.🪐

1099 Kelimeler
✍🏻 Son birkaç gündür Yiğit, Hilal’in etrafında daha görünürdü. Ama bu seferki öyle göze sokulan bir şey değildi, daha çok orada oluş, daha çok yanında kalış gibiydi. Sabah okul bahçesinde Hilal arkadaşlarıyla konuşurken yanlarına geldi. “Günaydın,” dedi. Sesi her zamanki gibi sakindi ama gözleri direkt Hilal’i buldu. “Günaydın,” dedi Hilal, içten bir gülümsemeyle. Yiğit çantasını omzundan indirip bankın kenarına bıraktı. “Matematik hocası bugün yokmuş,” dedi. “Yerine beden koymuşlar.” Hilal’in yüzü bir an aydınlandı. “Gerçekten mi?” Yiğit başını salladı. “Bak,” dedi gülerek, telefondan güncellenen ders programını gösterip “ilk kez birine iyi haber vermekten bu kadar keyif aldım.” Yiğit'in bu sevimli haline Hilal içten bir şekilde güldü. Bu gülüşü yakalayabilmek için sanki özellikle çabalamıştı Yiğit. Ders aralarında yanına oturuyor, anlattığı küçük şeylere gerçekten kulak veriyor, kahkahası yarım kaldığında onu tamamlamaya çalışıyordu. Eğilip çantasından bir paket çıkarıp elindeki paketi Hilal’e uzattı. “Dün akşam annem yine fazla kek yaptı,” dedi. “Benim yememem için senin yemen gerekiyor.” Hilal muzip bir şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. “Bu nasıl bir mantık?” Yiğit kızın bu halinden sahada bir keyif alıp omuz silkti. “Fedakârlık.” Hilal kendini daha fazla tutamayıp kahkahalarla gülmeye başladı, " gerçekten büyük bir fedakarlık yapıyorum" diyerek kekten bir parça aldı. Yine herzamanki gibi çok güzel di “Teşekkür ederim.” Yiğit’in yüzündeki ifade o an değişti. Hilalin yüzündeki memnun ifadeyi dikkatle izleyip tüm ifadelerini zihnine kazıdı. Gün boyu Hilal’i yormadan, boğmadan, ama hep hissettirerek… Ben buradayım, yanındayım dedi. Hilal farkındaydı. Ve bu farkındalık, kalbinin bir köşesini hafifçe ısıtıyordu. .... O akşam Hilal odasında, telefonu yine başucundaydı. Ekran sessizdi. Ne mesaj, ne arama. Bir gün geçti. Sonra bir gün daha. Hilal kendine kızıyordu. Beklemiyorum ki, diyordu. Niye böyle hissediyorum? Ama gece yatağa uzandığında, ilk refleksi yine aynıydı, telefonu eline almak. Miran’ın adı yoktu. İçinde tanımlayamadığı bir boşluk belirdi. Kırgınlık değildi. Kızgınlık hiç değildi. Daha çok… yarım kalmış bir cümle gibi. Yanlış bir şey mi söyledim? Yoksa rahatsız mı ettim? Belki de aramalıydım… hızla kafasını iki yana sallayıp saçmalama dedi kendi kendine. Bir an, Yiğit’in gün içindeki halini düşündü. Gülüşünü. Dikkatini. Yanında oluşunu. Sonra Miran’ın sesi geldi aklına. Daha derin, daha tanıdık, ama artık uzakta. Kalbi iki farklı sıcaklık arasında kaldı. Biri yakındı, elle tutulur. Diğeri sessizdi ama izi ağırdı. Hilal telefonu yastığın altına itti. Gözlerini kapattı. Belki de, diye düşündü, herkesin hayatında bazı sesler bir süre susmalıydı. Ama içindeki o küçük çatlak, sessizlikle biraz daha derinleşmişti. Günler geçtikçe Hilal’in hayatı kendi ritmine oturuyordu. Okul, dersler, sınavlar… Ve aralarda Yiğit. Artık sadece tesadüfen yanına gelmiyordu. Bilerek, isteyerek. Bir öğle arası, okulun arka bahçesindeki banklara oturmuşlardı. Hava serin ama güneş kendini hissettiriyordu. Hilal defterine bir şeyler karalarken Yiğit sessizce onu izliyordu. “Bir şey mi diyeceksin?” dedi Hilal, başını kaldırmadan. Yiğit hafifçe gülümsedi. “Evet… ama nasıl diyeceğimi bilmiyorum.” Hilal bu kez ona döndü. sesine yansıttığı merakla “ne soyleyeceksin.” dedi. Yiğit bir an sustu. Sonra derin bir nefes aldı. “Ben seninle konuşurken…” dedi, “gün daha kısa geliyor.” Hilal şaşırdı. Ama gülümsedi. “Bu bir iltifat mı?” “Bir tespit,” dedi Yiğit. “Ve sanırım hoşuma gidiyor.” Hilal kalbinin hızlandığını hissetti. Bu his, tanıdık ama bir o kadar da yabancıydı. Daha sakin, daha yumuşak… Ama gerçekti. “Ben de seninle konuşmayı seviyorum,” dedi. Ne fazla, ne eksik. Yiğit’in yüzü bu anı itirafla aydınlandı. “Bu bana yeter,” dedi. O günden sonra Yiğit daha rahat gülüyor, daha çok şaka yapıyor, Hilal’i güldürmeyi kendine küçük bir görev gibi görüyordu. Hilal de… farkında olmadan ona daha çok anlatıyordu kendini. Günler geçiyordu ve Miran’ın yokluğunu artık unutmuştu. Daha çok alışılmış bir sessizlik gibiydi. Hilal telefonuna baktığında artık içi sıkışmıyordu. Demek ki böyle olması gerekiyor, diye düşündü. İnsan alışıyor. O boşluğu okul dolduruyordu. Gülüşler, koşuşturma, küçük heyecanlar… Ve Yiğit. ... Miran, askeriyenin loş ışıkları altında ranzasına oturmuştu. Telefonu elindeydi. Ekran açıktı ama parmakları hareketsizdi. Hilal’in adını defalarca yazmış, sonra silmişti. Ne yazacağını bilmiyordu. Daha doğrusu… ne yazmaması gerektiğini çok iyi biliyordu. Kendine kızgındı.. O telefonu açtığı geceye. Sesini duymak istemesine. Zayıflığına. Ben ne yaptım? diye geçirdi içinden. Abi olmam gerekirken… O sessizlik bir kaçıştı aslında. Kendinden. Duygularından. Hilal’i hayatında daha fazla yaralamamak için kendi kalbini susturmayı seçmişti. Ama bu susuş kolay değildi. Telefonu yastığın altına koydu. Gözlerini tavana dikti. Beni unutsa daha iyi, diye düşündü. Ben ona sadece yük olurum. Bir yanıyla pişmandı. Ama diğer yanıyla… ilk kez kalbinin bu kadar canlı attığını hissettiği için pişman değildi. Sessizlik, onun cezasıydı. Ve sabrı. ... Ebru, bunu ilk fark eden oldu. Aslında uzun zamandır hissediyordu ama artık emindi. Okul çıkışı Hilal’le birlikte yürürlerken, Yiğit birkaç adım arkalarından geliyordu. Ne çok yakındı, ne çok uzak. Ama hep Hilal’in temposuna göre yürüyordu. Ebru bunu görünce dudaklarının kenarı kıvrıldı. “Farkında mısın?” dedi, sanki sıradan bir şeyden bahseder gibi. Hilal kaşlarını çattı. “Neyin?” Ebru başını hafifçe geriye eğip Yiğit’i işaret etti. “Gölgemiz var.” Hilal arkasına baktı, Yiğit’le göz göze geldi. Yiğit gülümsedi. Hilal de. Ebru o an içinden geçirdi Oldu bu. Bir süre sessiz yürüdüler. Sonra Ebru, hiç beklenmedik bir anda konuştu. “Yakışıyorsunuz,” dedi. Hilal durdu. “Ne?” “Sen ve Yiğit,” dedi Ebru omuz silkerek. “Böyle… sakin sakin. Zorlamadan.” Hilal’in yüzü kızardı. “Ebru…” “Bak,” diye araya girdi Ebru, “ne aşk masalı yazıyorum, ne de seni bir yere itiyorum. Ama sen gülüyorsun. Bu önemli.” Hilal bir şey demedi. Ama içinden bir şeyin yerli yerine oturduğunu hissetti. Ebru yürümeye devam ederken içinden geçen daha netti artık, Bu sadece yakıştırma değil. Bu, olması mümkün olan bir şey. Ve ilk kez, bu düşünce onu rahatsız etmedi. .... O gece nöbet uzundu. Hava soğuk, rüzgâr sertti. Miran tüfeğini omzuna yaslamış, karanlığa bakıyordu. Ama gördüğü askeriyenin sınırları değildi. Hilal’i düşündü. Gülüşünü. Sesini. Telefonda “kendine dikkat et” deyişini. O ana kadar güçlü durabilmişti. Disiplin, düzen, görev… Hepsi işe yaramıştı. Ta ki koğuşa döndüğünde, yan ranzadaki asker elindeki fotoğrafı gösterene kadar. “Bu da benimkiler,” dedi. “Nişanlım.” Miran baktı. Bir anlığına nefesi kesildi. Fotoğraftaki kız gülümsüyordu. Hilal gibi. O an içindeki bütün duvarlar çatladı. Ranzasına oturdu. Ellerini yüzüne kapattı. Sessizce. Ben ne yapıyorum? diye geçirdi içinden. Ben kimi kandırıyorum? Onu aramamak için kendini zorladığı her gün, aslında biraz daha kaybettiğini fark etti. Ama arasa… daha çok kaybedecekti. Gözleri yandı. Ama ağlamadı. Çünkü Miran Kurtoğlu ağlamazdı. Ama kırılırdı. O gece ilk kez şunu kabul etti, Ben onu özlemekten değil, onu bırakmak zorunda olmaktan yanıyorum. Telefonu eline aldı. Ekranı açtı. Adını yazdı. Sonra kapattı. Bu, onun ilk gerçek kırığıydı. Ve en sessizi.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE