PLAN

1154 Kelimeler
Defne ’nin Anlatımı… Plan yapıldı. Yeryüzünün en saçma planı. O kadar saçma ki, insanın “burada kesin bir bit yeniği var” demekten vazgeçesi geliyor. Zaten mesele de buydu. Elbette sahte bir ailem vardı kayıtlarda. Hem sahte, hem değil. Devletin gözünde kanlı canlı, komşuların gözünde sıradan, benim içinse arada başıma bırakılan bir yük gibiydiler. Onlarla ara sıra zaman geçirdim. Daha doğrusu… bazen onların başına atıldım. Suç kaydı olan, üç kuruşa her şeyi yapabilecek tiplerdi. Ama sistem için idealdi. Gürültülü ama derinliği olmayan insanlar. Beni nüfuslarına almışlardı. Bu ben daha kendimi bile bilmeyecek kadar küçükken olmuştu. Araştırılırsa gerçek görünen bir aile. Sözde yuvaya verilmiş bir çocuktum; ara sıra ziyarete gelen, bazen de benim gittiğim bir ailem vardı. Bütün bu kayıtlar gerçekti. Kağıt üstünde. Ama ben o yuvaya sadece kayıt olarak girdim. Ayak basmadım, yatak görmedim, ağlamadım. Para her kapıyı açıyor. Bazı kapılarıysa hiç açılmamış gibi gösteriyor. Ve şimdi… ailem beni evlendirmek istiyordu. Bunu söylerken bile içimden gülmek geliyor. “Ailem.” Araştırılması sorun olmayacak bir detay daha. Evlenme baskısı, tehditkar bir baba figürü, suskun bir anne, kaçmak isteyen genç bir kadın… Klasiğin klasiği. O kadar sıradan ki neredeyse güven veriyor. Ama bana verdikleri emir… Rüzgar’ ın arabasına binmemdi. Sözde ailemden kaçarken onun arabasına sığınacaktım. Sokakta, gece vakti, panik içinde. Elim titriyor gibi yapacağım, sesim kırılacak. Tanımadığım bir adamdan yardım ister gibi. Ama adam tanımadığım biri olmayacaktı. Rüzgar. Defalarca söyledim. “Buna inanmaz.” Nazmi gülümsedi. O sakin, sinir bozucu gülümsemesiyle. “Tam da bu yüzden inanacak,” dedi. “Onun ajan olduğunu bilen biri böyle bir plan yapmaz. O yüzden bu plan kimsenin aklına gelmez.” Plan saçma olduğu için mantıklıydı yani. Kısmen doğru. Her insanın bir egosu vardır. Ajanlar bu konuda daha da savunmasızdır. Kendilerine büyük oyunlar kurulmasını beklerler. Küçük, ucuz, neredeyse komik ihtimalleri gözden kaçırırlar. “Bu kadar basit olamaz.” derler. Bazen olur. Ama Rüzgar… O herkesten şüphe eden biri bence. Her şeyden. Bir bakıştan, bir duraksamadan, bir kelimenin yanlış vurgusundan bile. İşte tam da bu yüzden içimde bir huzursuzluk vardı. Plan tutarsa felaket. Plan patlarsa… kurtuluş. Bunu yüksek sesle söylemedim tabii. İçimde tuttum. “Plan patlarsa ben bu işten kurtulmuş olurum.” dedim kendi kendime. Belki de ilk kez gerçekten batmasını dilediğim bir görevdi bu. Çünkü bu kez risk yalnızca deşifre olmak değildi. Bu kez mesele, bir adamın gözlerinin içine bakıp ona yalan söylemekti. Ve daha kötüsü… O adamın, bana inanmasını istemekti. Bu adam diğerleri gibi bir adam değildi. Sustum. Her zamanki gibi. Bazen susmak, itaat etmek değildir. Bazen susmak, içten içe her şeyin yanmasını dilemektir. Ve ben o gece, içimde sessizce şunu düşündüm. Rüzgar… eğer gerçekten iyi bir ajansan, lütfen bu oyunu gör. ... Planın uygulanmasına birkaç saat vardı. Nazmi’ nin sesi sakindi. Bu beni her zaman daha çok korkutmuştur. Bağıran insanlar kontrolünü kaybetmiştir; sakin olanlar ne yaptığını bilir. “İnandırıcı olması lazım.” dedi. Cümleyi bitirmesine gerek yoktu. Ne demek istediğini anladım. Beni arka odaya götürdüler. Perdeleri çekilmiş, lambası loş bir yer. Eşyasız. Ses çıkarmayan, iz bırakmayan bir yer. Burada hiçbir şey fazla olmazdı. Ne çığlık, ne merhamet. İlk tokat geldiğinde refleksle başımı kaçırdım. Yanlış yaptım. Bunu fark ettiklerinde durmadılar. Dövmek dedikleri şey filmlerdeki gibi değil. Öfke yok. Keyif yok. Acele yok. Sadece ölçü var. Yüzüme değil. Boynuma değil. Kemiklere dikkat ederek. Canımı yakacak kadar… ama bayıltmayacak kadar. Dizlerim titrediğinde yere düşmeme izin vermediler. Ayakta kalmam gerekiyordu. Çünkü kaçan bir kadın ayakta olur. Yere yığılan biri şüphe uyandırır. Bir noktadan sonra acı yerini başka bir şeye bırakıyor. Beden geri çekiliyor. Zihin öne çıkıyor. Kendimi yukarıdan izledim. Bir kadın… nefesini tutuyor, dişlerini sıkıyor, gözlerini kapatmıyor. Ağlamıyor. Çünkü ağlamak gerçek olurdu. Bittiğinde biri omzuma bir mont attı. Nazmi yaklaştı. Yüzüme baktı, başını hafifçe yana eğdi. “Güzel.” dedi. “Kimse bu kadarını oynayamaz.” Aynaya baktığımda tanıdığım biri yoktu. Gözlerimde korku vardı ama… kontrolsüz değil. İşte bu önemliydi. Sokağa çıktığımda zaman yavaşladı. Bu hep olur. Kritik anlardan hemen önce. Mont omuzlarımdan biraz kayıyordu. Bilerek düzelttim. Dağınık ama düşmemiş görünmeliydim. Kaçan bir kadın toparlanmaya çalışır. Bu ayrıntıları bana onlar öğretmişti. Şimdi aynı insanlar beni bu hale getirmişti. Adımlarımı hızlandırmadım. Koşmadım. Koşmak yardım istiyorum demektir. Ben kaçıyor olmalıydım. Yardım istemek son çarem olmalı. Amacım değil. Sokağın başında onları hissettim. Görmeden önce hissettim. Aynı nefes. Aynı baskı. Sözde ailem… Babam rolündeki adam önde, iki adım geride sözde ağabey. Fazla yaklaşmıyorlardı. Çünkü yaklaşmak sorun olurdu. Arada bir bağırdılar. “Defne! Dur artık!” “Yeter rezil ettiğin!” Sesleri ayarlıydı. Ne çok yüksek, ne çok sakin. Bir apartman penceresi aralandı. Bir ışık yandı. İyi. Tanık. Tam o anda farlar sokağa düştü. Rüzgar. Arabayı hemen tanıdım. Ama dönüp bakmadım. Çünkü bir kadının kaçarken arkasına bakması onu zayıf gösterir. Ben zayıf değil, köşeye sıkışmış olmalıydım. Ayrıca şüpheli Araba yavaşladı. Fren sesi. Başımı kaldırdığımda göz göze geldik. İşte o an… Her şey pamuk ipliğine bağlandı. Bakışı sertti. Hızlıydı. Bir saniyede sokağı, beni, arkadaki adamları taradı. Ajan refleksi. Beni değil… sahneyi okuyordu. Babam rolündeki adam hızlandı. Bir adım daha yaklaştı. “Gel buraya!” diye bağırdı. Elini havaya kaldırdı ama vurmadı. Çünkü vurmak fazla olurdu. İzleniyorduk. Böyle adamlar şahit varken vurmayı tercih etmez. Rüzgar kapıyı açmadı hemen. Cam indi. “Ne oluyor?” dedi. Sesi sakin ama tetikteydi. O an planın en tehlikeli yeriydi. Çünkü burada tek bir yanlış kelime… Beni arabaya değil, doğrudan sorguya sokardı. Bir adım attım. Sonra durdum. Gözlerim doldu. Bu kısmı oynamadım. Acı oradaydı zaten. “Lütfen…” dedim. Sesim alçak çıktı. “Beni buradan uzaklaştırın.” Arkamdan biri kolumu tuttu. Sert değil. Sahte bir öfkeyle. “Tanımadığın adamlara mı sığınıyorsun?” dedi. “Gel eve! Evlenmek yerine namussuz mu olacaksın?” İşte bu… Bu cümle önemliydi. Rüzgar’ ın bakışları bir an dondu. Kolumda duran ele baktı. Sonra yüzüme. Morluğu gördü. Tam görmesi gerektiği kadar. “Ne oluyor?” dedi. Cevap vermedim. Çünkü bazen sessizlik en ikna edici cevaptır. Kolumu kurtardım. Bu da prova edilmişti. Bir adım daha Rüzgar’ a yaklaştım. Ve cümleyi söyledim. Planın kalbi olan cümleyi. “Lütfen.” dedim. “Beni buradan uzaklaştır… hayatım buna bağlı.” Bunu söylerken sesim titredi. Ama korkudan değil. İlk kez birinin gözlerinin içine bakarak gerçek bir risk alıyordum. Diğer adamlar gibi değil o. Rüzgar arkasına baktı. Sokağın başını, yan sokakları, park eden arabaları süzdü. Beni izleyen gözler… Onları gördü. Biliyorum. Çünkü çenesindeki kas gerildi. O kaslar tehdit algısıyla kasılır. “Arabadan uzaklaşın.” dedi onlara. Sesi yükselmedi. Ama tartışmaya kapalıydı. Sözde babam bir an durdu. Sonra rolünü oynadı. “Biz ailesiyiz.” dedi. “Bizim meselemiz.” Rüzgar bana baktı. Sadece bana. “Ailen mi?” diye sordu. Başımı hayır anlamında salladım. Yavaşça. “Değil.” dedim. O an karar verdi. Kapı açıldı. “Bin.” dedi. Tek kelime. Binerken dizlerim titredi. Gerçekti. Kapıyı kapattığında arkamdaki sesler boğuklaştı. Araba hareket etti. Aynadan baktım. Onlar hala oradaydı. Bakıyorlardı. Rüzgâr gaza bastı. Bir sokak döndük. Sonra bir tane daha. Sessizlik uzadı. “Adın ne?” diye sordu sonunda. “Defne.” dedim. Direksiyonu biraz daha sıkı kavradı. “Benimle neden oyun oynuyorsun?” diye sordu. Donup kaldım.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE