Sabah, başımda felaket bir ağrıyla uyandım. Gözlerimi ovalayıp, etrafıma baktım ve çok geçmeden yataktan çıktım. Uzun bir duşun ardından kahvaltı için iskeleye gidip, nehrin büyüsüne komşuluk eden masalardan birine oturdum. Az sonra yanıma gelen garsona istediğim kahvaltılıkları söyleyip, beklemeye koyuldum ki aniden masama oturan kişiyle istemsizce irkildim.
“Taner bey bu ne biçim bir davranış? Masama oturma izni almadan oturuyorsunuz.” sesim sinirimi yansıtmıştı.
“Bunu düşünemedim özür dilerim İlkin hanım. " diyen Taner," Hiç gelmedim pat diye burada oturmadım farzedin."diyerek ayağa kalkıp bana bakarak," Günaydın İlkin hanım eğer müsadeniz olursa kahvaltıda size eşlik etmek isterim. Oturabilir miyim acaba?” diye sordu tebessüm ederek.
Alık alık suratına baktım. Sonra eskisi gibi insanlardan kaçmayacağımı düşünerek bu konudaki ilk adımımı attım ve onunla kahvaltı yapmayı kabul ettim.
Mükellef kahvaltı soframıza eşlik eden muhabbetimizin ana konusu ise işti. İkimizin ortak zaten konuşabileceği başka konu yoktu, en azından ben öyle sanmıştım. Taner'in bana sorduğu soruyla bu konuda yanıldığımı anlamam ise zor olmadı.
"Kaç yıldır yoktunuz İlkin hanım. Bir ara İngiltere'ye kaçtığınızı duymuştum. Hatta ailenizin bile ev adresinizi bilmediğini, sizi aradıklarını da duymuştum. Haddimi aşmak istemem ama doğrusu merak ettim. Neden gitmiştiniz?"
“Arandığım falan yoktu Taner bey, bu da nereden çıktı? Sadece kötü bir süreç geçirdim o kadar.. Ayrıca masama meteor taşı gibi aniden düşüp, üstüne bir de hakkında asla konuşmak istemediğim sorular soruyorsunuz. Bence tehlikeli alanlarda gezindiğinizin farkında olun, benden söylemesi.“ şaşkın,biraz endişeli ama en çok da sinirli sesime aldırmadan konuşmaya başladı.
“İki gün önce buraya biraz kafa dinlemeye geldim, bu sabah da işe dönecektim. Sabahın çok erken saatlerinde sekreterim toplantılarımın ertelendiğini söyleyince, ben de tatilimi biraz daha uzatmak istedim. Sonra aklıma iki yan odamda uyuyan siz geldiniz. Tek başıma tatsız bir kahvaltı yapacağıma sizinle güzel bir sohbet dahilinde kahvaltı yapmak daha cazip geldi ve işte buradayım.” deyip, bana manasını çözemediğim bakışlar atarak söylediklerine devam etti.
“Burada olduğunuzu bilmek nedense yalnızlık hissini kaldırdı üstümden. Az önceki soruma gelirsek de hadsizlik ettiysem özür dilerim. Açıkçası neden böyle bir şey yaptığınızı, ailenizi neden böyle bir telaşa sürükleyip, üzdüğünüzü sizden duymak istedim. Ve anlıyorum ki böyle düşünerek hata etmişim. Kusura bakmayın lütfen. "
Ben keyifsiz suratımla karşımdaki deyim yerindeyse taş gibi adamı dinlerken o, uzun bir soluk verip devam etti.
“İlkin hanım, sizi yargılamak elbette haddim değil,elbette bu sizin hayatınız ve istediğiniz gibi yaşayabilirsiniz. Ama ailenizin üzgün olduğunu görmüştüm. Gerçekten üzgünlerdi . "
Gözlerimin içine bakarak," Biliyorum siz de üzgünsünüz, gözlerine bakan herkes anlar bunu. "deyip, derin bir nefes aldı ve" Neyse ne.. Sonuç olarak özür dilerim. İstemediğiniz bir konuyu açtım ve kapatıyorum. "dedi.
Az önceki manalı bakışının anlamını şimdi çözmüştüm. Taner ben üzgün olduğumu biliyordu ve şimdi de benimle konuşarak en azından üzüntümü paylaşmak istiyordu.
Lafa başlamadan önce yüzüne uzun uzun baktım. Bu adamın söylediklerinde samimi olduğu konusunda emindim.
“Madem aramızdaki resmiyeti bozup, hayatımı irdeleme peşindesin anlatayım da rahatla o zaman bay meraklı.” bunları söylediğimde yüzünde tatlı bir gülümse oluşunca eş zamanlı olarak benimde dudaklarım yukarı kıvrıldı ve sonra, "Ayrıca farkındaysan sizi, bizi ortadan kaldırdım."dedim.
Başını olumlu anlamda sallayarak beni onayladı." Kesinlikle şu sizli bizli kısımdan çok rahatsızdım, böyle çok daha iyi oldu. "
Onunla konuşmak istesem de ne diyeceğimi bilemiyordum. Sonuçta, 'Sevgilimi kaybettim iki yıl önce, ölümünün üzerinden geçen beşinci günde ise ülkeyi terk edip, her şeyden ve herkesten kaçtım. Acımı kalbime, acizliğimi aklıma koydum... hüznümü de üzerime geçirip gittim. V diyemedim. Ya da' Bavulum katran karası duygularla doluydu, her gün birini çıkarıp giyindim. Dört gün önce ise İngiltere’den döndüm, ama döndüğüme beni pişman ettiler. ' de diyemezdim.
Başımı eydiğimde yüzüme gelen uzun siyah saç tutamlarını, sağ elimi uzatarak parmak uçlarımla kulağımın arkasına kıstırdım. Ardında da kısık çıkan sesimle, "Benim için değerli olan birini kaybettim. Sanırım bunu kabullenmek de uzun sürdü." dedim.
Acımı görmezden gelenlere alışmıştım. Muhtemelen Taner de öyle yapardı.
Kumral saçlarına elini götürerek karıştırdı, başını eğerek konuştu.
“Ve sende gizlendin öyle mi? Böyle mi kabulleneceğini düşündün yani?” diye kendi kendine konuşur gibi sorularını sordu.
“Elbette hayır. " diye karşılık verdim. Sonra bu tatsız konuyu değiştirmek için buraya neden geldiğimi anlatmaya başladım.
" Ben de senin gibi sadece gerçekten kafamı dinlemek istedim. Ne ailemin ne de başkasının beni rahatsız etmelerini istemedim, burada olduğum bilinse inan bana rahat bırakılmayacaktım. Ben de kendimde gördüğüm eksiklerin farkına varınca hem kafamı toplamak hem kendime çeki düzen vermeye karar verdim ve bunu sakin bir yerde yapmak istedim.”
Taner beni pür dikkat dinleyince tuhaf ama onu arkadaş gibi görmeye başlamıştım, bana samimi gelen bir tarafı vardı.
“ Peki, anladım. Ne zamana kadar sürecek kafa dinlenme? En azından benim tatilim bitene kadar sürse iyi olurdu.” deyince, naif aynı zamanda düşünceli gelen sesine karşılık gülümsedim.
"Şimdi en baştan anlaşalım. Bana yazmak yok. Benden de sana öyle bir hareket olmaz zaten. Bir yanım seninle arkadaş olabileceğimizi söylüyor, bak eğer benimle aynı fikirde değilsen söyle şimdi bu sohbeti, burada noktalayalım."
Söylediklerim karşısında kaşları hayretle havalanırken, konuşmama devam ettim.
“ Ayrıca sadece iki gün sürecek bu tatilim, sonra herşey güzel olacak. Ve bu iki günde olumsuz hiçbir şey duymak istemiyorum. Anlıyor musun? “ diye sorduğumda, sıcak gülüşünü sergileyerek, “Tamam arkadaş olmak güzel fikir. Diğer soruna gelince evet ama bir şartla, benimle akşam eğlenmeye geleceksin olur mu?” diye sordu.
Gözlerimi devirerek , "Meraklı olduğunu az önce söylemiştim değil mi? Ama yanına sende çapkınlık sezdiğimi eklemeyi unutmuşum. Neyse ki benim dışımda herkes sana serbest.. Ve sanırım teklifini kabul edeceğim ama kızların kıskançlıktan beni öldürmeli ihtimalinden de korkmuyor değilim. “ dedim gülerek.
“Çapkın olduğum konusunda haklı olabilirsin İlkin ama sadece güzel kadınlara karşı. Ayrıca ben varken, kimse sana hiçbirşey yapamaz. Kapı gibi arkadaşın var burada.” söylediklerine tebessüm etmekle yetindim.
Konuşurken aynı zamanda kahvaltı yapmaya çalışıyordum. Israrlarıma rağmen kahvaltı kısmını kısa tutan Taner de kahve içiyordu. En azından iyi olduğunu hissettiğim kişilerden kaçmamam konusunda, ki buna Taner de dahildi, beni uyaran iç sesime güveniyordum.
Kahvaltı bitince akşam saat dokuzda buluşma konusunda sözleşip kalktık. Önce odama gidip deniz çantası hazırlasam iyi olurdu sanırım. Ayrıca bu elbiselerle dışarı çıkmam mümkün değildi, tuttuğum uzun tişörtüme bakınca aklımdan tamamen bunlar geçiyordu. Bu yüzden de odama doğru yürüdüm.
Odama girdiğimde hemen deniz için gerekli eşyaları çantaya atıp, üstümü değiştirmeye başladım. Papatya desenli, askılı, dizlerimin üstünde biten lila renkli elbisemi ve altına da hafif topuklu, beyaz parmak arası terliklerimi giydim. Başıma güneş gözlüğümü geçirip, deniz çantamı da alıp çıktım odadan.
İki yan ötedeki odada kalan Taner de odasından çıkıyordu. Başını bana çevirince gülümseyip “Akşama kadar bayağı karşılaşacağız herhalde.” dediğinde ben daha çok onu incelemekle meşguldüm.
Uzun boyuna uyan yapılı vücudu gerçekten göz kamaştırıyordu, hele ki kaslarını örtemeyen beyaz tişörtü, çok cepli asker yeşili kaprisi ve aynı renkteki parmak arası terlikleriyle oluşan tam uyumu takdire şayan iken, ona bu kadar yakışması ise bakan gözlere lütuf gibiydi. Kahverengi gözlerini kapatan siyah güneş gözlükleri, parıl parıl parlayan kumral saçları beyaz tenine çok yakışıyordu.
“Hey, incelemen bitmedi mi?” yalancı bir sinirlilikle “İncelemiyorum, ayrıca karşılaşmamız çok normal, aynı otelde hatta iki yan odamda kalıyorsun.” dedim. Evet inceliyordum ama öyle sevgilim olsun ölüp biteyim diye değildi bu inceleme. Ona karşı kalbimde zerre bir telaş olmamıştı zaten.
Kısık gözlerle “Tamam huysuz cadı.” Dedi.
“Ben cadı değilim meraklı çapkın. Ayrıca benim gitmem gerekiyor sana iyi günler.” dediğimde o da iyi günler diledi ve otelin çıkışına doğru yol aldım.
?
Önce Kilimli köyüne gitmiş yürüyüş yaparak, oradaki koy da yüzmüştüm. Sonra gelin kayasını çok merak ettiğimden dolayı oraya gitmiştim. Gelin kayasına geldiğimde adeta büyülenmiştim, kaya beyaz duvaklı bir gelin gibiydi ve bu güzellik karşısında erimemek mümkün değildi.
Öğlen kurt gibi acıkmış ve Ağva’nın meşhur yerlerinden biri olan Nehir Restorana gitmiştim. Yeşilçay Nehri’nin üstünde bulunan bu restoranın iskelesine gidip, boş bir masaya oturmuş bu defa ki balık tercihimi çupradan yana kullanarak, sipariş etmiştim. Masam çeşitli soğuk ve sıcak mezelerle donatılırken, içecek olarak kırmızı şarap söylemiştim.
Karşımdaki masaya bakınca, aklıma iki gün önce Fatih’e yediğimiz yemek gelmişti. İster istemez kalbime kör bir sancı saplanmış gibi acı hissetmiş ve onu kafamdan atarak anın tadını çıkarmaya çalışmıştım.
Sonrasında balıklar gelmiş, yemeğime başlamıştım. Balık ayırt etmeden, hepsini severdim, bence çok lezzetlilerdi. Ama buradaki mezelere gelince, daha önce hiç bu kadar lezzetli mezeler yememiştim. Özellikle de o patlıcan salatası tek kelimeyle mükemmeldi.
Geçen dakikaların ardından tıka basa dolu olan midemle masadan kalkmış, yürüyerek otelime gitmiştim. İçeri girince resepsiyonda sarı saçları, uzun boyuyla göz kamaştıran genç kız, mavi gözlerinden kıvılcım saçarak “İlkin hanım bakar mısınız?” diye bağırmıştı. Yanına yanaşıp “Bir sorun mu var?” diye sorduğumda, "Gözlerinin irislerinden fışkıran nefretle,
“Taner bey size bir not bıraktı, buyrun.” deyip elindeki kağıdı bana uzatmıştı.
Açtığımda acil bir iş yüzünden hemen dönmesi gerektiğini, akşam görüşemeyeceğimiz için çok üzgün olduğunu ve özür dilediğini yazmıştı. Açıkçası buna sevinmiştim, çünkü bu görüşme işi biraz emrivaki olmuştu. Ayrıca eğlence mekanından ziyade sessiz bir ortama ihtiyacım vardı. Ben de sessizlikte dahil buradaki tüm nimetlerden yararlanıp, tatilimi en güzel şekilde geçirmek istiyordum .
Karşımda aynı nefretle bana bakan kıza dönüp, “Sizi tanımıyorum bile.Beni tanımadan, sadece beğendiğiniz birinin yanında görmüş olmanız benden nefret etme hakkını size vermez." şaşkınlıkla açtığı ağzını görmezden gelerek, konuşmasına izin vermeden devam ettim.
“Hiç boşuna ağzınızı açıp da söylediklerimi yalanlamayın küçük hanım! Gözlerinizden de ses tonunuzdan da nefret akıyor. “ dedikten sonra arkamı dönüp, odama gittim. Artık kimseye benimle ilgili haksız bir muamele gösterecek cesareti vermeyecektim.. O yumuşak, aman kimse üzülmesin diyen iyi kalpli İlkin yoktu, iyiye iyi kötüye kötü olacak olan bir İlkin vardı bundan sonra.
Önce kısa bir duş alıp, sonra portakal çiçeği aromalı vücut losyonumu sürdüm. Ardından iç çamaşırlarımı giydim. Üstüne de mini, askılı çiçek desenli elbisemi ve ayaklarıma da üzerinde elbisemi üstündeki gibi çiçek desenleri olan sandaletlerimi giydim. Saçlarımı yukarıdan salaş bir topuz yaparken oda telefonum çaldı, açtığımda sarışın kız çağırdığım taksinin beni beklediğini söyledi, bende odadan çıkmak üzere olduğumu dedikten sonra telefonu kapattım. Beyaz çantamı da alıp, otelin kapısına gittim ve bekleyen taksiciye Şile’ye gideceğimi söyledim.
Yaklaşık kırk dakika süren yolculuk bitmişti. Taksiciye yüklü bir meblağ da parasını ödeyip, iki saat sonra tekrar döneceğimizi ve o zamana kadar da boş olduğunu, dönüşte ise yine bıraktığı yerden almasını söyledim.
Şile sokaklarında hem geziyor hem alışveriş yapıyordum. Saate bakınca sadece on beş dakikamın kaldığını görünce adımlarım hızlandı. Seri adımlarla yürümeye devam ediyordum ki 'Palet Kırtasiye' tabelasını gördüğümde , alacağım malzemeler aklıma geldi ve vakit kaybetmeden içeri girdim. Öncelikle eskiz kağıtlarını, sonra teknik çizim kalemlerinden aldım. Alışverişim bitince en hızlı şekilde gitmem gerektiğimi düşünüp, hafif tempoda koşarak ilerledim.
Taksinin beklediği yere elimdeki poşetlerle zorlansam da gelmiştim, hem de tam zamanında. Taksici inip, elimdeki poşetleri bagaja koymaya başlarken, ben çizim malzemelerimi ayırarak elime aldım ve arka koltuğa oturdum.
Parmaklarım çizim yapacağı için daha şimdiden sabırsızca karıncalanmaya başlamıştı.
Geçen iki saatin sonunda Ağva’ya geri dönmüştüm. Odaya geçtiğimde saatin altıyı çeyrek geçtiğini görünce, kaşlarım çatıldı. Elbisemi çıkardım, üzerime beyaz salaş bir tişört, altına da gri bir şort giydim. Günü çok dolu dolu geçirmiştim ve akşam yemeği için sızlanan midemi dinleyip, beyaz yazlık ayakkabılarımı giyerek, cebime de paramı koyup odadan çıktım.
Önce yine iskelede balığımı yemiş, sonra bisikletime binip dolaşmaya başlamıştım. İlerde tekneleri görünce oraya doğru gittim, balıkçılara hayranlıkla bakarken yüzünden samimiyet akan yaşlı amca “Uzaktan bakma öyle kızım gelsene.” deyince, gülümseyerek ilerledim teknesinde binince “Balık yakalamayı seviyor musun?” diye sordu.
“Hiç denemedim ama ilgimi de çekmiyor dersem yalan olur amca.” dediğimde, tombul beyaz sakallı yanağını kaşıyıp, “İstersen öğretebilirim kızım, kafayı dinlemeye birebir balık tutmak, eminim seveceksin. Bu arada ismin ne?” diye sordu.
“İlkin, amca. Senin ismin ne? Ve şey gerçekten balık yakalamayı gösterirsen çok sevinirim, sana da minnet duyarım.” dedim çekincen bir tavırla.
Kahkahalarla gülüp, “Tut şu oltayı bakalım önce, Sonrası adım adım ilerleyecek. Ben de Muhsin Kaptan.” memnuniyetimi göstermek için kocaman gülümsedim.
Geçen saatler boyunca balık tutmaya o kadar kaptırmışım ki kendimi, ben bile bu halime şaşırmıştım. Muhsin kaptan bir süre sonra beni yalnız bırakmıştı, bense hem suyun dinginliğinin tadını doyasıya almış, hem de kafamın içindeki kördüğümleri bir bir çözmüştüm. Kendime yepyeni, tertemiz bir sayfa açacaktım, bu süreçte artık mutlu olmayı düşünmüş ve mutluluğa giden tüm yolları deneyeceğime karar vermiştim.
*
Odama geldiğimde saat on ikiyi çoktan geçmişti ve ben zaman kavramını burada unutmuş gibiydim. Oysa düne kadar saatler geçmiyor, akreple yelkovan bana küsmüş gibi ilerlemiyorlardı. Ama asıl iyi olan iki yıl boyunca her gece gördüğüm o siyah ahlem artık yoktu. Başımı yastığa koyar koymaz uyuyor, sabaha kadar da bir daha uyanmıyordum.
Kendimde gördüğüm başka bir farklılık ise, insanlardan kaçmayışımdı. Taner ve Muhsin Kaptan, ikisinden de kaçmamış hatta senli benli konuşarak arkadaş olmuştum.
Düşünceler eşliğinde ılık bir duş aldım, üstüme de pembe mini geceliğimi giyerek makyaj masasına oturdum. Çizim malzemelerimi çıkarıp, içimdeki heyecanla yarın gece başlayacağım proje çizimini düşündüm. Sonra yavaş adımlarla yatağıma geçip uyudum.
?
Sabah uyandığımda gözlerim duvardaki saate kaydı, saat on biri geçiyordu. Şaşkınlıkla bu kadar çok nasıl uyuduğumu düşündüm, sanki uyuyamadığım zamanların ödülünü alıyor gibiydim.
Yataktan çıkıp, banyoya gittim günlük rutin işlerimi yapıp, deniz çantamı hazırladım. Üzerime de dizlerimin üstünde biten salaş bir tişört geçirdim, parmak arası terliklerimi de giyip çıktım. Önce kahvaltı yaptım sonra bisikletime atlayıp, Ağva plajına gittim.
Attığım her kulaç bedenimdeki sinsi acıyı uzaklaştırıyor gibiydi. Yüzmek, aklımı ve içimdeki öfkeyi sakinleştiriyordu. Bu berrak denize her dalış ruhumu temizliyordu sanki. Üzerime sinen bu hafiflik etkisiyle ne kadar süre yüzdüm bilmiyordum.
Güneşe çıktığımda yeniden dünyaya gelmiş gibiydim. Kafamda sadece dalga sesleri, ruhumda tüy hafifliği, bedenimde sakinlik vardı.
Huzurluydum…
Denizde geçirdiğim zaman, güneşin batışına kadar devam etmişti. Bisikletimle otele dönmüş, acıkan karnımı doyurmuş, odama geçmiştim. Güzel bir duş alarak, tenimdeki tuzlu sudan arınmıştım.
Saat henüz dokuzdu ve ben elimde çizim malzemelerimle dışarı çıkıp, iskeledeki cafeye oturdum. Yanımda Göksu nehrinin muhteşemliği ve elimde sipariş ettiğim latteyle keyif yaptıktan sonra, proje çiziminin kalan yarısını tamamlamaya koyuldum.
Geçen zaman içinde biten projeye büyük bir gururla baktım, Fatih’le yarısını çizmiştik, geriye kalanı ise şu an elimdeydi ve gerçekten çok iyi olmuştu. Özgüvenimle gururuma bu başarımdan dolayı sinsice sırıtıp, tebrik ettim.
Az sonra sonsuz huzurla yatağıma girmiş, yarınki curcunayı düşünmeden uyuyakalmıştım.
Sabah yedi de uyanıp, resepsiyonu aradım ve taksi istedim. Sonra kısa bir duş aldım. Vücut losyonu, iç çamaşırı faslından sonra sütlü kahve tonlarındaki, straplez kesim, bacaklarımı sergileyen mini dar kalem elbisemi giyindim.
Saçlarımı kurutup, kendiliğinden sahip olduğu dalgalarla serbest bıraktım. , Gözlerime eylenier çekip, siyah göz kalemiyle gözlerimin şeklini belirginleştirdim. Kirpiklerime rimel, dudaklarıma ise kirazlı balmı sürdüm. Ayaklarıma siyah rengindeki stilettolarımı geçirip, boynuma siyah keman şeklindeki kolyemi taktım. Elime de siyah zarif çantamı aldım.
Buraya elimde elbise çantası bile olmadan gelmiştim. Ama şimdi iki koca valizle geri dönüyordum. Az sonra dışarıda beni bekleyen taksiye atlayıp yola koyulmuştum.
Yol boyunca bugünü düşündüm, Yankı’nın ölümünün yıldönümü! Ama bu defa sabahtan içmeye başlamamış, günü normal seyrinde yaşıyordum,yaşayacaktım da. Artık hiçbirşey eskisi gibi olmayacaktı, bende dahil.
Evime geldiğimde saat dokuzdu, valizi bırakıp elimde siyah çantam ve proje çizimimle dışarıya çıkıp, beklemesini söylediğim taksiye bindim.
Geçen dakikalar sonunda Açıkel holdingin kapısından içeri geçtim ve asansöre binip Fatih’in odasının olduğu en üst kata bastım.
Duran asansörden inip ilerledim, masasında oturan estetik harikası Alev kocaman açılmış gözleriyle “İl-, İlkin hanım, hoşgeldiniz.” deyince sinirlerime hakim olarak Fatih’in kapısına doğru yürüdüm, arkamdan seslenen o ukala asistanı takmadan kapıyı tıklayıp içeri girdim.
Beni gören Fatih, nutku tutulmuş bir ifadeyle, elindeki kalemi bile kıpırdatmadan bana bakıyordu.
“Ss-, sen… “ diye fısıldadı sonra bir daha doğrulamak ister gibi “Sen… “ dedi güçlü çıkan sesiyle. Sonra orada olduğumu yeni idrak etmiş gibi koltuğundan kalkıp, iki adımda yanıma yaklaştı. Ben daha ne olduğunu anlayamadan, güçlü kollarıyla bedenimindeki kemikleri sızlatacak derece sımsıkı sarıldı bana.