KURABİYE

1672 Kelimeler
Sonra aklıma geldi. Bu da planın bir parçasıydı. “Ailem değiller.” demem… Evet, yalandı. Ama öyle bir yalan ki, yakalanması istenerek söylenmişti. İnsanlar aptalca söylenmiş bir yalanı fark ettiklerinde rahatlar. “Demek bu kadar. Yalan söylemekte bu kadar iyi. ” derler. Büyük bir oyun aramazlar. Beceriksiz, korkmuş, panik birini büyük bir komplonun parçası olarak görmezler. Ben de tam bunu oynuyordum. “Hangi konuda?” dedim. Sesi sakindi ama gözleri direksiyonun üzerinden kayıp bana çarpıyordu. Bakmıyor gibi yapıp bakan insanlardan. En tehlikelisi. Camdan dışarı döndüm. Şehrin ışıkları camda eriyor, çizgiler halinde akıyordu. Her ışık başka bir ihtimaldi. Bu adam her şeyi fark ederse… Beni korumak için değil, beni çözmek için yanında tutar. Ve bu… dayaktan çok daha tehlikeli bir ihtimaldi. Hatta doğrudan sorguya götürmesinden bile. Çünkü sorgu nettir. Çözülmek ise yavaş ve geri dönüşsüzdür. Hangisi olduğunu anlamak kolay değildi. Gerçekten yemi yuttu mu? Yoksa o da mı benim gibi… salağa yatıyordu? İfadesizdi. Benim gibi. İfadesiz insanlar ürkütücüdür. Çünkü yüzlerinde ipucu yoktur. O bunu nasıl öğrenmişti bilmiyorum. Benim öğrenme yollarım berbattı. Mesela… Çok güldüğüm bir şeyi önüme koyarlardı. Daha çocuğum. Bir sahne açılırdı. Gülüyordum. Sonra biri eğilirdi. Sesi sakindi. “Şimdi ağla.” Ağlamazsam… şiddet. Gülmek yasaktı. Gülmek lükstü. Güldün mü, bedeli vardı. Gülümsemek bile yasak. Öyle şeyler yaşatıyorlardı ki tarifi zor. İnsan olmak refleks ister. Benim reflekslerimi söktüler. Sonunda hep aynı cümle. “Şimdi bir daha gülmemen gereken bir yer olduğunda bu anı hatırlarsın. Kolaysa gül.” Ve gerçekten… gülemiyorsun. Dünyanın en iyi komedyeni gelse, o görüntüler çakıldu zihnime. Yüzüm taş kesilir. Ya da tam tersi. Gözümün önünde Sedef' e eziyet edenlerken gülmemi istiyorlardı. O yüzden ben insan değilim. Ben bir silahım. Duygularımı… mimiklerimi… nefesimi… her şeyimi kontrol edebilirim. “O insanlar kimdi?” diye sordu. Beklenen soru. “Ailem,” dedim. Sonra duraksadım. Kafamı hafifçe eğdim. “Özür dilerim. O an ailem olduklarını söylersem bana yardım etmezsiniz diye düşündüm. İnsanlar aile işlerine karışmak istemiyor genelde.” Klasik. Ezilen kızların korkusu. Devam ettim. Çok uzatmadan. “Ben burada ineyim. Size gerçekten çok teşekkür ederim. Çok iyi bir insansınız.” İltifat… kaçış isteği… minnet. Birlikte kullanıldığında insanları rahatlatır. Ama durmadı. “Sanırım şiddet görüyorsun.” dedi. “Seni kadın sığınma evine bırakayım. Misafir olarak. Sabah şikayetçi olursun.” Elbette. Bir ajan için en mantıklı yol. Hem yasal. Hem temiz. “Teşekkür ederim.” dedim. “Ama hayatım yuvada geçti. Bundan sonrası da benzer bir yerde geçsin istemiyorum.” Bu cümle… İnsanları durdurur. Çünkü kimse birinin çocukluğunu tartışmak istemez. Birkaç soru daha sordu. Sorun neydi, neden şikayetçi olmuyordum… Cevaplarım hazırdı. Bir süre daha gitti, arabayı kenara çekti. “İn.” dedi. İndim. Gidecek yeri olmayan insanlar onlara yardım edenlere burası neresi gibi sorular sormaz. İn dediği yerde inersin daha fazla yük olmamak için. Ama o da indi. “Gel benimle. Bu gece benim evimde kalırsın. Yarın mutlaka şikayetçi ol.” Duraksadım. Bu… planın dışında bir adımdı. Amaç tanışmaktı. Bu kadarını beklemiyordum. Bir ajan için devlet korumasına yönlendirmek en doğrusu. Ama evine götürmek? Tedbirsizdi. Ya da fazla kontrollü. Peşinden yürüdüm. İçimde tek bir soru dönüyordu. Adam seks bağımlısı. Yoksa bana saldıracak mı? Her meslekte çürüğü var sonuçta. Kapı parmak iziyle açıldı. Detay. Ev… küçük ama ferah. Sıradan. Bu en tehlikelisi. Sıradanlık. Bir odaya girdi. Elinde bir şeylerle çıktı. “Kanepeye kendine yer ayarlarsın.” dedi. “Yatağıma tanımadığım insanların yatmasından hoşlanmam. Acıkırsan dolapta bir şeyler var. Sabah çıkarken kapıyı çek.” Kapıya yöneldi. “Siz ne yapacaksınız?” diye sordum. “Ben kalacak yer bulurum.” Şaşırmamı gizlemedim. “Tanımadığınız birini evinizde yalnız mı bırakacaksınız?” Omzunu silkti. “Evde çalınacak bir şey yok. Bir TV, bir laptop. Yüzünü görmüş birini bu kadarı için soymak salaklık olur.” Kapıyı açtı. Çıktı. Ve beni… evinde yalnız bıraktı. Kanepeye oturdum. Sessizlik çöktü. Bu adam… fazla zekiydi. Beni eve alması da, çekip gitmesi de… Tesadüf değildi. Belki de oyunu sadece ben oynamıyorum. .... Ve evde dolanmaya başladım. Klasik kadın refleksi. Kim ne derse desin, her kadın biraz meraklıdır. Bir erkeğin evi… nasıl yaşadığı… nerede nefes aldığı… Bir de yabancı bir evde kalacaksan, hele ki namuslu ve korkmuş bir kadın rolündeysen, bu merak hayatta kalma içgüdüsüne dönüşür. Etrafı tanımak istersin. Nereye kaçabilirim? Kapılar nasıl? Pencereler kilitli mi? Sesim çıksa kim duyar? Eğer izliyorsa ki izliyordur yaptıklarım korkmuş bir kadının yapmayacağı şeyler değil. Aksine, tam da yapacağı şeyler. Yavaşça yürüdüm. Ayaklarımı sürüyerek. Sessiz değil, tedirgin bir edayla. Yatak odasının kapısını açtım. Bir anlığına. Sonra hızla geri kapattım. Çünkü namuslu kızlar erkek yatak odasında uygunsuz bir şey görecekmiş gibi çekinir. Çünkü o kapının arkasında mahremiyet vardır. Çünkü erkek yatağı tehlike çağrışımı yapar. Kalbim hızlanmış gibi nefes aldım. Rolün küçük bir detayını bile kaçırmak istemezsin. Mutfağa geçtim. Bardak aldım. Su içtim. Boğazımdan geçerken gerçekten susamıştım. Bu kısım rol değildi. Dolabı açtım. Aç bir insan biraz arsız olur. Ama korkmuş bir kadın… Aç olsa bile iştahını kaybeder. Dolaba baktım. Bir iki saniye fazla durdum. Sonra sanki yaşadıklarım midemi bulandırmış gibi kapattım. “Yiyemiyorum…” der gibi. Sonra tekrar salona döndüm. Kanepe. Halı. Sehpa. Ve işte o an… Tahmin ettiğim şey netleşti. Adam beni evde boşuna yalnız bırakmamıştı. Evin her yerinde kamera vardı. Ama öyle her marketten alınan, göz kırpan kırmızı ışıklı kameralardan değil. Bizim kullandığımız tipler. Kalem… Masa üzerinde duran sıradan bir kalem. Duvardaki priz. Saat. Duman dedektörü gibi duran ama olmayan bir şey. Eve normal biri gelse, her adımının izlendiğini asla anlamazdı. Ben anladım. Çünkü ben de bu işleri yaptım. Çünkü ben de insanların güvende hissettiği evlere göz diktim. Çünkü ben de sıradanlığın arkasına saklanan gözetlemeyi bilirim. Demek ki… Beni yalnız bırakmadı. Demek ki… Gittiğini sandığım anlarda bile buradaydı. Bu daha kötüydü. Çünkü bu, ya bana güvenmediğini… ya da beni bilerek sınadığını gösterirdi. Kanepeye oturdum. Ellerimi dizlerimin üzerinde birleştirdim. Omuzlarımı biraz düşürdüm. Korkmuş kız pozu. Ama içimde gülümsemeye yakın bir şey kıpırdadı. Bu adam… Beni ya gerçekten korumak istiyordu, ya da gerçekten çözmek. İkisi de tehlikeliydi. Başımı hafifçe geriye yasladım. Gözlerimi kapadım. Kameralara oynadım. Bir kadın gibi. Ama asla sadece bir kadın olmadığımı bilerek. Ve merak ettim. Rüzgar… Sen beni izlerken ne görüyordu? .... Pınar’ ın Anlatımı… Eve döndüğümde ayakkabılarımı bile doğru düzgün çıkaramadım. Kapıyı kapattım, sırtımı yasladım. Elimde artık olmayan bir tatlının ağırlığı hala avuçlarımdaydı sanki. Olmadı yine. Zaman yine bizi tutturamadı. Gülay teyze çok sıcak davranmıştı. Her zamanki gibi. “Keşke Rüzgar gitmeseydi.” demişti. “Senin yaptığın tatlıları çok seviyor.” O cümle… İçimde bir yere çarptı. Gülümsedim tabii. Başımı salladım. Ama kalbim o anda eve dönmek istemedi. Odama attım kendimi. Derslere vermeye çalıştım. Ama bu pek kolay olmuyordu. Saatlerce çabaladım. Sonunda pes ettim. Odamın penceresine gittim. Bu benim en kötü alışkanlığım. Ne zaman içim sıkılsa, ne zaman onun adı içimde yankılansa, kendimi burada buluyorum. Perdeyi azıcık araladım. Sokak sakindi. Akşam serinliği yeni yeni çökmüştü. Sarı sokak lambaları her şeyi daha yumuşak gösteriyordu. Ve sonra… Onu gördüm. Sokağın başında belirdi. Adımlarını tanırım. Yürüyüşünü tanırım. Kalabalığın içinden bile ayırt ederim. Kalbim… Bir an durdu sandım. “Rüzgar…” diye fısıldadım. Sesim bana bile yetmedi. Üzerinde koyu renk bir ceket vardı. Omuzları her zamanki gibi geniş. Bir eli cebinde. Diğeri telefonuyla meşgul değildi, bu ayrıntıyı bile fark ettim. Heyecanlandım. Ama yerimden kıpırdayamadım. Beş yıldır böyleyim. Onu görünce ilk refleksim koşmak değil. Saklanmak. Çünkü onun hayatında ben… Hep oradayım ama hiç tam değilim. Kalbim hızlı hızlı atmaya başladı. Ya yukarı bakarsa? Ya beni pencerede görürse? İstediğim şey bu mu, bilmiyorum. Onun eve doğru yürüdüğünü izledim. Anahtarını çıkardı. Kapıyı açtı. Bir an için… Bir an için aşağı inip “Hoş geldin” demeyi düşündüm. Ama ayaklarım beni dinlemedi. Perdeyi yavaşça kapattım. Sırtımı duvara yasladım. Elimi göğsüme bastırdım. Niye hep böyle oluyor? Niye hep ben biraz geç kalıyorum? Ben gittiğimde yoktu. Şimdi vardı. Ben tatlıyla gitmiştim. O evine dönmüştü. Zaman… Beni sevmiyor galiba. Ama yine de… Onu görmek yetmişti. Bir sokak lambasının altında yürüyüşü, bir anahtarı kilide takışı, bir eve dönüşü… Beş yıldır bu küçük şeylerle seviyorum onu. Kimse bilmeden. Kimseye belli etmeden. Sadece içimde büyüterek. Keşke bir gün… Bir gün olsun, zaman bizi yanlış yerde yakalamasa. Sonra aklıma geldi. Bir anda. Kalbimin o telaşlı, yerinde duramayan haliyle. Buzluğa gittim. Daha önce yaptığım kurabiyeler vardı. Hani olur da canım ister diye sakladıklarım. Bir an bile düşünmedim. Fırını açtım. Kurabiyeleri tepsiye dizdim. Hem tatlı, hem tuzlu. Rüzgar hangisini severse… Açsa tatlı bayardı içini. Ellerim titriyordu. Ama bu kötü bir titreme değildi. Bu… umut gibi bir şeydi. Hızla oldular zaten. Fırının camından kabarmalarını izlerken içimden “Ne olur yanmasınlar.” diye geçirdim. Sanki yanarlarsa cesaretim de yanacaktı. Bir tabağa koydum. Üzerini örtmedim. Sıcakken götürmek istedim. Ayakkabılarımı giyerken aynaya baktım. Saçım dağınık. Ev hali. Ama belki de bu daha iyiydi. Daha gerçek. Evlerinden içeri giren ışığı gördüm. Kalbim bir kez daha hızlandı. Kapıya geldiğimde zile basmadım. Usulca… Çok usulca tıklattım. Kapı açıldı. Rüzgar. Yakından… Her seferinde ilk kez görüyormuşum gibi. “İyi akşamlar.” dedim. Sesim sandığımdan daha yumuşak çıktı. “Ders çalışıyordum da… kendime kurabiye yapmıştım. O sırada geldiğini gördüm. Geç geldin. Belki Gülay teyze uyumuştur diye düşündüm. Sana da getirmek istedim.” Cümlelerim biraz aceleydi. Kalbimden daha hızlı. Rüzgar gülümsedi. O gülümseme… Beş yıldır bildiğim ama her defasında içimi titreten. “Her zaman çok düşüncelisin.” dedi. “Teşekkür ederim.” Tabağı aldı. Hiç beklemeden bir tane aldı. Ağzına attı. O an… Sadece o an… Dünyada başka hiçbir şey yoktu. Benim yaptığım bir şeyi yerken görmek… Kalbimi hızlandırmaya yetti. Sanki bir parçam ona karışmış gibi. Bir an için göz göze geldik. Bakışlarımı kaçırdım. “Eve davet ederdim ama geç oldu.” dedi. “Senin de dersin varmış.” O an kendime geldim. Tabii ki. Tabii ki böyle olmalıydı. “Evet evet.” dedim hemen. Bir adım geri attım. Yine dalıp gitmiştim. O ise kibarca, incitmeden uyarmıştı. Bu saatte… Eve almazdı. Dedikodu olurdu. Ben de girmezdim zaten. Ama kapının önünde durmak bile… Yetmişti. “Ellerine sağlık. Çok güzel olmuş. ” dedi bir kez daha. Bu sefer daha ciddi. Daha yumuşak. “Afiyet olsun.” dedim. Geri döndüm. Adımlarımı sayarak yürüdüm. Arkamı dönüp bakmadım. Ama biliyordum… Kapıyı kapatana kadar beni izlediğini. Eve girene kadar bakardı. Geç saatti çünkü. O gece odamda ışığı kapattığımda, ellerim hala kurabiye kokuyordu. Onunla elleri kurabiye kokuyor olmalıydı. Bazen aynı kokmak bile yetiyordu.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE