1. On Beşinci Işık
HİLAL KURT
Yatağımda huzurlu bir şekilde uyurken, kapımın bir anda hızla açılmasıyla irkildim. Normalde uykum çok ağırdır, kolay kolay da uyanmam ama sevgili arkadaşım Ebru’nun odaya giriş sesi öyle güçlüydü ki… kış uykusundaki ayılar bile bu gürültüye uyanırdı!
Yanıma gelip hızla yorganı üzerimden çekio
“Hadi kalk uykucu! Öğlen oldu, hâlâ uyanmadın. Görende bugün senin değil, benim doğum günüm sanacak.”
“Off Ebru, git başımdan. Ayrıca ne öğleni, daha sabahın körü… Kargalar bile kahvaltısını yapmadı,” dedim, yorganı başıma çekerken. Gözlerimi açmaya çalışıyor ama uykunun o tatlı ağırlığından kurtulamıyordum.
Komodinin üzerindeki saate gözlerimi kısıp baktım sabahın sekizi bile olmamıştı. Ebru her zamanki enerjisiyle başımda dikilmiş, zafer kazanmış bir edayla bana bakıyordu. benim umursamaz tavırlarımı görünce
yüzünü buruşturup “Bir gün de erken kalksan ölürsün sanki! Ayrıca hatırlatayım, bugün senin doğum günün.”
O an beynimden aşağıya bir elektrik dalgası inmiş gibi oldum. Uykum bir anda dağıldı. Tabii ya! Bugün benim on beşinci doğum günüm! Zaman ne çabuk geçmişti, artık o küçük çocuk değildim.
Işık hızında yataktan fırlayıp, “Ebru, bugün benim doğum günüm!” diye bağırdım heyecanla. Odanın içinde zıplarken buldum kendimi.
Ebru kahkahalarla gülüp bu tepkimi beklediği her halinden belliydi. “Şimdi gerçekten günaydın canım arkadaşım! Ayıldığın iyi oldu, çünkü hemen hazırlanıyoruz. Bugün çok işimiz var,”
Dolabıma yönelip bir stil danışmanı edasıyla kıyafetlerimi seçmeye başladı. Beyaz dökümlü bir elbise seçip “Bunu giy, aşağıda seni bekliyorum. Sakın oyalanma!”
Ebru kapıdan çıkar çıkmaz, hızla hazırlanıp aynanın karşısına geçtim. Saçlarımı tarayıp omuzlarıma doğru serbest bıraktım, yüzüme de bugünün parıltısına uygun olsun diye simli güneş kremi ile pembe dudak nemlendiricimi sürdüm.
aynaya baktığımda gözlerimdeki o heyecanlı ışıltıyı görünce kendi kendime gülümseyip evet, bugün kesinlikle benim günüm diye tekrarladım
Aşağı indiğimde Ebru’nun yalnız olmadığını fark ettim. Yanında abisi Miran da vardı. Onu orada görünce kalbimde hafif bir titreme hissettim.
Miran abiye çocukluğumdan beri hayranlık duyarım. Uzun boylu, karizmatik, o sert ama insana kendini dünyanın en güvende yerindeymiş gibi hissettiren duruşuyla tam bir delikanlıydı. Henüz yirmi yaşında olmasına rağmen, omzundaki sorumluluklar ve olgun tavırlarıyla yaşından çok daha büyük görünürdü. Ona hayran olmamak, o ağır başlı havasına kapılmamak imkânsızdı.
Tabii, yanlış anlaşılmasın… ona aşık filan değilim, sadece hayranlık duyuyorum. Neticede o Ebru’nun abisiydi, bizim de abimiz sayılırdı. Belki bir gün erkek arkadaşım olursa onun gibi vakur, onun gibi koruyucu biri olsun isterim, o kadar. Yani en azından ben kendimi buna inandırıyordum.
Yanlarına yaklaşıp gülümsedim.
“Hoş geldin Miran abi.”
“Hoş bulduk, prenses,” dedi yumuşak bir ses tonuyla. “Hazırsan çıkalım artık. Kahvaltıyı dışarıda yapacağız, annenlerin haberi var.”
Konağın ağır taş kapısından çıkarken kalbim kıpır kıpırdı. Güneşin sabah sıcaklığı yüzüme vuruyor, içimde tarif edemediğim bir heyecan dalgası dolaşıyordu. Bugün sıradan bir gün olmayacaktı, hissediyordum.
Kahvaltı için şehrin o meşhur gastronomi merkezine gittik. Masamız donatılırken iştah açıcı kokular etrafı sarmıştı. Siparişlerimizi verdikten sonra Miran, o her zamanki hafif mesafeli ama ilgili haliyle gülerek sordu “Dökülün bakalım baş belaları, kahvaltıdan sonra nereye gideceğiz?”
Ben omuz silktim, aslında merak içindeydim. “Valla ben de bilmiyorum. Bugün bütün planlar Ebru’dan.”
Ebru gizemli bir şekilde gülümsedi, belli ki bir şeyler planlamıştı. “Önce güzel bir alışveriş yapacağız, sonra da güzellik merkezine gideceğiz. Öğleden sonrası için randevumuz var.” "güzellik salonu mu iyi de oraya nasıl gideceğiz yaşımız tutmuyor" Ebru bilmiş bir edayla gülümseyip " bebeğim sen kim olduğunu unutuyorsun sanırım hadi kendini unuttun neyse de bizide mi unuttun" diyip parmağıyla Miranla kendini işaret etti " biz iki koca aşiretin kızlarıyız birazcık nüfusumuzu kullandım o kadar" Ebrunun bu pes detirten hallerine şaşkınlıkla bakıp önüme döndüm bir kere kendimi sana bırakacağım diye söz vermiştim geri dönüşü olmazdı zaten hele söz konusu Ebruysa
Annemlerin konakta neler hazırladığını, ne sürprizler çevirdiklerini bilmiyordum ama bir şeyler olduğu kesindi. Öğrenmemem için Ebru, sabah erkenden Miran’la gelip beni dışarı çıkarmalarını planlamış olmalıydı. Miran ise bu planda gönüllü bir şoför ve koruma gibi duruyordu.
Kahvaltıdan sonra ilk durak büyük bir alışveriş merkeziydi. Mağazaların vitrinleri göz kamaştırıyordu. Doğum günü gecem için o özel kıyafeti bakmaya başladık. Miran da sanki bodyguard gibi her girdiğimiz mağazada peşimizdeydi. Ellerini cebine atmış, sabırla bizi bekliyordu.
Aslında bu halleri… garip bir şekilde hoşuma gidiyordu. Nedenini bilmiyorum ama Miran sürekli etrafımda olunca, varlığını yakınımdaki o sert gölge gibi hissedince içim bir tuhaf oluyordu. Kendimi daha değerli, daha özel hissediyordum.
Ebru lüks mağazaların renkli dünyasında kaybolmuşken, ben aradığım o büyülü elbiseyi bir askıda bulmuştum bile. Ayak bileklerimin iki karış üzerinde biten, pudra pembesi, ışıltılı kumaştan, balon kollu ve hafif göğüs dekolteli bir abiye… Tam hayal ettiğim gibi, hem zarif hem de dikkat çekiciydi.
Elbiseyi gören Ebru’nun gözleri parladı. “Bu çok güzel! Hemen denemelisin!” dedi heyecanla beni kabine itekleyerek.
Kafamı onaylarcasına sallayıp kabine doğru ilerledim. Kalbim küt küt atıyordu. Elbiseyi üzerime geçirip fermuarını çektiğimde aynadaki görüntüye ben bile inanamadım. Kabinden çıktığımda ise ilk göz göze geldiğim kişi Miran oldu.
Beni görünce adeta donakaldı. Elindeki telefona uzanan parmakları havada asılı kaldı. Gözleri bir anlığına, sanki zaman durmuş gibi kıpırdamadan üzerimde gezindi. O bakışta bir anlık şaşkınlık, belki de daha derin bir şey vardı. Sonra sanki neye bu kadar dikkatli baktığını fark edip hemen toparlanmaya çalıştı, bakışlarını kaçırdı.
Ben de o an nefesimi tutmuş, gözlerimi onunkilerden ayıramaz hale gelmiştim. Göğsümdeki o hafif sızı neydi öyle?
Ebru hayranlıkla elbiseye dokundu, “Bunu kesinlikle almalıyız!” dediğinde, ben de hipnozdan uyanır gibi başımı salladım. “Ben de çok beğendim. Üzerime de tam oturdu.”
“Harika, o zaman hadi çıkar, kasaya gidelim,” dedi Ebru.
“Sen kendine bir şey almadın mı?” diye sordum arkadaşıma.
“Sen kabinde o muhteşem elbiseyi denerken ben çoktan aldım bile,” diyerek gülümsedi. Ne aldığını merakla sordum. Elinde turkuaz renkte, üzerinde zarif kelebek işlemeleri olan bir elbiseyi gösterdi. Bu gece ikimiz de parlayacaktık.
Biz neşeyle sohbet ederken Miran yanımıza geldi. Kaşlarını hafifçe çatarak, az önce bakmaya doyamadığı o elbiseye bakıp
“Sence de bu biraz… açık değil mi?” dedi, sesi her zamankinden biraz daha boğuk çıkmıştı.
Bir an aynaya döndüm. Aslında dediği kadar açık değildi, sadece genç bir kızın zarafetini yansıtıyordu. O hafif dekolte beni olduğumdan biraz daha olgun göstermişti belki de. Ona dönüp muzipçe gülümsedim. “Ben açık bir şey göremiyorum Miran abi.”
Kısa bir süre yüzüme, tam gözlerimin içine baktı. O an aramızda görünmez bir gerilim hattı geçti sanki. Sonra derin bir nefes alıp başını ağır ağır salladı. “Haklısın. Beğendiyseniz, alalım,” dedi. Sesindeki o ton garip yumuşamıştı
Son zamanlarda Miran’ın davranışları gerçekten tuhaflaşmıştı. Eskiden hep mesafeli, sadece bir abi gibi ağır başlı olurdu ama artık bazen bana öyle bir bakıyordu ki… sanki o bakışların ardında koca bir dünya saklıydı ve ne düşündüğünü anlamak zorlaşıyordu.
Belki de babasının tüm iş sorumlulukları artık onun omuzlarına yüklendiği için böyle yorgun ve dalgındı. Genç yaşta koca bir ailenin ve holdingin yükünü taşımak kolay değildi elbet.
Alışverişi bitirdiğimizde saat öğleden sonrayı çoktan geçmişti. Miran arabayı çalıştırırken yine o ciddi bakışlarını yola dikmişti.
“İşiniz bitince beni arayın, gelip alırım sizi,” dedi bizi güzellik merkezinin önünde bırakırken.
Ebru başını sallayıp “Tamam Miran abi, uzun sürmez zaten,” diye karşılık verdi.
Güzellik merkezine girdiğimizde içerideki koku ve loş ışık beni anında büyüledi. Her yer lavanta, taze sabun ve kaliteli parfüm karışımı o rahatlatıcı kokuyla doluydu.
Normalde böyle yerlere pek uğrayan, süse püse aşırı düşkün biri değildim ama bugün on beşinci yaşıma giriyordum kendimi şımartmak hakkımdı.
Görevli kadın bizi ikinci kattaki lüks salona yönlendirdi. Her detay o kadar özenliydi ki duvarlardaki aynalar bile pırıl pırıldı.
“Hilal, senin doğum gününe yakışır bir gün olacak bu,” dedi Ebru elimi tutarak.
Önce saçlarımızı yıkayıp uzun uzun masaj yaptılar. O an gözlerimi kapattım suyun sıcaklığı ve parmakların yumuşak dokunuşuyla bütün yorgunluğum üzerimden akıp gitti. Sırf bu his için bile buraya sürekli gelmek isterdim.
Kurulama işleminden sonra saç modeli seçmemi istediler. Katalogdaki onlarca model arasından elbiseme en çok yakışacak, hem modern hem de zarif duran dağınık bir topuz seçtim. Dalgalı saçlarım usta ellerde toplanıp o topuzla birleşince Ebru’nun gözleri parladı. “Aman Allah’ım Hilal, harikasın! Tam bir kuğu gibi oldun.”
Hafif makyaj, zarif taşlı toka ve yapılan bakımlarla saatlerin nasıl geçtiğini anlamadık. İkide girdiğimiz o kapıdan altıya doğru adeta bambaşka iki kişi olarak çıktık.
Kapının önünde, arabasına yaslanmış bizi bekleyen Miran’ı görünce kalbimde o tanıdık kıpırtı yine peydah oldu. Bizi, daha doğrusu beni görünce bir anlık duraksadı. Gözleri bir saniyeliğine, sadece bir saniyeliğine baştan aşağı üzerimde gezindi. O an dünyadaki tüm sesler kesildi sanki. Sonra hemen toparlanıp o ciddi, Şahdar ailesine yaraşır ifadesine büründü. Ama o kısacık an bile bana yetmişti.
Eve vardığımızda saat yediye yaklaşıyordu. Şahdar konağının o heybetli, asırlık ahşap kapısına geldiğimde kalbim deli gibi atmaya başladı. Ebru, “Hazır mısın doğum günü prensesi?” diye fısıldadı.
“Sanırım…” dedim heyecanla gülerek.
Kapıyı çaldık. Kapı öyle hızlı açıldı ki sanki annem arkasında bekliyormuş gibi. Karşımda annem Turna’yı görünce ağzım bir karış açık kaldı. Nasıl oluyordu da kırk beş yaşında bir kadın hâlâ bu kadar güzel, zarif ve genç görünüyordu? Saçlarının dalgası, o asil duruşu... Anneme baktıkça içimden hep aynı cümle geçerdi Babam turnayı gözünden vurmuş. Güzelliğimi ondan aldığımı söylerlerdi, umarım bir gün ben de onun kadar asil bir kadın olabilirdim.
Annem beni görünce gözleri doldu, her zamanki gibi duygusal sesiyle,
“Canım kızım… ne kadar güzel olmuşsun böyle,” dedi.
Sarılıp, “Ee, kimin kızı sonuçta sultanım?” dedim gururlu bir sesle.
“Şimdi gözlerini kapat, hadi bakalım,” dedi annem.
Bir koluma o, diğer koluma Ebru girdi, beni konağın geniş avlusuna doğru yönlendirdiler. Miran da her zamanki gibi birkaç adım arkamızdan geliyordu. Kulaklarıma avlunun fıskiyeli havuzundan sönen suyun sesi ve hafif bir Urfa ezgisi çalınıyordu.
Avlunun ortasına geldiğimizde annem, “Tamam, şimdi açabilirsin,” dedi.
Gözlerini araladığımda gördüğüm manzara karşısında nefesim kesildi. Tüm arkadaşlarım, ailem, sevdiklerim… herkes oradaydı. Sarı taş duvarlarla çevrili koca avlu baştan sona çiçeklerle, LED ışıklarla süslenmişti. Duvarlarda uçuşan beyaz balonlar, krem perdenin önünde asılı rengârenk kalplerin arasında “İyi ki doğdun Hilal” yazıyordu.
Başköşede, Şahdar aşiretinin çınarları, dedem Agit Ağa ve nenem Zelal Hanım sedirde yan yana oturmuş, gururla bana bakıyorlardı. Hemen yanlarında Kurt ailesinden Şehmuz Ağa ve eşi Hevin nene de yerlerini almıştı. Bir anda konfetiler patladı, herkes aynı anda alkışlayıp “İyi ki doğdun!” diye bağırdı. Kardeşlerim Ömer, Azad ve ikizler Dicle ile Fırat ellerinde maytaplarla bana doğru koşarken avlu bir anda bayram yerine döndü.
Gözlerim doldu. Onlara sarılıp “Hepinize çok teşekkür ederim, beni gerçekten çok mutlu ettiniz,” dedim.
Annemin boynuna sarılıp “İyi ki varsın, sultanım,” dedim kısık sesle.
Babam Bedirhan Ağa yanıma gelip, o sert ama bana karşı hep pamuk olan çehresiyle gülümsedi. Alnımdan öpüp sıkıca sarıldı.
“İyi ki doğdun, ilk göz ağrım, güzel kızım,” dedi.
Sesinde öyle bir sıcaklık vardı ki ağlamamak için kendimi zor tuttum.
Babamın arkasında duran Kurt aşiretinin reisi Kadir amca da başıyla beni selamlayıp gülümsedi.
“Şşş, ağlamak yok bugün,” diye gülümsedi babam.
Gece ilerledikçe müzik, kahkahalar ve sohbetler arasında zaman nasıl geçti anlamadım.
Gece ilerledikçe eğlence doruğa çıktı. Müzik, kahkahalar ve bitmek bilmeyen sohbetler arasında zamanın nasıl aktığını anlamadım. Derken o ağır, slow müzik başladı. Gökyüzündeki yıldızlar sanki bizim için parlıyordu. Çiftler yavaşça dans pistine geçti.
Babamla annemin o birbirine aşkla bakan hallerini izledim, Ebru kuzeni Akın’la şakalaşarak dans ediyordu. Ben ise pistin ortasında bir anlığına tek başıma kaldım. “Yahu bu benim doğum günüm, kimse benimle dans etmeyecek mi?” diye geçirdim içimden muzipçe.
Gözlerim istemsizce kalabalığın içinde o tanıdık yüzü aradı. Miran… Bir köşede, elinde içeceğiyle, sırtını duvara yaslamış beni izliyordu. Göz göze geldiğimiz o saniye, içimden ılık bir nehrin geçtiğini hissettim. O bakışlarda kaçmak istediği bir şey vardı sanki.
Dayanamadım, içimdeki o çocuksu cesaretle ona doğru yürüdüm.
“Bu dansı bana lütfeder misiniz, beyefendi?” dedim, gözlerinin içine gülümseyerek bakarken.
Miran bir an beklemediği bu hamle karşısında şaşırdı, sonra hafif bir kahkaha attı.
“Aslında bunu benim teklif etmem gerekirdi,” dedi, sesi müzikten bile daha etkileyici geliyordu kulağıma.
“E, ama sen biraz odunsun Miran abi, aklına gelmiyor,” diye şaka yapmak istedim ama sadece susup gülümsedim.
Miran ayağa kalkıp o iri elini bana uzattı. Elimi onun sıcak avucuna bıraktığımda kalbim göğüs kafesimi zorlamaya başladı. Piste çıktığımızda bir elini belime koydu. O temas anında vücudumdan bir ürperti geçti. Ben de elimi onun sert omzuna yerleştirdim.
Şarkının ritmine uyum sağlarken, kalbimin gürültüsünü onun da duymasından korkuyordum. Ara sıra göz göze geliyorduk ve o anlarda Miran’ın gözlerinde tanımlayamadığım, derinlere gömülmüş bir fırtına görüyordum. Bastırılmış, gizli kalması gereken bir his gibi…
Ama o an hiçbir şeyi analiz etmek, hiçbir şeyi sorgulamak istemedim. Sadece onun kollarında, bu müziğin içinde kaybolmak istedim.
Şarkı bittiğinde babamın o sevecen sesini duyduk: “Kızımı geri alabilir miyim?”
Miran sanki suçüstü yakalanmış gibi hemen elimi bırakıp babama saygıyla başını eğdi. Ben babamla dans ederken bile, Miran’ın o mesafeli ama bir saniye bile üzerimden ayırmadığı bakışlarını ensemde hissediyordum.
Babam kulağıma, “Tıpkı annen gibi parlıyorsun, Hilal,” diye fısıldadı.
Bu huzur dolu gece hiç bitmesin istedim.
Saatler ilerleyince konuklar vedalaşıp ayrılmaya başladı. Hediyeler, öpücükler, iyi dilekler… Ahmet amca ve Zerda teyze de gitmek için hazırlandılar. Zerda teyze bana küçük, şık bir paket uzattı. “Doğum günün kutlu olsun canım,” dediğinde Ebru yine her zamanki neşesiyle aramıza daldı. “Anne, biraz da ben sarılayım artık arkadaşıma!”
Hepimiz kahkahalara boğulduk.
Ebru’nun enerjisi hep bulaşıcıydı, onun yanındayken üzülmek mümkün değildi.
Hediyeleri aldıktan sonra gözlerim ister istemez Miran’ı aradı.
Ama etrafta yoktu. Bahçeye, avluya, kapı önüne… Hiçbir yerde göremedim.
Ebru’ya dönüp, “Miran nerede?” diye sordum.
Ebru da şaşırdı. “Bilmiyorum… gittiğini hiç fark etmedim.”
İçimde bir anda o tatlı huzurun yerini tatsız bir boşluk, tuhaf bir sıkıntı aldı. Neden bir anda, vedalaşmadan gitmişti ki? Hem… bana hala doğum günü hediyesini vermemişti. Onunkini hepsinden çok merak ediyordum aslında.
Bizim konuşmamızı duyan Zerda teyze yaklaştı
“Miran’ın acil bir işi çıktı kızım, gitmek zorunda kaldı. Hediyesini bana bıraktı, sana vermemi istedi.”
Zarifçe başımı salladım, "Teşekkür ederim" Başımı salladım ama içimdeki burukluk geçmedi. Bir hediye bırakmıştı evet ama… keşke kendi verseydi.
Hem gecenin bu vaktinde ne işi olabilirdi ki?
İstemeden kırılmıştım.
Sonuçta… bugün benim doğum günümdü.