Üstümdeki şoku bir nebze de olsa attığımda, Fatih'in mümkünmüş gibi daha da çatılan kaşlarına baktım. Buna karşın tek kelime etmeden, kapıyı kırarcasına çarpıp çıktım. Hemen soldaki kapıdan odama girdim, eskisi gibi aynen duruyordu. Üç metre ötedeki banyoma doğru gidip, içeri aceleyle geçtim.
Az önceki görüntü gözlerimin önünde canlanınca, şaşkınlığım yerini kaş çatmama bıraktı..
"Hiç değişmemiş derin dondurucu!"
Mırıldanmamın ardından üstümdeki elbiseyi hissettiğim acıdan dolayı yırtarcasına tek seferde çıkardım ve duşa kabine girip, soğuk suyu açtıktan sonra bacaklarıma tuttum.
Acım dinince, tekrar çatılan kaşlarla raks eden o kara gözler aklıma sirayet etti. Ah, bir hoş geldin duymam gerekirken, yine suç işlemişim gibi öfke dolu bir bakış görmüştüm resmen! Onun o aptal sinirini anlayamıyordum.
Zaten Fatih'ten başka ne bekleyebilirdim ki! Bana karşı hep bir garezi vardı ve nedense bir türlü geçmiyordu.
O dangalağı aklıma getirmemeye çalıştığım sırada, çalınan kapıyla birlikte annemin telaşlı sesi yankılandı.
"Yavrum, iyi misin? Yanık kremi getirdim hadi çık da sürelim kızım." suyu kapatmamla birlikte bacaklarımdaki acı kendini hemen hissettirdi. Aceleyle bornozumu üstüme geçirip, kapıyı açtım. Yatağımda oturmuş beni bekleyen anneme;
"Misafirlere ayıp olmasın anneciğim, sen in aşağı bende kremi sürdükten sonra , elbisemi giyip gelirim." dedim.
Annem başını olumlu anlamda sallayıp çıktı.
Yanık kremini kızarmış bacaklarıma sürdüm ve çok geçmeden etkisini gösterdi bile. Ayağa kalkıp giyinme odama geçip askılara göz attım. Tüm elbiselerim, tıpkı iki yıl önceki hayatım gibi rengarenkti.
Siyah elbise arayıp durdum ve nihayet tam pes edecekken bir tane bulabildim. Vakit kaybetmeden hemen giydim, üstündeki ışıldayan taşlar kolyeme çok uymuştu.
Tam odadan çıkacakken duvarda asılı fotoğraflarıma kaydı bakışlarım.
Hepsinde yüzümde kocaman, içten gülümsemeler vardı. Fotoğraflardan birinin eksik olduğunun farkına varınca gözlerim kısıldı, annem asla kaldırmazdı. Etrafa göz atınca fotoğrafımı buldum, hemen yatak başucumun yanındaki komodinin üstündeydi. Sanırım düşmüş ve annemde oraya koymuştu.
Yeterince oyalandığımın farkına varınca, kapıyı açıp odadan çıktım.
Salona geçtiğimde bacaklarımın durumu sorulunca, önemli bir şey olmadığını söyleyip, konuyu kapattım.
Bu arada masadaki sarışın bombayı farkettim. Ben geldiğimde evde yoktu, kimdi ki acaba? Gözlerim sofrada bulunan herkesi tararken, kimse o kızı tanıtacak gibi durmuyordu. Fatih'in sevgilisi olabilir miydi? Bu soruyu kendime sorup yan yana oturmalarına dayanarak da anında soruma inanan ben, kızgın boğayı es geçip, sarı partnerine baktım.
Sofrada bir kere bile Fatih anguduna bakmamıştım. Bana "hoş geldin" dediğinde bile bakmadan soğuk bir "hoş buldum" demiştim.
Yıllardır bana yaptığı şeyi şimdi de ben ona yapıyordum ve onu görmezden geliyordum. Eminim böyle davranmam onun da hoşuna gitmiştir, en azından eskisi gibi konuşma çabalarımı ters çevirme yada duymazdan gelme zahmetine girmeyecekti.
Sevgili estetik harikası Alev hanıma da az önce Sinan abi tanıştırdığında bir kere daha bakmıştım ve bir daha da açıkçası bakmak istememiştim.
Esmer tenine uymayan cırtlak sarı saçları, şişme dudaklar, minicik serçe burun ki on metre öteden "hey ben sonradan yapıldım" diye sırıtıyordu. Suratındaki ağır makyaj kısmına girmek dahi istemiyorum, sanırım boya badana işlerine meraklıydı. AÇIKEL Holdingde Fatih'in asistanıymış, işleri geç bitince onu da davet etmişler ve tabi ki fırsatı kaçırmamış hemen gelmiş. Ben gelmeden önce de minik bir işi için dışarıdaymış.
Yeni tanıştığım insanlara karşı koruduğum mesafemi bozmadım, Alev Hanım da bundan elbette nasibini aldı. Şaşırtıcı biçimde içimi ısıtıp bu konuda istisna olanlar şu an evimdeydiler ve ben yıllardır görmüyormuşum gibi özlemiştim ikisini.
Yemeğimi yerken yine banyodaki sert, soğuk bakış olayı aklıma geldi ve yine öfkem şaha kalktı. Aslında öfkem, sözle dile getirilmese de bakışlarıyla bana kızan Fatih'in neden böyle yaptığını bilmiyor olmamaydı.
Fatih üç yıl öncesine kadar böyle değildi.
Sena adında bir sevgilisi vardı ve dışarıdan bakınca da gayet mutlu görünüyorlardı. Ta ki Sena onu aldatıp, üstüne bir de aldattığı kişiyle evlenene kadar.
Barın abim o zamanlar sürekli dostuna destek çıkmış, yanında olmuştu. Ben bile, beni sürekli yok sayan bu herife üzülmüştüm. Ama gördüğüm kadarıyla Sena maziye karışmış, Fatih'te başka çiçekten bal alan arsız bir arı olmuştu. Yanındaki asistan adı altındaki gözlerden ırak tuttuğu sevdiceği utanmasa yanımızda öpecek kadar onun dibine girmişti. Eh Fatih'e bakılırsa o da pek rahatsız değil gibi görünüyordu bu durumdan..
Az sonra masada o dayanılmaz tiz sesiyle, Alev konuşuyordu. Acaba gıcık olduğum için mi ses tonu bile bana batmaya başlamıştı yoksa cidden sesi dayanılmayacak kadar tiz miydi?
Fatih'le ilgili saçma sapan konuşmalar yapıyordu ama asıl dikkatimi çeken, o konuşmaları sanki ben duyayım diye yapıyor olmasıydı. Fatih çok başarılıymış da, bir toplantı için Antalya'ya birlikte gideceklermiş de, Fatih'le süper ikili bir ekiplermiş de, ondan başkasına asla işlerini bırakmazmış da...
"Süper arsız ikili."
Annemin Fatih'i elinden alma tehlikesi olmadığına göre, ayrıca sofradaki tek genç kızın da ben olduğuma göre, laflar banaydı.
"Sakin ol şampiyon Fatih Bey! senin olabilir, kimse elinden almıyor! "
Başımı kaldırmadan, yemeğimi aynı tempoda yemeye devam ettim. Aslında endişesi boşunaydı, Fatih benden nefret ediyordu. Kendimi bildim bileli- ah hayır, yedi yaşımdan beri- benden nefret ediyordu. Nedenini bilmiyordum, ilgilenmiyordum da! Zamanında yeterince zaten takmış ve üzülmüştüm.
Salataya uzandığımda Mehmet Amcamla göz göze geldik, içten bir şekilde,"İyi olabildin mi kızım, uzaklaşman işe yaradı mı?" diye sordu.
Kalbimle beynim arasındaki dehlizde sıkışıp kalmış ruhuma, hiçbir şey iyi gelmedi, gelmiyor...
"İyiyim" diye mırıldandım sadece.
Sema teyzem hayranlık dolu bakışlarıyla "bence de çok iyi olmuşsun canım, hele saçlarına bayıldım İlkin'cim. Ne kadar da uzamışlar, iki yıl önce küt kestirmiştin ve seni böyle uzun saçlı görünce şaşırdım doğrusu." dediğinde tebessüm ettim.
"Teşekkür ederim Sema teyzeciğim ayrıca artık bu halime alışsan iyi edersin, çünkü saçlarımı bir daha kısaltmayacağım ."
Gülümseyerek başını salladı.
Barın ve Uğur abim sözleşmiş gibi en kısa zamanda işe başlamam gerektiğimi dile getirdiler. Yarın başlayacağımı söylediğimde ise çok sevindiler.
Bilmeseler de ikisinin benle sohbetlerinde ismim yerine "Abim, abicim" gibi samimi hitaplarla seslenmeleri içimi eritiyordu.
Uğur abim her zamanki gibi sofrada en çok konuşan, espriler yapan, neşe kaynağımızdı. Bu özelliğini, mavi gözlerini, beyaz tenini, güzel burnunu, kumral saçlarını da dahil hepsini annem, Arsel Hanımdan almıştı.
Bakışlarım babam Zafer SOYDER'e kayınca benle Barın abimin ne kadarda kendisine benzediğimizi düşündüm. Kara gözlerimiz,kara kaşlarımız, hafif esmerimsi tenimiz, uzun boylarımız ki benim boyum ikisine oranla elbette kısaydı ve kolay sinirlenmemiz de dahil tüm bu özellikler babamızdan bize geçen genetik kalıntılardı.
Bana seslenmesiyle düşüncelerimden uzaklaşıp, karşımda oturan Sinan abiye döndü bakışlarım.
"İlkincim bir daha öyle uzun süre uzaklarda kalmak yok. Bir tanecik kızkardeşim var o da uzaklaşıp beni bu erkek sürüsüyle yalnız bırakıyor. " deyince, parlak yeşil gözlerine baktım ve cevap olarak da sadece gülümsedim. Buğday ten rengine uyan hafif sarı saçları, uzun boyu, düz burnu, çıkık elmacık kemikleri, oval yüzüyle tıpkı babası gibiydi. Sadece fiziksel olarak değil, yumuşak huylu olmasıyla bile Fatih'in tam zıttıydı. Çünkü Fatih, annesi Sema teyzem gibi esmer ten, kapkara hafif çekik gözler, kara kaşlar, uzun boy, siyah saçlar ve yüzüne tam oturmuş burnuyla kabul etmek istemesem de sofradaki en yakışıklı hergeleydi!
Yemekler yenildikten sonra, bir ara babama işle ilgili konuşacaklarımın olduğunu söyleyip, bahçeye çıkardım ve Benan'dan bahsettim. Beklediğim gibi olumlu tepki verdi, sabah ikimizi de işlerimizin başında görmek istediğini de ekledi elbette.
Şimdi salonda oturmuş kahveleri içiyorduk. Barın abimle Fatih yine yan yana oturmuş iş konuşuyorlarken, Uğur abimle Sinan abi de gülerek sohbet ediyorlardı. Babamla Mehmet amca, tıpkı annemle Sema teyze gibi her zamanki çoluk çocuk muhabbetindeydiler. Ve evet estetik harikası ise karşımda oturmuş kısık gözlerle beni inceliyordu!
Saate baktım on olmuştu bile, evde misafirlerimin olduğunu söyledim ve -babam dışında, herkesin yüzünde beliren o şaşkın ifadeyi görmezden gelerek- müsaade istedim.
?
Eve geldiğimde minik Deniz uyumuş, Benan ise televizyonun karşısında - koltukta uzanmış- dizi izliyordu. Beni görünce,
"Hoş geldin tatlım, nasıl geçti akşam yemeği?" diye sordu.
"Fena değildi, senin nasıl geçti?" yüzümdeki içten gülümseme kendiliğinden belirdi.
"İyiydi canım, Deniz'le uğraşmak ve yemek yemek derken zaman geçti. Miniğimde sen gelmeden hemen önce uyudu zaten. "dediğinde dudaklarımı büktüm. Özlemiştim küçük adamı.
"Benancım bence bizde uyuyalım, babamla konuştum sabah işe başlıyoruz. " deyince kahkahalarla gülmeye başladı.
"Sen ciddi misin, bu kadar çabuk mu yani?" bende gülümsemeye başladım.
" Evet canım yarın başlıyoruz, minik adam için bakıcı da ayarladım yani benim de bakıcımdı Hatice teyze.. İnan gözümüz kapalı emanet edebiliriz. "deyip devam ettim.
"Sabah evin temizlenecek, dayalı döşeli zaten. Eğer beğenmezsen sonradan eşyaları değiştirirsin, sadece beşik lazım onu da sipariş ettim. Ev temizlenip hazır olduğunda getirilecek. Ufaklığa teyzesinden minik bir hediye ve umarım beğenirsin sende. Bu arada iş yerinde de yarım gün kalacak, annelik haklarının hepsini kullanacaksın canım. " dediğimde, daha ne olduğunu anlamadan sıkıca sarıldı bana. Tam teşekkür edeceğini düşündüğümde, böyle bir şeyi kesinlikle istemediğimi, ben olmasam da işi de evi de bulabilecek güçte olduğunu söyledim.
Biraz ailem hakkında konuştuk, bu arada Benan'ın anne babasının olmadığını ve çocuk esirgeme kurumunda büyüdüğünü de öğrenmiş oldum. Bunları anlatınca ailem hakkında konuşmayı kestim, zaten bir süre sonra da uyumak için odalarımıza çıktık.
?
Yemyeşil çimlere uzanmış, güneş ışığı altındaki güzel ela gözleriyle, hayranlık dolu bakışlarını bana kaydırdı. Bende yanına uzandım ve büyülenmiş bir biçimde gözlerine daldım. Tebessüm etmeye başladı; dolgun dudakları yana kıvrılınca bembeyaz dişleri, üstündeki örtü çekilmiş gibi ortaya çıktı. Gülümsemesi git gide büyüdü büyüdü ve sonra ela gözleri bir anda dondu!
Gülümseyen dudaklarından önce, ince bir sızıntı şeklinde akan kan; az sonra fışkırırcasına akmaya başladı. Kanlar... Tüm o kanlar suratıma geldi. Yüzüme zift gibi yapışan kanlar ve paslı demir gibi olan ağır kokusu. Kirpiklerimi birbirine dolayan yapış yapış kan. Zor da olsa açtım gözlerimi, karşımda tek gördüğüm ise; bana en ufak bir canlılık belirtisi göstermeyen, donuk ela gözlerdi! Birden her yer zifiri karanlığa büründü, ne Yankı ne kanlar hiçbir şey yoktu. Etrafıma bir daha bir daha baktım simsiyahtı, simsiyahtım...
Sırılsıklam bir şekilde irkilerek uyandım, her gece olduğu gibi bu karanlık ahlem yine yakamı bırakmamıştı. Başucumdaki ışığı yaktım ve yine güneşin doğup, beni bu karanlıktan kurtarmasını bekledim.
Dakikalar sonra, düşünceler yine beni boğmaya yemin etmiş gibi kalbimi sarıp sarmalamış, nefes alışlarımı kesiyorlardı.
Yavaş yavaş aldığım soluğu dışarı vermek için çabalamaya başladım. Her solukta o ağır metalik kokuyu alıyor, ciğerlerim bile o pis kokuyu istemiyor, geri kovuyor gibiydiler.
İçimden psikoloğumun dediği gibi saymaya başladım ve gözlerimi kapatıp deniz kenarında yüzüme vuran o mis kokulu havayı hayal ettim.
Yavaş yavaş nefes alış verişlerim nihayet düzene girmişti.
Geriye geceyi nasıl atlatacağım kalmıştı. Önümde bana kendimi iyi hissettiren üç şık vardı. Birinci keman, şimdi kemanımı alıp güneşin doğuşunu karşılayana kadar çalardım.
Acımı, telleriyle dans ettirdiğim arşeyle konuştururdum.
Ama evde benden başka iki kişi daha vardı ve uyuyorlardı.
İkincisi mimari proje çizimleriydi, ona da yarın başlayacaktım.
Üçüncüsü ise, spor yapmak ki şuan yapmaya müsait olduğum tek seçenekti. Yatağımdan kayarak ayaklarımı sarkıttım, sırılsıklam saçlarımı ensemdeki nemden kurtardım ve yavaş hareketlerle kalkıp banyoya gittim.
Aynadan kendime baktım kapkara gözlerim, yıkana yıkana rengi solmuş birer elbise gibiydiler. Altlarındaki torbalar uykusuzluğumun, yorgunluğum en büyük göstergesi gibi şişlerdi. Avuçlarıma doldurduğum suyu yavaşça yüzüme çarptım, buz gibi su irkiltti bedenimi. Aynanın yanındaki tokayı alıp, saçlarımı topladım. Üstümdeki sırılsıklam olmuş her bir parçayı çıkarıp, çamaşır sepetine koydum. Giyinme odama geçip taytlı eşofman takımımı giydim ve ellerime spor ayakkabılarımı da alıp sessizce aşağı indim.
Dışarı çıktığımda önce yavaş adımlarla yürümeye başladım. Adımlarımla doğru orantılı olarak zihnimde yavaş yavaş meydana gelen sarsıntı, bedenimdeki hareketlilik çoğaldıkça yerini zelzeleye bıraktı.
Şimdi nefes nefese koşarken kapkaranlık sokaklarda parlayan, o cılız sokak lambaları gibiydim. Yıpranmış ruhum, koştuğumda kendini zavallı geçici bir hafifliğe bırakıyordu.
İstanbul sokaklarında kendimi aklımın bozgununa emanet edip, nereye gittiğimi bilmeden koşuyordum. Bacaklarım beni taşıyamayacak duruma gelene kadar da bu durum devam etti. Koşarken bana laf atan sarhoşlara karşı normal zamanda olsa korkardım, ama şimdi hiç umurumda olmamış koşmaya devam etmiştim.Sonra kendimi kaldırımın kenarına bırakarak soluklandım. Nefes nefese kalmış halim, yavaş yavaş normale döndü.
Ayağa kalktım ve nerede olduğumu anlamaya çalıştım. Evden bu kadar uzaklaşmış olmama şaşırdım doğrusu. Bu defa normal tempolu adımlarla yürüyerek eve dönmeye çalıştım. Biraz sonra ayaklarımın çektiği isyan bayraklarına karşın, doğan güneş içimi ısıttı.
Aklıma bugün işe başlayacağımız gelince ufak çaplı bir telaş yaşadım. Keşke telefonumu yanıma alsaydım. Yürümekte inat etmeyi bırakıp, taksi aramaya başladım.
Bir süre sonra yavaş yavaş sokakları dolduran insanlarla birlikte nihayet taksiler de ortaya çıkmıştı. Durdurduğum bir taksiye binip, evimin adresini verdim.
Yarım saat sonra evimin bulunduğu sitenin önündeydim, taksici kapıda ücretini beklerken ben sessizce içeri geçtim. Parmak uçlarıma basarak odama giderek, cüzdanımı alıp tekrar aşağı indim. Taksiciye parasını verdikten sonra, arkamı döndüm evime baktım. Sağ yandaki evin boş olması iyi olmuştu artık Benan'ın eviydi, diğerleri ise zaten doluydu.
Bu site benim ilk projemdi, yan yana ve her birinin kendine ait havuzu, bahçesi olan dubleks villalardı. Sadece kendi evimin havuz kısmı değişikti, bu fikri ilk Yankı'ya söylediğimde çok beğenmişti, havuzum keman şeklindeydi.
Aklıma Yankı gelince buğulanan yüreğimi es geçip, bahçe kapımı açtım ve yürümeye başladım. Tam evimin kapısını açacakken, sol taraftaki komşumun seslenişine döndüm.
Şaşkınlıkla sol evin önünde duran Fatih'e baktım, o ise gayet rahat bir şekilde, "Günaydın İlkin" dedi.
Ağzım açık şaşkınlığımı sürdürürken konuşmaya devam etti.
"Bu saatte nereden dönüyorsun?"