "Arkadaşlarındaydın." "Beni arkadaşlarıma gönderip bütün gün arayıp sormayacaksan, neden biz o söylediğin özel işimizi halletmedik o zaman? Arkadaşlarımla eğlenmem için evde kalmadım herhalde ben, değil mi? Ayrıca o gün ekmek almaya çıkmıştım, insan hiç mi sorgulamaz bu kız arkadaşına gittiyse bile ekmekleri neden getirmedi, diye... " Meltem yengem adeta köşeye sıkışmıştı, "Ne bileyim canım," dedi anlamamazlığa vurarak. "Sen gidince ben de şey etmedim." Hızla ayağa fırlayarak elimi belime yerleştirdim, "Külahıma anlat sen bunları külahıma... Kendi yakınım bile ayakta uyuttu beni be! Utanın, utanın! Ben de sanıyorum ki ailem meraktan öldü! İkiniz de bana yalan attınız, buna inanamıyorum!" Meltem yengem sinirle söylendi, "Sen de bu kadar salak olmasaydın o zaman kızım. Adama başka çare bırakmadın ki. Hatırlarsan sana Bertan sana ilgi duyuyor dediğim zaman bile bana inanmamıştın. Ne yapmamı bekliyorsun yani?" "Ya bana bir şey yapsaydı," diyerek sitem ettim. "Bunun hesabını kim verecekti? Sen mi yengeciğim?" Meltem yengem, "Güvenmediğim birine seni emanet eder miyim sanıyorsun Almina?.." dedi ve kolumdan çekip yatağa oturmamı sağladı. "Biliyorum ama..." bir an duruldum. Kafam ciddi anlamda çok karışıktı. Hele de bugün yaşadıklarımdan sonra daha da çok karışmıştı. İfadelerimi çözmeye çalışan Meltem yengem gözlerini yüzümde gezdirirken konuşma ihtiyacı hissettim. "Yenge?" "Söyle güzelim." Derin bir nefes verdim, "Bundan sonra ne olacak? Yani ben... N'apacağım şimdi?" Meltem yengem bir süre öylece yüzüme baktı. Bir şeyler anlamaya çalışıyor fakat beceremiyor gibiydi. Onun da en az benim kadar ne söyleyeceğini bilemiyor olması barizdi. "Almina," dedi yavaşça. "Sana bir soru soracağım." Ona evet anlamında başımı sallayarak yanıt verdim. "Peki... Bertan'ın sende gönlü olduğu gibi... Senin de onda gönlün var mı, annem?" Ve utanma merasimi başlasın! Aslında bundan pek emin değildim. Yani ona karşı ne hiç yok diyebilirdim ne de tam olarak var diyebilirdim. Bertan'ı henüz tanımıyordum, onun hakkında hiçbir fikrim yoktu. O benimle alakalı birçok şeyi merak edip irdelerken ben, onunla ilgili şeyler öğrenmeye hevesli değildim. Şu zamana kadar hiç olmamıştım da. Bu da ona karşı herhangi yoğun bir duygu hissetmememden kaynaklanıyordu. Fakat şöyle bir gerçek vardı, bende ona karşı var olan potansiyel sadece ve sadece hoşlantıydı. Her ne kadar kendime itiraf etmekte güçlük de çeksem ondan hoşlanıyorum, diyebilirdim. Ama bunun adına aşk diyemezdim. Çünkü benim hissettiklerim onun hissettikleri karşısında denizdeki kum tanesinden farksızdı. İşte bu var olan potansiyeli iyi yönde değerlendirmek isteyen yanımla, olduğu yerde sabit kalması ve ilerlememesini tercih eden yanım bir savaş halindeydi. Arada kalmıştım. Üstelik bugün beni etkilemesi üzerine bir heyecan patlaması hissetmiş, o patlamadan geriye salaklığımın enkazı kalmıştı. Mesele aslında salak olmamdan kaynaklanmıyordu. Asıl mesele benim ona karşı karışık olan tavırlarımdı. Aslında ben de en başından beri ona farklı bir gözle bakmıştım. Mesela o, Mert ağabeyden, Gökhan ağabey ve Azad ağabeyden biraz daha farklı olmuştu benim için. Yani ona bir ağabey gözüyle değil de daha çok bir tanıdık, belki de bir arkadaş gözüyle bakmıştım. Fakat bunun aşkla bir ilgisi olduğunu sanmıyordum. Ona bir sevgili gözüyle de bakmamıştım çünkü. Tabi bu ağabeylik hissini bende yaratmayan da onun bana karşı olan tavırlarıydı. Onda gönlüm var mıydı, kestiremiyordum. Kafam karışmıştı hem de çok fazla. Keşke böyle durumlarda yanımızda beliren bir kılavuz olsaydı da orada neler yapabileceğimiz yazsaydı... Şimdi kime danışsam, her kafadan aynı ses çıkacaktı: Onu asla kaçırma! Ama ben onun görünen kısımlarından çok görünmeyen kısımlarıyla ilgileniyordum lakin bunu anlayabilecek olan yoktu ortada. Görünmeyen kısımları, derken duygularını ve hislerini yani... Dakikalardır bana bakan yengemi şüphe uyandıracak kadar fazla beklettiğimin farkındaydım. Bu sinir bozucu sessizliğe en sonunda bir darbe indirerek son verdim. "Ah, yenge. Bilmiyorum ben... Ben... Neyse. Lütfen daha fazla konuşmayalım. Uyumak istiyorum." Belki de rüyalarımda göreceğim yaratıklar bana bir yol gösterebilirlerdi. Onlardan bile medet umacak hale gelmiştim. "Peki," dedi yengem. Ardından yavaşça ayağa kalktı ve odadan çıkmadan önce son olarak şunları söyledi, "İyi düşün, kızım. Bilirsin, biz hiçbir zaman sana bu konularda baskı uygulayan insanlar olmadık. Sen hangi şekilde mutlu olacaksan öyle karar ver. Ama şunu da unutma ki, karşındaki adam çok güçlü bir aşka sahip bir şekilde seni bekliyor. Yani içini bilemem ama görünen o. Ve asla bekletmek gibi bir hata yapma. Bunu yaparsan ya kalp kırarsın ya da geç kalır, sen kırılırsın." Ve kapı aralandı, oradan da kalın bir ses yankılandı. "Bence asla kabul etme, aşkından geberip gitsin. Böylece kurtuluruz o şerefsizden!" Elimde olmadan güldüğümde Meltem yengem kocasını uyarır bir tonda, "Bülent..." dedi ve onun yanına gitti. "Ben sana öyle yapmış olsaydım hoşuna gidecek miydi sanki?" Bülent amcam bunun üzerine adeta küçük çocuklar gibi omuzlarını silkti. Meltem yengemse kocasının beline sarıldı ve kafasını da onun omzuna yasladı. Aralarındaki yakıcı aşk bugün bile aynı şiddetle ikisini de kavuruyor olmalıydı ki derin derin birbirlerine baktılar. Çok geçmeden Bülent amcamların evinden çıkıp Burhan amcamların evine gittim. Neyse ki evdeki herkes hala mışıl mışıl uyuyordu ve gittiğimi de geldiğimi de hiçbiri fark etmemişti. Bundan oldukça memnundum. Hızlı bir şekilde odama girdim ve kendimi yatağıma attım. Beni kıskacı altına alan o düşüncelerden biraz olsun kurtulmak adına kıyafetlerimi değiştirmeye ve oradan da biraz kitap okumaya koyuldum fakat hiçbir şeye dikkatimi tam olarak veremiyordum. Birkaç saat önce yaşadıklarım zihnimde hala tazeyken bir şeylere odaklanabilmem imkansızdı. Son çare olarak uyumayı deneyecektim. Odamın ışığını kapattığımda perdeleri sonuna kadar açarak sokak lambasının ışıklarının yatağıma kadar sızmasına izin vermiştim. Camdan aşağılara doğru süzülen damlacıklar birbiri ardını takip ediyorlardı. Rüzgarın uğultusu ve yağmurun tıkırtısı eşliğinde yorganımın altına girerken odamın penceresine doğru döndüm. Bir insan düşüne düşüne uyuyamazdı fakat ben tam aksine düşündükçe uykum geliyordu. Nefes alışverişlerim yeni yeni düzene giriyordu ki Belalı'nın hediyesinin hayali gözlerimi süsleyince kalp ritimlerim hızlandı ve düzene giren nefesim sıklaştı. Boynumdaki kolyeye dokundum. Bugünkü yaşadıklarımla gülümsediğim sırada uyku beni kendi kollarına çekti ve tek çaremin onda olduğunu vadederek beni kandırdı. Her şeyin sonunda ise uykuya teslim olmak muazzamdı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE