Hızlı adımlarla yürürken, tüm bedenim salt bir öfkeyle kaplıydı. İlk defa ağlayamadığım için sevinmiştim. Çünkü, şuan bana uzaylı görmüş gibi bakan insanlara zırlayan halimi göstermek en son isteyeceğim şeydi. Kendimi holdingten dışarı attığımda derin bir nefes çektim içime. Sonra nereye gittiğimi bilmeden yürüdüm. Ayaklarım beynimin komutlarına kulaklarını kapatmış, amaçsız bir hareket halindeydi.
Ayaklarımın tabanına vuran sızı da, bacaklarımda kalmayan güç de umurumda değildi. Dakikalarca mı yoksa saatlerce miydi yürüyordum, bilmiyordum. Kulaklarımdaki uğultu, başımın ağrısı, bacaklarım ve ayaklarımdaki hareket direnişi… bunlar sadece fiziksel acıydı. Ama asıl yakıcı olan, bir pelerin gibi üstüme geçirdiğim karanlığımdı.
O karanlıkta kimsesizliğim, yalnızlığım vardı. Delik teşik edilmiş sevgim vardı.
İçimdeki rengarenk çiçekler, acımasızca solmuş, yapraklarını kurutup üstüme serpmişti. Ben Yankı’sız sonbahar gibiydim. Çürümüş ruhum, acıyı her zerreme zerk ediyordu. Peki ya kalbim? O, ihanet etmişti bana! Fatih'in yakınlaşmasıyla, sabit olan hızını arttırması bana ihanetti. Sevmiyordum kalbimi. Şuan en çok canımı yakan, anlık da olsa kalbim yüzünden üstüme sinen ihanet düşüncesiydi.
Artık bacaklarım düşüncelerimin de etkisiyle iflas etmiş ve olduğum yere çökmüştüm.Sonra etrafıma bakarak gelmeyi ertelediğim yere geldiğimin farkına vardım. Mezarlığa gelmiştim. O, öldüğünden beri ilk defa buraya gelmiştim. Gözlerimle etrafı taradım ama ne yerimden kalkacak güce sahiptim ne de görünürde Yankı’nın mezarı vardı. Bir sürü mezar içinde, bu halimle nasıl arayacaktım onu bile bilmiyordum.
Çantam, ben çökünce yanıma düşmüştü. Uzandım ve bir kaç denemeden sonra yakaladım çantamı. İçinden telefonumu çıkardım ve açtım. Aramalar kısmında otuz üç cevapsız arama ve on üç mesaj görmemle, gözlerim kocaman açıldı. Açtığımda bir kere Barın abim, üç kere Sinan abi ve yirmi dokuz kere ise yabancı bir numara aramıştı. Mesaj kısmında ise, Sinan abi "Fatih'e konuştum canım, lütfen mesajı gördüğünde beni ara.” demişti. Geriye kalan on iki mesaj yine yabancı numaradandı. İlk mesajı açtığımda “Ben Fatih, neredesin?” yazmıştı. Gerisinde telefonu açmamı, beni merak ettiğini filan yazmıştı.
Onun ismini görmem bile öfkemi arşa çıkarmıştı. Kimse umrumda değildi ve ben sadece Benan’ı aradım. Bugün taşınacaktı ve bu anca aklıma geliyordu. Nasıl unutmuştum ki ben taşınma işini? Sadece öğlene kadar çalışıyor olduğu için muhtemelen saatlerdir her işle kendisi ilgileniyordu.
Üçüncü çalışta nefes nefese telefonu açtı.
“Alo İlkin, nasılsın canım? “ derin bir nefes alarak, “Pek iyi değilim Benan, biliyorum bugün çok işin vardı ve ben yanında olamadım. Kusura bakma olur mu? İşlerim vardı sonra da çok tatsız şeyler yaşadım.” dedim.
“Ne kusuru canım. Zaten herşeyi ayarladığın temizlikçiler hallettiler. Ben birşey yapmadım ki, hem Barın bey de benimle gelmişti, az önce gitti. Ayrıca sipariş ettiğin beşik de teslim edildi, zevkine bayıldım çok güzel gerçekten. Çok teşekkür ederim tekrardan canım, herşey için”
En azından birinin işleri yolunda gidiyordu sevindim buna.
“Aslında eğer işin bittiyse yani müsaitsen birşey isteyecektim senden canım.”
“Tabiki canım, sesinde iyi gelmiyor, hem tatsız ne yaşadın? Endişelendim şimdi bak.” deyince, ona kısaca durumu anlattım, evimden bana birkaç elbise getirmesini istedim ve hangi mezarlıkta olduğumu da ekleyip gelmesini bekledim. Oturduğum yerden etrafıma bir kez daha göz gezdirdim. Düşününce tüm bu ölüler ile aramdaki tek fark, atan kalbimdi.
Telefonumun ışığının yandığını görünce, elime alıp ekrana baktım. Yine Fatih aramış, yine mesaj atmıştı.
Onun bu yapmacık ilgisi sinirlerimi bozarken, öfkeli bedenim zihnime hiç de iyi şeyler fısıldamıyordu. O ve yanındaki sürtük, beni tekrar tekrar enkaza çevirmenin bedelini ödeyeceklerdi. Hem de en kısa zamanda,yoksa öfkem soğudu mu merhametim bana yapacaklarım konusunda engel olacaktı biliyordum.
Fatih’in aramaları daha da sıklaşmıştı. Ve ben yine hepsini görmezden geliyordum.
En son sabrım talınca telefonu açtım.
"Nerdesin? Bak tamam istediğin gibi olsun tamam mı? Ne zaman istersen o zaman çalışırız ama lütfen böyle.. Böyle yapma.. Telefonlarımı açmadığında korktum."
Fatih'ten ard arda duyduğum sözler nedense içime işledi. Özellikle son kelimesi o kadar gerçekçiydi ki..
"Birkaç gün yokum. Tatile gideceğim geldiğimde konuşuruz." deyip, onun bir şey demesine fırsat bırakmadan telefonu kapattım.
Aklıma Alev geldiğinde sinirden gözlerim kısıldı. İnsanların acılarıyla alay etmek neymiş çok güzel görecekti.
Geçen dakikalar vücuduma iyi gelmiş, az da olsa toparlanmıştım. Nihayet Benan da gelince ayağa kalkıp ona doğru yürüdüm. Bana bakınca yüzü saniyeler içinde değişmiş, gözlerine hüzün akın etmişti.
Benim için endişelenen, üzülen biri. Sevgilim istekleri dışında olduğu için, acımı görmezden ailem gibi değil de, sadece beni düşündüğü için üzülen biri. Yanıma yanaşan Benan’a bir şey demeden sarıldım.
Sonra ona herşeyi anlattım, o kadar donuk bir sesle anlatıyordum ki, ben bile bu kadar buz kesilmeme şaşırmıştım. Yankı’yı, öldürülüşünü, kaçışım, dün gece, Fatih, bugün...hepsini anlattım. O ağlarken, ben onun ağlayabiliyor olmasına özendim. Evet, ben ağlayabilen karşımdaki güçlü kadına özendim. Bu kadar aciz, bu kadar acınacak haldeydim. Ağlayarak tüm bedenimi saran acıdan, gözyaşlarımla arındırmayı çok isterdim. Hem de ne kadar çok.
Konuşmam bittiğinde, ailemi arayarak kısa bir tatile çıkacağımı onlara da haber ettim.
Bir süre dinlenmem en azından yürüyecek mecali bırakmıştı bacaklarıma ve Benan’ın da koluma girip yardım etmesiyle Yankı’nın mezarını aradık.
Dakikalar sonunda ise aradığımız mezarı bulduk..
Yankı DERİN 1994-2016
Bu yazıyı gördüğümde başımın üstünden kaynar sular dökülüyor gibi oldu. Saç tellerim bile o sıcaklığa dayanamayıp, erimişti sanki. Benan’a daha sıkı tutunma ihtiyacı duyarak, tonlarca ağırlıktaki adımlarımla yavaş yavaş yürüdüm. Mezarının yanında durunca Benan’a artık gidebileceğini, yarım saat sonra buraya taksi göndermesini rica edip ve herşey için de teşekkür ettiğimi söyledim. Her ne kadar gitmeyi istemese de, benim itirazlarım karşısında mecburen gitmek zorunda kalmıştı.
Mezarının yanına oturup, ciğerlerimi patlacak kadar büyük bir nefes çektim içime, toprak kokusunu soludum. Yankı naneli şeker gibi kokardı, toprak gibi değil. Mezar taşına kaydı bakışlarım o yazıyı tekrar tekrar ve tekrar okudum. Kabullenmek ister gibi ama bir türlü kabullenemiyordum hala. Onun mezarı..
Sesimi bulmaya çalışarak onunla konuşmaya başladım.
“Yankı, ben geldim İlkin. Seni bu toprağın altında hiç hayal etmemiştim biliyor musun? Öldü diyordum ama sanırım sadece laftaydı bu. Şimdi mezar taşına her baktığımda bu gerçek, bir tokat gibi çarpıyor yüzüme.”
Titrek bir nefes alarak devam ettim.
“Sana ilk diyeceğim şey, seni çok çok fazla özledim. Bu özlemi iliklerime kadar hissediyorum. Ve ben sensiz çok acı çekiyorum.. öyle ki, ruhum bile kanıyor. Anılarımız aklıma geldikçe hele, hayata olan isyanım kaf dağını aşacak duruma geliyor. Sevgi, sendin. Çocukluğum sendin. Her anım sendin. En önemlisi de ne biliyor musun? Benim en iyi arkadaşımdın.”
Ses tonum gittikçe güçsüzleşiyordu,
“Ben arkadaşımı, sırdaşımı çok özledim. Sen yokken yalnızım, yapayalnız. Ne olursa olsun yanımda olman ne kadar da önemliymiş meğer, sen yokken çok iyi anladım bunu. Daha çok çok şey anladım aslında.”
Sesimin fısıltı halini alınca, çatlak çıkan ses tonumla konuşmaya devam ettim.
“Bunu söylemek ne kadar doğru bilmiyorum ama ailenden nefret ediyorum. Onlar yüzünden ölmen, en büyük düşmanım olmalarının nedeni oldu. Hala aklım almıyor, hala mantığıma oturtamıyorum olanları.”
Titreyen ellerimi toprağına dokundurdum, incitmekten korkarcasına usul usul okşadım.
"Seni burda yalnız bıraktım biliyorum ve şu an kendime çok kızıyorum. Kendimle o kadar meşguldüm ki, seni burada bırakıp gittiğimi bile anlamadım. Bir kere bile mezarına gelmedim. Üstüne üstlük kaçtım. Herkesten, her şeyden… Ama artık geleceğim, ne olursa olsun geleceğim. Ben seni unutmadım, unutmam imkansız zaten bunu bil. Çok sevildiğini gör Yankı, lütfen. Şimdi gitmem gerekiyor canım yine geleceğim sevgilim. “
Garip ama kendimi bir nebze de olsa rahatlamış hissettim ve ağır adımlarla mezarlığın kapısına doğru yürüdüm. Benan’ın çağırdığı taksi beni bekliyordu, sırt çantam ve küçük el çantamla taksiye binip, dağ evimizin adresini söyledim.
Araba ilerlerken son anda aklıma gelen detayla, bir marketin önünde durdurdum taksiyi. Ekmek, salatalık, domates, peynir, su ve portakal suyu alıp çıktım marketten. İşte şimdi her şey tamamdı, tekrar taksiye bindim ve yolculuğum başladı.
Gergin, karmaşık ama bir yandan da huzurlu bir kafayla geçen yolculuğum bitmişti. Taksiciye parasını ödedim ve yarın sabah saat dokuzda yine buraya gelmesini söyleyip, indim taksiden.
Dağ evi her zaman huzur bulduğum bir yerdi. Etrafındaki ağaçlar, yemyeşil otlar, sessizlik… Tüm bunlar şu an tam da ihtiyaç duyduğum şeylerdi. Karşımdaki taş eve bakarak iç geçirdim. Kapının önündeki taş saksının içini kazıdım ve yedek anahtarı her zaman bulunduğu yerden çıkardım. Kapıyı açıp içeri girdim,salona doğru yürümeye başladım.
Taş duvarlardaki boydan pencereler ve onların kahverengi çerçeveleri, salondaki krem rengi koltuklar, kahverengi sehpa ve konsol, beyaz dev plazma, kahverengi TV ünitesi, kahverengi masa, amerikan tarzı mutfaktaki kahverengi dolaplar ve krem rengi tezgah o kadar uyum içindeydi ki, annemin zevkine tekrar hayran kalmıştım.
Bu evi annem tasarlamıştı, dört oda ve bu devasa salon mutfak birleşiminden oluşuyordu. Kahverengi basamakları olan merdivenlere yönelip, üst kattaki odama gittim. İçeri geçip sırtımdaki çantamı çıkardım, içindeki elbiselerime göz atıp siyah askılı tişörtümü, siyah taytımı ve iç çamaşırlarımı yatağa bıraktım. Ardından banyoya girip kısa bir duş aldım, giyindikten sonrada aşağı inip kendime sandviç hazırladım.
Elimdeki sandviç ve portakal suyunu masaya bıraktıktan sonra, oturup karnımı doyurdum. Gözlerim duvardaki saate kayınca saatin neredeyse dokuz olduğunu görünce şaşırdım. Eh, acıkmam gayet normaldi o zaman.
Düşününce yemekten saat iki de çıkmış, üç saat çizim yapmış, bilmediğim zaman diliminde yürümüş, mezarlıkta ayrı bir zaman geçirmiş ve son olarak buraya gelmiştim. Bayağı hareketli bir günün sonu, bu huzur dolu yerde bitmişti.
Biraz sonra tekrar odama çıkıp, özlediğim detayları izledim.. Gözlerim kemanımı bulunca gülümseyerek, elime alıp aşağıya indim.
Az sonra dışarı çıktım ve bu sessiz huzura bir huzur daha ekleyip başladım keman çalmaya. Ben çaldıkça sanki yer gök, tüm kainat bir olup içime yitirdiğim benliğimi taşıyor gibiydiler.
Geçen dakikalar sonunda yeniden ece girip, kemanımı bir köşeye bıraktım. Ardından da yarın ki tatilimi düşünerek yatağıma girdim. Bu gece içimde farklı bir şey vardı, sanırım mezarlığa gitmem bana iyi gelmişti. Bunları düşünerek kendimi uykuya teslim ettim.
?
Sabah yedi de uyanıp sporumu yaptım ve duş alıp kahvaltımı yapmaya başladım. Elimdeki sandviç bitmek üzereyken çalan korna sesiyle, sadece el çantamı alıp dışarı çıktım. Dünkü taksici gelmişti.
Taksiye bindikten sonra “Ağva’ya lütfen.” dedim.
İki saat süren yolculuk boyunca başımı cama yaslayıp, boş bakışlarla etrafı izlemiştim. Büyüleyici yeşillikteki manzaraya deniz mavisinin eklemesi harikaydı. Ağva’ya yaklaştığımız da taksiciye, Shelale otele gideceğimi söyledim.
İki yanında akan Göksu ve Yeşilçay nehirleri, Karadenizin masmavi sularının kıyısı, aynı zamanda bakirliği, sonsuz yeşilliği..Ağva’nın ayrılmaz özellikleriydi.
Az sonra taksi kalacağım şirin otelin önünde durdu. Taksi ücretini ödeyip, otele doğru yürüdüm. Otel, Göksu Nehri kenarında, iskelesi, şelalesi, nehir üstü balkonu, mini barı ve o müthiş restoranıyla muazzamdı. Ama benim asıl ilgimi çeken tek katlı ahşap bungalow odalarıydı. Resepsiyona kaydımı yaptıktan sonra odamın kapısına gittim. İçeri girdikten sonra ise elimdeki çantadan cüzdanını alıp, geri dışarı çıktım. Çünkü, kendime yeni kıyafet almadığım aklıma geldi. Yolda gelirken o kadar da alışveriş yapacağımı düşünmüştüm ama otele gelir gelmez gördüğüm güzel manzaralar bu detayı aklımın bir köşesine sıkıştırmıştı.
Odama doğru düzgün bakmadan direkt otelden çıktım. Sonra nehir kenarının bitimine doğru yürüyüp, orada bulunan bisikletlerden kiraladım. İşte şimdi tatilimin tadını çıkaracaktım. Önce çarşıdan kendime bir kaç kıyafet aldım, ama bu defa değişiklik yaptım renklerinde. Artık siyah elbiselerle giyinmeyecektim. Çünkü, bir daha kimsenin ağzına laf vermek istemiyordum, yasımı kalbimde tutmak daha mantıklı geliyordu.
Sonra iki tane bikini, parmak arası terlikler, ayakkabılar, çantalar, havlular, güneş gözlüğü, bileklikler, minik küpeler, portakal çiçeği kokulu vücut jeli, şampuan gibi şeyler aldım. Alışverişim bitince bisikletime binip, önce güzelce bu eşsiz doğayı gezdim sonra da otele döndüm.
Yeşil çimler üstünde ayakkabılarla yürümekten hoşlanmadığımdan dolayı, ayakkabılarımı çıkarıp elime aldım ve çıplak ayakla odama doğru yürüdüm.
Odama geçtiğimde etrafıma göz gezdirdim. Bembeyaz çift kişilik yatak odanın ortasındaydı, sağ taraf boydan boya pencerelerle kaplıydı. Bu da odaya aydınlık bir hava katmıştı, odanın duvarla kaplı olmaması gerçekten çok güzeldi. Duvarlar, tavan, kapılar, taban, hatta makyaj masası bile ahşaptı. Ve yatağın sol tarafında bulunan kocaman küvet çok davetkar duruyordu. Küvetin biraz ötesindeki kapıyı açtım içinde klozet, duşa kabin, ayna dışında birşey yoktu.
Odanın diğer duvarında, makyaj masasının yanında bulunan elbise dolabını açıp, öncelikle elbiselerimi yerleştirdim. Sonra küveti su doldurup, vücut jelimi de ekledim. Ardından üstümdeki elbiseyi hızlıca çıkarıp, küvetin içine girdim.
Yaklaşık bir saat süren küvet keyfim, açlıktan midemde yükselen bando seslerinden dolayı bitmişti. Saate bakınca saatin dört buçuk olduğunu gördüm, alışveriş ve gezmekten dolayı yemek kısmı hiç aklıma gelmemişti.
Önce duşa kabine girip, hızlı bir duş aldım. Çıktığımda ise bornozla kurulanıp, iç çamaşırımı giydim.
Önce açık tonlarda mavi kot şortumu, üstüne de beyaz askılı tişörtümü giydim. Saçlarımı taradım, kurutmadan tepemde gelişigüzel topladım. Keman şeklindeki kolyemi takıp, portakal çiçeği kokulu parfümümü sıktım. Ardından beyaz yazlık ayakkabılarımı ve mavi küçük çantamı alıp, odadan çıktım.
Otelin kendine ait iskelesinin üstünde bulunan masalardan birine oturdum. Gelen garsona levrek ve şarap istediğimi söyleyip, beklemeye başladım. Bu saate kadar yemek yememiştim, daha doğrusu yemeyi unutmuştum. Ah, aklıma yine dün geldi, o kadar berbat bir gün geçirmiştim ki. Fatih’le geçen öğlen yemeği, sonra iş yerinde beni aşağılayan o asistan bozuntusunun sözleri, mezarlık ve dağ evi… Geldiğimden beri yani üç gündür, çok hemde çok şey yaşamıştım ve malesef bunlardan tek iyi olan buraya gelmek olmuştu.
Ben bu düşüncelere dalmışken, garson siparişlerimi getirmişti. Büyük bir iştahla balığımı yiyip, şarabımı yudumlarken dünle ilgili her şeyi unutma kararı almıştım. Ve şimdi bu nefis yemek ve kanıma karışmaya başlayan şarap etkisiyle etrafımdaki eşsiz manzaranın tadını çıkarıyordum.
Yemeğim bitince, mini bara geçtim ve kendime vişne suyuyla karıştırılmış bir votka söyleyip tabureye oturdum. Az sonra votkamı minik minik yudumlarken yanıma biri “Merhaba İlkin Hanım.” deyip oturdu.
Yüzüne bakınca siması yabancı gelmedi ama kim olduğunu da çıkaramadım.
“Kusura bakmayın tanıyamadım?” dedim kibarca.
“Ah, benim hatam ismimi söylemeliydim. Taner KOZDAĞ. Sizinle bir toplantı da karşılaşmıştık ve ne yazık ki bir daha karşılaşmadık. Şimdi burada sizi görünce önce inanamadım ve sonra da selamlaşmak istedim.”
Yüzümde beliren bir gülümsemeyle,“Kusura bakmayın ilk başta tanıyamadım ama siz şimdi söyleyince hatırladım. Bizim holdingle anlaşma yapmıştınız ve toplantıların birinde ben de bulunmuştum. Nasılsınız Taner bey? ” diye sordum.
“İyiyim, teşekkür ederim siz nasılsınız?” Bardağımla oynarken bir yandan da cevap verdim.
“Fena değil.” deyince sağ gözünü kısıp, düşünür gibi yaptı ve sonra da konuşmaya başladı.
“Bildiğim çok güzel bir eğlence mekanı var, isterseniz birlikte gidip eğlenebiliriz? “ deyince,” Teşekkür ederim ama çok yorgunum gidip uyusam daha iyi olacak. Size iyi geceler. “deyip sarsak adımlarla odama gittim.
Saatlerce hatta günlerce bu cennet köşesinde uyumak istiyordum. Dönen başıma rağmen geceliğimi zor da olsa giyip, yatağa uzandım ve uykuya doğru koştum.