BEŞ YILLIK AŞK

1177 Kelimeler
Pınar' ın Anlatımı... O gün bahçede yürüyordum, elimde çantam, aklımda okulun küçük detayları… Birden, uzak köşeden bir çığlık duyuldu. Küçük bir çocuk düşmüştü bisikletinden. Dizleri kanamış, ağlıyordu. Çevrede kimse yoktu. Kalbim bir anda sıkıştı. Koşmak istedim, ama… çok yavaştım, çok geç kalıyordum. O anda Rüzgar belirdi. Sanki hiç yürümemiş, sadece oraya ışık gibi inmişti. Hızla koştu, yere eğildi, elleriyle kanı sildi ve çocuğun dizini yırttığı kazağıyla sardı. O kadar hızlı, o kadar doğru hareket ediyordu ki… nefesimi tutmuştum. “Tamam, tamam… o kadar acımadı ki. ” dedi çocuğa sakin ama güçlü bir sesle. Ve o ses… kalbime bir şimşek gibi indi. Gözlerini bana çevirdi. O bakış, sanki “Hadi sen de gel” diyordu ama daha fazlasını söylüyordu. Sadece yardım etmek değil… o anda görüyorum ki o her şeyi yapacak kadar cesur, güçlü ve kararlıydı. Ve harika bir kalbi vardı. O an benim için dünya değişti. Kalbim bir saniyede fark etti. Onu sadece yan komşu olarak göremezdim artık. O bir kahramandı. O an gözümde farklıydı. Çocuğun dizine olabildiğince pansuman yaparken hafifçe bana bakmıştı ya işte o an. Gözlerinde o menekşe ışık… ve gülümsemesi… sanki tüm kaosun ortasında bana tek bir cümle söylüyordu. “Ben aşkım.” Ve ben… hiçbir şey söyleyemedim. Sadece orada durup bakakaldım. Kalbim çarpıyor, bacaklarım titriyordu. Kalbim ona çoktan teslim olmuştu. Şimşek gibi bir fark edişti. Ani, yıkıcı… ve geri dönüşsüz. ... Beş yıl… Beş yıl boyunca onu sevdim. Rüzgar… bir kaptandı. Denizdeydi hep, uzaklardaydı, ulaşılmazdı. Ben de İstanbul ’da kaldım, üniversiteyi başka bir şehirde okumadım. Gitseydim… belki onu hiç göremeyecektim. Belki kalbim bu kadar derin bir şekilde bağlanmayacaktı. Ama kalbim bunu istemedi. İstanbul ’un her sokağında, her bahçesinde, her pencere köşesinde onu bekledim. Ona ilk aşkla bakışım… hala gözlerimin önünde. Menekşe gözleriyle bana bakışı… ve o bakışın içimde yarattığı çarpıntı… her şey değişmişti. O andan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Beş yıl boyunca onun varlığıyla yetindim. Uzakta olmasına rağmen… her adımı, her gülüşü, her jesti benim için bir anlam taşıdı. Onu gördüğüm kısa anlar, içimde öyle bir kıvılcım yakıyordu ki… nefesim kesiliyor, kalbim yerinden fırlayacak gibi oluyordu. Onu gördüğüm günlerde… sadece bakışını yakalamak, adımlarını takip etmek, sesini duymak… hepsi bir tür mutluluk, bir tür hayat kaynağıydı. Diğer zamanlarda ise onu hayal ettim. Gece yatarken onun yüzünü hayalimde canlandırdım, ellerini ellerimde hissettim, gülüşünü dudaklarımda hissettim. Beş yıl boyunca sevmenin sessizliği… öyle derin bir hüzün ve özlemle doluydu ki… insanın kalbine işliyordu. Onu görmek için bahçede beklediğim her an, ona ulaşmanın imkansızlığı, beni hem kırıyor hem de büyütüyordu. Çünkü aşk… bazen sadece beklemekti. Sadece izlemekti. Sadece varlığıyla yaşamaktı. Ve ben onu sevdim. Görmeden, dokunmadan, yalnızca kalbimle sevdim. Her gün biraz daha, sessizce, geri dönüşsüz. Bazen düşünüyorum… keşke o bilseydi. Keşke bilseydi, keşke hissedebilseydi… Belki de o da beni beklerdi. Ama değil. O bir kaptan. Ve ben… bir kıyıda, beş yıl boyunca aşkımı sakladım. Sessiz, derin, ölümsüz. Ben onu sevdiğim için değil kendi kalbinden gelerek beni sevsin diye bekledim. ... O gün, kapıdan çıkarken beni gördü. Başta sadece gülümsedi, o kadar sıcak ve samimiydi ki… kalbim istemsizce hızlandı. “Merhaba Pınar.” dedi, sesi hafifti ama içten. Adımlarını attı ve yanımda durdu. Bir an için her şey durdu. Elleri, ellerime dokundu. Sadece kısa bir temas, ama öyle bir temas ki… tüm bedenime işledi. Sıcaktı, güçlüydü, ama aynı zamanda bana dünyayı unutturacak kadar… gerçek. O an, kalbimde bir kıvılcım çaktı. Göz göze geldik ve bir saniyeliğine her şey paylaşıldı: merak, ilgi, sessiz bir yakınlık. Ama sonra… ellerini çekti. Mesafe bıraktı aramızda. Gözlerinde hala bir sıcaklık vardı, ama şimdi bir sınır, bir mesafe de vardı. “Kendine dikkat et.” dedi kısa bir kelimeyle, ama anlamı derindi. Ben anlamadım. Oysa içimde acı bir boşluk açılmıştı. Elleri hala yanımda olmalıydı. Bakışları hala derin olmalıydı. Ama o, sadece gülümsedi ve yürüyüp gitti. O günden sonra… her temasımız böyle oldu. Başta samimiydi, ufak dokunuşlar, kısa sohbetler, gülümsemeler… Ama zamanla… mesafeli, ölçülü, sanki bir sırla çevrili… Ve ben… her mesafesinde daha çok acı çektim, anlam veremedim. Kalbim onun her adımında titredi, ama ulaşamadım. Rüzgar için ben sadece komşu kızıydım. Peki neden eskiden daha samimi olduğu halde birden daha uzak olmuştu? İlk düşüncem hislerimi anladı ve kendince bir cevap verdi oldu. Günlerce ağladım. Ama sonra mesleğine başladığını öğrendim. Nedenini anlamadım ama Rüzgar kaptan olduktan sonra daha mesafeli birine dönüştü. Daha az konuşuyor daha az gülüyordu. Ama ben… onun her hareketini, her bakışını, her mesafesini aşkla yaşıyordum. Ve o mesafe… her defasında aşkımı biraz daha derinleştirdi, biraz daha yaktı. Daha öncesinde bir kaç kez üniversitesinin yakınlarına gittim ama onu hiç dersten çıkarken görmedim. Ben onu hiç ders çalışırken de görmedim ama nasıl başardıysa başardı mezun oldu. .... Öyle böyle bugünlere geldik. Haftalardır derslerim yoğun geçtiği için kendimi mutfakta kaybetmek, tatlı yaparken biraz rahatlamak iyi geldi. Ama bu tatlı… sadece tatlı değildi. Rüzgar için yapmıştım. Sevdiği tatlı… onun favorisi. Bir gece dolapta dinlenmesi gerekiyordu, ben de her adımını dikkatle takip ettim. Heyecanla tatlıyı aldım. Kalbim hızla çarpıyordu. Ellerim titriyordu, ama sessizce nefesimi tuttum. Tatlıyı elimde sıkıca tutarak heyecanla kapıya yöneldim. “Anne, tatlıyı Gülay Teyze' ye götürüyorum.” dedim. Sesim sakin çıkmış gibi olsa da içimde bir fırtına kopuyordu. Çünkü tatlıyla birlikte belki Rüzgar ’ı kısa da olsa görebilme umudu vardı. Gülay Teyze' ye vardım, kapıyı çaldım… ve kapı yavaşça açıldı. İçeriden yayılan sıcaklık, yüzüne yansıyan gülümseme… beni bir anda rahatlattı, kalbimdeki umut henüz kırılmamıştı. “Pınar, canım hoş geldin.” dedi Gülay Teyze, sesi çiçek açan bir bahar gibi içimi ısıttı. “Gel, içeri gir. Keşke Rüzgar burada olsaydı… senin yaptığın tatlıları çok seviyor, biliyorsun.” İşte o an yıkıldım. Geç kalmıştım. Gülümseyerek içeri davet etti beni. Adımlarımı ağır attım; tatlı hala elimdeydi. Masanın üzerine bıraktım ve Gülay teyze bana yaklaşarak hafifçe omzuma dokundu. O basit dokunuş… içimde tarifsiz bir sıcaklık yarattı. Sanki bir anlığına Rüzgar oradaymış gibi hissettim. “Biliyorum, zor günler geçiriyorsun, derslerin” dedi Gülay teyze, gözlerindeki şefkatle. “Ama senin varlığın bana yetiyor, tatlılar da cabası. Sayende bir kızım oldu. ” Kalbim hem hafifledi hem de sıkıştı. Rüzgar yoktu; kendi evine gitmişti. Ben sadece onun yokluğunu hissediyor, küçük tatlımla onu görememenin burukluğunu taşıyordum. İçimde bir acı, ama aynı zamanda Gülay teyzenin sıcak ilgisiyle biraz da teselli buluyordum. “Biliyor musun, Pınar,” dedi Gülay teyze tatlıyı göstererek, “Rüzgar senin yaptığın her şeyi gerçekten çok seviyor. Bilseydi evine gitmek için acele etmezdi.” O sözler… yüreğime işledi. Hem sevindim, hem de eksik bir parçanın acısını hissettim. İçimde hem tatlı bir sıcaklık hem de keskin bir özlem vardı. Bir süre oturduk, sohbet ettik. Gülay teyze bana çay ikram etti, tatlıyı servis etmemi istedi. Ben tatlıyı küçük bir parça kestim ve tabağa koyarken, kalbimde aynı anda hem bir umut hem bir hüzün vardı. Keşke zamanımız tutsa, keşke bir an bile olsa yanında olabilseydim. Annesi beni gelin adayı olarak görüyordu biliyordum. Ama ben Rüzgar öyle görsün istiyordum. Gülay Teyze Rüzgar' ın şimdilik evliliğe sıcak bakmadığını söylüyordu. Yılın çoğunda evde yokum evleneceğim kişiye yazık olur diyormuş. Rüzgar evlenmeyi düşünmediği için sanırım Gülay Teyze hiç dile getirmedi ama hep belli etti niyetini. Zamanı geldiğimde Rüzgar da aile kurmak isteyecek diyor. O zaman Rüzgar beni görecek mi bilmiyorum. Ama her gece uyumadan önce onu diliyorum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE