Gözleri beni bulunca, karanlık bakışları yerini şaşkınlığa bıraktı. Sırayla Barın abim, Uğur abim, babam ve bana düşünceli bir şekilde bakıp konuşmaya başladı.
"Merhabalar, umarım yanlış zamanda gelmemişimdir. On dakika sonra başlayacak toplantı için geldim de." sesinde her ne kadar örtmeye çalışsa da, sanki bir telaş vardı. Sonra başta babam olmak üzere herkesin elini sıkmaya başladı, sıra bana gelince siyah gözlerini gözlerimin dingiline dikip elimi, hiç de alışık olmadığım bir sıcaklıkla sıktı. Elimi tutuşturan o aleve rağmen, yüz mimiklerimin sabit kalmasına özen gösterdim ve gözlerimi bir an bile gözlerinden ayırmadım.
Siyah, güzel gözler... Tuhaf ama onun gözlerine baktığımda, kendime aynadan bakıyormuşum gibi hissettim. Fatih'in zeytin siyahı gözleri benim gözlerimin aynısıydı.
Meydan okuyan gözlerimi kaçırmamam, onu şaşırtmış gibiydi.
Kaşlarını havaya kaldırarak gözlerini kıstı ve alaycı bir sesle, "Demek sevgili komşum bir işi olduğunu hatırlamış, çok ilginç. "deyince bakışlarım artık sadece donuklaşmıştı. Duymazdan gelip, sadece "Bir işim olduğunu hiç unutmadım ki. " dedim. Bunun üstüne, sağ dudağını kıvırıp alayvari bakışlarıyla beni süzdü.
Aramızdaki soğuk rüzgarlar herkesin dikkatini çekmiş olmalı ki, babamın manalı uyarısıyla, hep birlikte toplantı salonuna geçtik.
Masaya geçtiğimizde bakışlarım ister istemez karşımda oturan Fatih'e kayıyordu. Yıllar sonra ilk defa ona bu kadar yakın olmuştum. Elimi sıkarken canımın en derinini ısıtmıştı ve ben dokunuşunda asılı kalmıştım. Sanki elimi bir ateş sarmış da etkisini sürdüren o sıcaklığı geçmemiş gibiydi. Uzun yıllardan sonra ilk temasımızdı sonuçta. . Belki de bu yüzdendi kendimi değişik hissetmem bilmiyordum..
Toplantı sürerken bakışlarım onu milim milim incelemeye başladı.
Çölde kavrulmuşçasına bronzlaşmış teni, siyah kısacık saçları, güzel burnu, hafif çekik katran karası gözleri, dolgun dudakları, kirli sakalı, kaslı vücudu, uzun boyu... Tüm bu özellikler birleşince, hey ben yakışıklıyım diye bağırıyor gibiydi. Tabi hödüğün teki olduğu gerçeği de aramızda sallanıyordu.
Peki bu adamla iş arkadaşı olabilir miydim gerçekten? Bana karşı sonsuz bir öfkeyle bezenmiş Fatih ve benim arkadaş olmamız imkansıza yakındı.
Aklım bu düşüncelere yol almışken, odaya dolan öksürük sesiyle kendime geldim. Barın abim, projeyi soruyordu bana. Dinlemediğim için eveleyip geveleyerek bir şeyler anlatmaya çalıştım, Uğur abim durumu çakmış gibi bana göz kırptı ve araya girerek beni bu aptal durumdan kurtardı.
Bir saatin sonunda toplantı nihayet bitmişti ve işin kötü yanı, benle Fatih'in bu projeyi birlikte çizeceğimizdi. Bu, hiç ama hiç hoşuma gitmemişti. Memnuniyetsizce de olsa sonuçta başımı olumlu anlamda sallayarak onunla çizeceğimiz proje işini kabul etmiştim.
Biten toplantıdan sonra tam odadan çıkacaktım ki Fatih, yemeğe birlikte çıkıp orada çizim hakkında konuşmayı teklif etti. Buna ne kadar itiraz etmek istesem de, bu konuşma işle alakası olacağından mecburen kabul ettim.
Babamlara öğleden sonra bu yeni projeyle ilgili çalışmacağımızı söyleyen Fatih, yemeğe çıkacağımızı da ekledi. Babamın ve özellikle Barın abimin gözlerinde beliren parıltılar, sinir katsayılarımı yükseltirken, Fatih'in de yönlendirmesiyle asansöre bindim.
Bu sessiz, havasız ortama yayılıp her bir hücremi istila eden, sedir ağacı ve kahve karışımı koku soluk sistemime sinsice sızdı.. İlk defa onun kokusunu bu kadar yakından soluyordum. Tek kelimeyle hoştu. Derin nefesler almamı isteyeceğim kadar hoş.
Başımı ona çevirdiğimde, uzun boyuyla bana yandan bakış atıp " Ne yemek istersin?" diye sorunca, "Farketmez, yani ayırt etmiyorum yemekleri." dedim.
"Küçükken çok ayırt ederdin, gerçi okula başladıktan sonra tamamen değiştin ve hâlâ da öylesin. "
Ne demeye çalışıyordu böyle?
"Değişmedim, hep aynı kaldım. Değişen sen oldun, benden nefret ettin kendinden uzaklaştırdın ki hâlâ da bunu yapmaya devam ediyorsun. Uzaklaştığın için de değişmediğimi bilmemen normal."
Sesimde sadece kırgınlık vardı.
"Neyse ne." deyip konuyu kapatmasıyla eş zamanlı olarak asansör durdu. Nihayet dışarı çıktığımızda bir şey demeden direkt arabama doğru yürüdüm. Arabamın kapısını açıyordum ki, koluma dokunan elle yerimde durdum. Vücudum, bu ani temas karşısında dengesizleşince, Fatih'e anlamsız bakışlar attım.
"Arabanı almana gerek yok, benim arabamla gidelim. Sonra bizim holdinge geçeceğiz zaten, hem eve de bırakırım malum, komşuyuz."deyince düşünmeye başladım, evet haklıydı. Hem sabah işe diğer arabamla dönerdim ama bu süreçte ona nasıl katlanacaktım bilmiyordum.
"Haklısın iki arabayla gitmemek daha mantıklı."deyip onun arabasına doğru yürüdüm.
Arabanın kapısını açıp, ön koltuktaki yerimi almamla, onun o hoş kokusuna maruz kalmam bir oldu. Bu kadar güzel kokması, üstüne üstlük bu kokunun tüm vücudumu sersemletmesi iyiye işaret değildi. Aramızdaki anlamsız didişmeyi bitirmek adına yumuşak bir sesle,
"Seni kırmak istemiyorum sadece nedenini bilmediğim bir şekilde, her konuda zıt düşüyoruz. "dedim.
Bakışlarındaki bariz şaşkınlıkla, "Merak etme kırmıyorsun beni."deyip yola döndü. Başımı arabanın camına yaslayıp, dışarıyı seyretmeye başladım bende. Özlemiştim İstanbul'u, hem de çok fazla.
Sessizlik içerisinde geçen yolculuğumuz, arabanın gösterişli bir restoranın kapısında durmasıyla son buldu. Arabadan çıktığımızda Fatih, valeye anahtarı teslim etti. Sonra bana dönüp, "Harika yemekler yemeye hazır mısın? "diye sordu tatlı bir sesle.
Tatlı bir ses mi? Fatih ve tatlı kelimeleri o kadar birbirlerine uzaklardı ki.. Ve ben şuan tam olarak bu iki kelimeyi yakıştırıyordum.
Başımı ne kadar olumlu anlamda sallasam da, konuşmaya başladığımız an yemeğin tatsız geçeceğini de tahmin edebiliyordum.
İçeri girdiğimizde, çalışanların Fatih'i baya iyi tanıdıklarını gösteren yoğun ilgiyle karşılaştık ve bizi boğaz manzaralı camın yanındaki masaya aldılar. Etrafıma baktım, cidden çok şık bir restorandı, hele camdan görünen boğaz manzarası tek kelimeyle harikaydı.
Yanımıza gelen garsonla bakışlarım, manzara incelemelerini kesip menüye döndü. Birkaç dakika menüye baktıktan sonra Fatih'e bakıp, "Seçim yapmakta zorlanıyorum ya, sen ne önerirsin?" diye sordum.
Yüzünde oluşan hınzır bir bakışla garsona döndü."İki tane mantarda salınan bonfile lütfen." deyince garson uzaklaştı.
Bana o kapkara gözleriyle bakıp,"Buna bayılacaksın. Ben çok severek her zaman yerim."Dedi.
"O zaman ben de çok merak ettim, dediğin gibi lezzetliyse, bende kendi en sevdiğim yemeği ısmarlarım sana. "deyip gülümsedim.
Şu an şaşırtıcı bir biçimde normal iki insan gibi konuşuyorduk. Benimle konuşan bir Fatih zaten şaşkınlık sebebiyken bir de böyle uysalca konuşması ayrıca bir şok sebebiydi.
Meze ve salatalarla dolu masaya gelen garson yemeklerimizi servis ettikten sonra, hangi içeceği tercih edeceğimizi sordu. İkimiz aynı anda "kola" deyip durduk, sonra birbirimize bakıp gülümsedik ve Fatih tekrardan "kola olsun" deyince garson masamızdan uzaklaştı. Bir şeyi daha farkettim ki, aslında ciddi ciddi iyi anlaşabiliyorduk, yani bana laf sokmadığı zaman gayette iyiydik.
Ağzıma attığım lokum gibi etle, harika soslu mantarın birleşimi cidden müthişti. Yediğim en güzel yemeklerdendi. Fatih, yüzüme dikkatle bakıp "Ne oldu beğenemedin mi?" diye sorunca gülümsedim.
"Harika, elbette çok beğendim" dedim gülümseyerek. O da gevşemiş bir şekilde "Beğenmene sevindim." dedi.
Yemeklerimizi sukünet içinde yedikten sonra, asıl konumuza dönme vakti gelmişti ve ben nasıl giriş yapacağımı bilemiyordum.
"Fatih?" diye seslendiğimde, yüzünde ilk kez şahit olduğum bir yumuşama oluştu.
Sakin bir sesle, "Sanırım bana söylemek istediğin bir konu var ve konuşma vakti de geldi değil mi?" diye sordu.
"Evet, konuyu ikimizde biliyoruz ve ikimizde bu bence bu ortaklık konusunu istemiyoruz. Yani en azından ben istemiyorum. "dediğimde, ellerini masanın üstüne koyup, hafif eğilerek bana yaklaştı.
"Öncelikle benim ortaklık konusunda bir sıkıntım yok. Senin neden sıkıntın var anlamadım?" diye sordu.
"Çünkü, ortaklık demek birlikte vakit geçirmemiz demek oluyor. Nefret ettiğin benle vakit geçirmek yani?"
Histerik bir gülüşle, "Benim senden nefret etmediğimi biliyorsun . ama madem böyle düşünüyorsun bu senin sorunun, benim değil." dedi.
Yüzüne dikkatle bakıp, "Benden nefret eden sensin." dediğimde sinirlendiği her halinden belli olan Fatih, "Ne desem de sen aklına koyduğuna inanmışsın.Şuan olduğu gibi her iyi anın içine edeceğinden eminim ama yine de aklım bu kadar bencil olmanı almıyor." dedi acımasızca.
Konuşmama fırsat dahi vermeden devam etti sözlerine..
"Tamam sevgilini kaybettin anlıyorum seni.. ama yok şu benden nefret ediyor iş yapamam yok şu bana böyle bakıyor olmaz. Bir sen mi yaşıyorsun bu hayatı? Ailen ne durumda haberin var mı? Bir kere kimi ne kadar yaraladığını hesap ettin mi? Ben söyleyeyim, hayır! Anca kendini, kendi acını gördün. Geriye kalan herkese, her şeye sırtını döndün. Dönüyorsun da.."
Gözlerime oturan duygusuzlukla nedense ona kendimi anlatma gereği duydum. Belki de içimi dökmek istedim bilmiyorum.
" Bir genç kızın hayali bir gün evlenmek, çocuk sahibi olmak değil mi? Ama bana bir bak. Benden ne sevgili ne de eş olur Fatih. Kimseyle evlenemem, benim bu dünyadaki tüm duygularım yerin yedi kat dibine gömüldü. Lime lime edildi hayallerim. Hayatım, Yankı'yla birlikte toprak altındayken, kalbim ise bana sadece işkence olarak atıyor. Benden kimseye fayda yok, kendime bile."
Yutkunup devam etmeye zorladım kendimi.
"Evlenmek olmayacak.. En çok istediğim şey olan annelik bile nasip olmayacak bana. Anlıyor musun? Benim kimseye verecek sevgim yok, sadece sevgi değil nefretim bile yok. Ne kadar inkar etsen de benden nefret ediyorsun biliyorum. Bak benim birine verecek nefretim bile yok diyorum. Bu dünya bana zaten darken, kimseye de dar edemem Fatih. Sana yani hayallerim o kurşunlarla delik deşik oldu diyorum anlıyor musun beni? Sence bencil olan kim? Ailemi düşünüyorum, sırf bunun için uzak durdum onlardan . beni yıkık dökük görmesinler diye. nefes almaktan başka hiçbir görevi yokmuş gibi bomboş olan ben herkesten bu yüzden kaçtım. "
Sözlerim ardından yüzünde anbean oluşan öfkeyle konuşmaya başladı.
"Bakış açın da dahil her şeyin hala bencilce.. kimseyi kendi yokluğunla sınamamalıydın.." dediğinde, ses tonundaki o yakarış bir kıymık gibi battı kalbime..
"Sen sadece kendine göre düşünüyorsun. doğru sandığın her kararının gerçekten de öyle olduğunu sanıyorsun .. o kadar çok yanlışın var ki.."
Dudaklarının arasında firar sözlerini gözlerimi kırpıştırarak dinledim. Dengesizdi bu herif, kesinlikle daha iyi anlamıştım. Daha az önce ne güzel konuşuyorduk, yine buzdan duvarları dikilmişti aramıza. Elimdeki peçeteyi sertçe masaya fırlatıp," Lavaboya gidiyorum, döndüğümde gideriz." dedim tıslarcasına.
Lavabonun kapısını açıp, içeri girdim. Aynanın karşısına geçtiğimde suratımın sinirden kızardığını görünce, avucuma doldurduğum suyu yüzüme çarptım. Derin nefesler alarak sakinleşmeye çalıştım. Ne diye ona kendimi anlatmaya çalışmıştım ki? Tüm bu sinirim aslında kendimeydi.
Kapının açılması ve Fatih içeri girmesi sanırım saniyeler sürmüştü ve ben sadece donup kalmıştım.
Kocaman adımlarla dibime kadar girdi, parmaklarını saçlarından geçirip yüzünü yüzüme yaklaştırdı.
"Sana öyle söylemek istemedim. Aslında söylediklerim doğruydu ama seni kırmak ve bir daha üzmek istemedim ama senin de hayallerini bu denli imkansızlaştırman tam bir aptallık."
Nefesi yüzümü yalarken, sesi karmaşıktı. Ne diyeceğini bilemeyen ve bir o kadar da bilen biri gibiydi. Arafta kalmış sözcüklerinin iç içe geçmiş olmasından rahatsız gibiydi.
O sedir ve kahve karışımı kokunun etkisine rağmen, yüzümü onunkine daha da çok yaklaştırdım.
"Haklısın, aptalım ben. Senin insan olduğunu düşünüp seninle konuştuğum için aptalım."
Sesimdeki ölüm sakinliği, onu etkilemiş gibiydi. Kara gözlerine süzülen hüzünle bana daha çok yaklaştı..
Ben geri geri giderken daha ne olduğunu anlamadan sırtım duvarla birleşti, bir elini kafamın üstündeki duvarda sabit tutarken, diğer eli duvara dayanmıştı. Beni kendine hapseden bedeni üzerine, saç tellerime kadar bir sıcaklık yayıldı bedenime.
Gözlerime akan yakıcı bakışları, üstüme sinen erkeksi kokusu ve dudaklarıyla aramdaki santimlik uzaklık bana her şeyi unutturmuştu. Vücudumun heyecandan titremesinin üstüne, bir de kalp ritmimde meydana gelen değişiklik eklenmişti. Tüm bedenime sıçrayan tutku kıvılcımları aklımı başımdan almışken, ağzını birkaç kez açıp kapatmasıyla, tüm dikkatim dudaklarına kaydı.
Bir şeyler söylemek istiyor ama söyleyemiyor gibiydi. Gözleri dudaklarımı incelerken ikimizde yutkunduk.
Alnını alnıma dayayıp, fısıltılı çıkan sesiyle, "Üzgünüm.." dedi.
Öyle bir ses tonuyla söylemişti ki sanki dünyadaki tüm kelimeleri kullansa bu denli içten olmaz bu denli beni etkilemezdi.
"Ben.. Sanırım biraz da dediğin gibi bencilim."
Evet öyleydim. Sağlıklı düşüncelere sahip olmadığımın farkına zaman zaman varıyordum. Belki de yeniden bir psikiyatriste gitmeliydim. Aslında belki değil kesin gitmeliydim ama bir yandan da seanslardan yorulan ruhumun artık bunu kaldıracak hali yoktu.
Aramızdaki bu yakınlaşmayı kesmek için ellerimi Fatih'in göğsüne koyup geri ittirmek istedim. Tam da o anlarda sol elimin altında hızla atan o kalple bocaladım. Sanki.. Sanki o kalp benim şah damarımda atıyordu..
Fatih, sersemlemiş bir şekilde geri adım atarak karşımda durdu.
Onun bu görüntüsü nabzımı hızlandırırken, içimden geçmeyip, sadece söylemek zorunda hissettiğim kelimeler de çıkmaya başladı ağzımdan..
" Bir daha sakın bana yaklaşma, her zaman olduğu gibi yine beni görmezden gel, yine konuşma benimle! Az önceki şeyi de sil kafandan. Ve şimdi gidelim. " sinirden titreyen sesimle, anca bu kadar konuşabilmiştim. O da bu tepkime karşılık başını salladı ve çıktık.
Korkmuştum..
Onun benim üzerimde bıraktığı bu büyük etkiden deli gibi korkmuştum. O kadar ki, ağzımdan çıkan kelimelerin hiçbiri kalbimden geçmiyor hatta kalbimi kırıyordu.
Sessiz geçen yolculuk beynime hiç iyi gelmiyordu. Vicdan azabım şaha kalkmış, Yankı'ya ihanet ettiğim düşüncesi içime çöreklenmişti. Heyecanlanmam, kalp atışlarımdaki değişim.. Bunları aklıma getirememeye çalışırken, bir yandan da içimden kendimi ikna etmeye çalışıyordum.
"Ben Yankı'yı seviyorum, başkası olmaz olamaz ki. Bir anlık şaşkınlıktı az önce yaşananlar. Evet evet şaşkınlık. Yoksa benim bu herifle hiç işim olmazdı, onun da benimle."
Bakışlarımı pencereden kaçırıp, Fatih'e baktım. Çatık kaşlarıyla yola odaklanmış düşünüyor gibiydi. Eh, bu durumdan o da rahatsız olduğuna göre kafaya takmaya gerek yoktu. Artık aramızdaki mesafeyi zaten koruyacaktım, böylece bir daha bu tür olaylar yaşanmayacaktı.
Soyder holdinge geldiğimizde önce Mehmet amcanın odasına gidip hal hatır konusuna geçtik ardından da işimizin olduğunu söyleyerek oradan ayrıldık.
Fatih'in kapısına geldiğimizde, estetik harikası Alev yapmacık bir şekilde "hoş geldiniz İlkin hanım" deyip sonra bakışlarını yanımdakine kaydırıp "hoş geldiniz Fatih bey " dedi cilveli sesiyle. . Ben sadece başımı sallarken, Fatih "hoş buldum, çizim yapacağız istersen sende gel." dedi.
Çatık kaşlarla Fatih'e bakıp, "Asistanın mimar mı?" diye sordum.
"Hayır, ama biraz anlıyor bu işlerden."
Daha fazla ortamı germemek adına "Tamam" diyerek onayladım onu..
Çizim yaparken Alev hanımın Fatih'e özellikle temaslarda bulunması, süper mini eteğinin altında azıcık eğildi mi görülen iç çamaşırı, göğüs dekoltesinin bokunu çıkaran elbisesi mide bulandırıcıydı. Bu sevimsiz ortamı hemen terk etme ihtiyacı duyuyordum ve maalesef şimdilik mümkün gözükmüyordu.
Geçen üç saatin ardından nihayet çizim belli bir noktaya ulaşmıştı. Tutulan boynum ve belime giren ağrı, artık bırakmam gerektiğini söylüyordu.
"Fatih, baya ilerledik bence bu seferlik bu kadar yeter. Ne dersin?"
Esneyen haliyle Fatih, "Tamam bir dahaki çizim üç gün sonra olsun, anca o zaman müsaitim değil mi Alev?"diye sorduğunda sorusuna olumlu anlamda başını sallayan Alev'e bakıp," ben o gün hiç müsait değilim " dedim.
"Ne işin varsa iptal et. O gün burada olacaksın ve o çizim bitecek. Daha fazla nazına göre iş yapamam.." Fatih'in sert çıkan sesine karşılık, bende sesimi yükselttim.
"O gün iki dünya bir araya gelse bile gelmeyeceğim buraya. Yirmi bir mayıs da işim var dedim. Yirmi ikisi olsa olmaz mı?"
"Hayır olmaz biz o gün Antalya'ya gidiyoruz." Alev'in bu sözleri nedense beni daha da öfkelendirmişti.
"Başka bir gün geleyim o zaman. Dediğim gibi yirmi bir Mayısta gelemem."dedim dişlerimi sıkarak.
"Geleceksin, o işin her neyse bırakıp, buraya geleceksin. Yoksa en az iki hafta sonra tekrar çizim yapabiliriz. Bu da işin gereğinden çok geç başlayacağı anlamına gelir. Ben aksamasını istemiyorum ve çizimi yapacağız üç gün sonra."
Tam ağzımı açıp, cevap verecekken odanın kapısı açıldı ve Sinan abi içeri girdi.
"Neler oluyor burada?" diye sordu.
"Proje çiziminin yarısı bitirdik diğer yarısı için günlerimiz uymuyor." dedim bezgince.
Sinan abi yanıma gelerek "kusura bakma İlkin, sesler yükselince içeri daldım birden. Hoş geldin nasılsın? "
"Teşekkür ederim abicim, şu tarihi ayarlarsak daha iyi olacağım. Sen nasılsın?" diye sordum.
"İyiyim bende canım. Tarih konusuna gelince, ikinizin müsait olduğu bir gün olsun işte. Ne var bu konuyu uzatmakta?" soruyu Fatih'e sormuştu.
"Abi sen karışma. Ben diyeceğimi dedim ve bu konu kapandı." Fatih'in sözleri üzerine gözlerim karşımda, beni aşağılayan bakışlarına eşlik eden sinsi gülümsemeli Alev'e kaydı. Bu kadının benden alıp veremediği neydi böyle?
"Benimle düzgün konuş Fatih. İlkin'e karşı tavırlarına da dikkat et. O senin çalışanın değil, projede ortağın. Hem sen nasıl böylesine narin bir kıza sesini yükseltebiliyorsun?" dedikten sonra bana dönüp, "kardeşim adına senden özür dilerim güzellik ve tarihi en iyisi asistanlarınız ayarlasın. Onlar iş programınızı ayarlarlar." deyince Alev elbette ortaya atıldı.
"Kusura bakmayın ama Sinan bey, ben İlkin hanımın asistanıyla konuşmam. Fatih bey zaten tarihi söyledi ve konu kapandı. "diyerek izin istedi ve odadan çıktı.
Ne dediysem ikna edemediğim Fatih'le konuşmaktan bıkıp, Sinan abiyle vedalaşarak oradan çıktım.
Odadan çıktığımda Alev'in sesini duydum. Arkası bana dönük şekilde, karşısındaki kıza birinden bahsediyordu.
" Ayrıca Sinan beyin güzellik anlayışına da diyecek iki çift lafım var. Söylemesem çatlarım." deyip kahkaha attı ve ardından devam etti konuşmasına..
" Kara elbiseler giyinerek ortama yas havası yayan, bakımsız kızlara güzel demesi çok şaşırtıcı, onun gibi bir beyefendinin bunu sadece kibar olmak adına söylediğinin bence herkes farkında."
Bir an dünya durdu, nefesim kesildi. Benim içimi milim milim yakan acıma, yasıma, içimdeki yangına bu kadın nasıl alay ederdi?
Bu yüzü ben ona vermedim, s*x partneri verdi. Evet evet Fatih ona bu yüzü verdi. Bu haddi, onun bana sarf ettiği sözlere dayanarak söyledi.
Burnumdan soluyarak Alev'in dibinde durdum. Sert çıkan sesimle konuşmaya başladım.
"Evet elbiselerim de ruhum gibi kapkara. Evet benim hiç bitmeyecek bir yasım var."deyip, onun şaşkın yüzüne daha fazla bakmayarak oradan uzaklaştım.
Evet ben o matemimi her saniye yaşıyordum. Ben sevdiğim adamı kaybetmiştim, kaybetmek öyle bir eşyanın kaybolması gibi değil, tamamen kaybettim. O yoktu. Onu özlesem de, aşkından ölsem de yoktu. Göremiyordum onu, konuşamıyordum. Onun sıcaklığı yoktu. Onun sevgisi yoktu. Aşkı yoktu.. Ben de yoktum bizim bitişimiz yani onun öldürüldüğü gün yirmi bir Mayıstı. O gün bu şıllık da patronu da istedikleri kadar kendilerini parçalayacak olsunlar buraya gelmeyecektim. O gün ben yoktum. O gün yaşamıyordum. Hayatımın sönüşünün yıl dönümüydü. O gün onlar yaşamayan biriyle iş yapamayacaklardı..
İçimdeki sonsuz sessizliğe aldırmadan, kalbimdeki acıyla kimseye de bakmadan holdingden çıktım.