Bölüm 1: Birleşen hayatlar, ayrılan kalpler

3290 Kelimeler
Hiçbir şey diyememiştim. Dememe izin verilmemişti. İtiraz etmeye kalkıştığım gibi beni susturarak yanımdan gitmişti. Çok mu yük olmuştum aileme? Niye beni göndermek istiyorlardı? İçimde ki anlamsızlık ile boğuşuyordum, duygularım ile tartışıyordum. Nedimelerden birine Louis abim geldiğinde haber edin demiştim. Kendisi üç gündür yoktu. Çok yakın olduğu arkadaşları ile polo oynamaya gitmişti. Bugün gelmesi gerekiyordu. Onunla bu konuyu konuşmam lazımdı. Abim asla böyle bir şeye izin vermezdi. Hem, sonuçta kendisi veliaht prensiydi. Onun lafları hep dinlenirdi bu evde. Abim beni böyle bir durumda yalnız bırakmazdı… Pembe tonların hâkim olduğu odamın penceresinden saray bahçesini seyrediyordum. Bahçeyi her zaman severdim; gözlerim gezinirken, her köşesinin titizlikle geometrik düzenlenmiş çiçeklerle süslendiğini fark ediyordum. Gül ve lavanta kokuları hafifçe pencereden içeri sızıyordu. Son kez mi görüyordum? Bu düşünce içimi bir buruklukla dolduruyordu. Bahçenin zarafeti ve düzeni, bana burada geçirdiğim güzel anları hatırlatıyordu. Bir zamanlar bu bahçede oyunlar oynamış, kitap okumuş, hatta bazen düşlerimi burada kurmuştum. Şimdi ise bu güzelliklerin tadını bir kez daha çıkarıyorum, belki de son kez... Derin bir nefes aldım ve pencereden uzaklaştım. Odayı adeta taramaya başladım. Her yerde pembe vardı, gözlerimi devirdim. Bu rengi hiç sevmezdim. Odanın bebek odası gibi olduğunu düşündüm. On sekiz yıl önce, annem ve babam kız olacağımı öğrendiklerinde, odanın tamamını pembe yapmışlardı. Tekrar boyamak için onları ikna etmek imkansızdı. Büyük yatağımın ortasında durdum, beyaz kumaşlı, altın başlıklı. Üzerinde yüzlerce yastık vardı, her biri farklı renkte ve şekilde, her biri bir hatırayı simgeliyordu. Odamın bir duvarı pencerelerle doluydu, diğer üçü ise boş kütüphanelerle kaplıydı. Babam sürekli olarak kitap okumamı isterdi, ancak kütüphanesinde ilgimi çeken çok az kitap vardı. Genellikle kalın, eski ve benim için anlaşılmaz olan kitaplarla doluydu. Bu kitapları görmek bile beni sıkıntıya sokardı. Babam, şiir kitaplarına olan ilgimi bile biliyordu, ama buna karşıydı. Kapımdan yaklaşan ayak seslerini duydum ve yavaşça açılan kapıya doğru döndüm bakışlarımı. İçeriye kafasını uzatan Louis abimdi. Büyük bir mutluluk ile ona doğru koşup sarıldığımda, yanağıma bir öpücük vererek karşıladı sarılmamı. “Beni bekliyormuş prensesim, saraya girer girmez kardeşiniz sizin ile konuşmak istiyor dediler.” derken bile ses tonunda güven verir bir hal vardı. Koşulsuz şartsız yanımda olacağını hissettiriyordu adeta. Asık bir suratla abime bakıyordum. “Beni evlendirmek istiyorlar.” Yutkunarak karşılık verdi. Sesini çıkarmadan elimi tuttu ve yatağıma doğru ilerledi. Beni de yanında sürüklüyordu, elimi bırakmamıştı. “Bak güzelim, eğer böyle bir karar aldılarsa, durum ciddi demektir. Neler olduğunu öğrenip en kısa zamanda çözeceğim bunu. Sana söz veriyorum.” İnanıyordum ona. O ses tonunda ki kendinden emin hale güveniyordum. Kafamı sallamak ile yetindiğim de canımın ne kadar sıkkın olduğunu fark etmişti. Kollarını açarak bana baktığında ona sarılmamı istediğini anlamıştım. Saçlarıma minik bir öpücük kondurduğu an büyük bir huzur bulutunun üzerinde süzülmeme sebep oldu. Odaya diğer abim, Albert'in girmesi ile kafamı kapıya doğru çevirdim. Sanırım birileri ona olayları anlatmıştı. Geldi, yanıma oturdu ve o da bana sarıldı. Bir abim sağımda, diğeri solumda bana sarılmıştı. Abilerim benim her şeyimdi. Beni korumuş, kollamış, düştüğümde elimden tutup kaldırmıştı. Öyle ki, yarın öbür gün, bir savaşın ortasında kalsam, yanımda abilerim olsa asla korkmam. Çünkü biliyorum karşımızda bizi hedef alan bir orduda olsa, beni oradan burnum bile kanamadan çıkarırlardı. Gözlerim kapalı güveniyordum onlara. Louis abim, “benim gitmem lazım, halletmem gereken işler var güzelim,” diyerek beni bir kez daha öperek odadan ayrıldı. Albert ile tek kalmıştık. Kendisi ile aramızda sadece bir buçuk yaş vardı. O yüzden abi kardeşten çok ikiz kardeş gibi büyümüştük. Her şeyimi biliyordu, Louis abimin aksine Albert'e tüm sırlarımı anlatırdım. Bakışlarını üzerinde hissediyordum. Gözümden akan bir damla yaşı hızlıca silerek ona doğru döndüm. “Simon ne olacak?” diye sormuştu meraklı bir şekilde. Bu soru ile gözümde ki bir damla yaş binbir damlaya dönüşmüştü. Ağlamaya başlamıştım. Hayalini kurduğum gibi olmadı. Başkası ile evlenmek üzereydim. Oysa ki biz Simon ile çocuklarımızın adını bile seçmiştik: Sarah Jane ve Anthony Colin. Ailem hiçbir zaman bundan haberdar olmadı ve şimdi öğrenmeleri için çok geç. Zamanında söylemediğim için yaptığım hatayı şimdi daha iyi anlıyorum. Tanrım, ona evleneceğimi nasıl söyleyeceğim? Belki körkütük birbirimize aşık değildik ama... Birbirimize verdiğimiz söz vardı. Çocuk yaşta saray bahçelerinde beraber koşardık. O, Artemis Krallığına ait bir şehrin kontunun oğluydu. Kahverengi saçları rüzgarda savrulurdu. Aynı renkte ki gözleri, bir ressamın elinden çıkan bir şaheser gibiydi. Gözleriyle dikkat çekiyordu her zaman. Sevdiğim adam, benim Simon'um…Küçükken birlikte büyüyüp evleneceğimizi, çocuklarımızın adlarını bile seçtiğimizi hayal ederdik. Hepsi boşa gitti şimdi. Ve elimden hiçbir şey gelmiyor… Kapının sesiyle abime doğru döndüm. İçeriye annem girdi. Tanışmaya geleceklerini haber vermek için burada olduğunu hissedebiliyordum. Fakat hiçbir şey söylemeden yanıma yaklaştı. Yavaşça yanıma, yatağımın kenarına oturdu. Konuşmuyordu, ben de konuşmak istemiyordum. Kafamda bir sürü soru vardı. Bundan sonra neler olacağını bilmiyordum ve bu bilinmezlik beni korkutuyordu. “Çok mutlu olacağına inanıyorum…” dedi birden. Nedense dudaklarından süzülen cümleden çok emindi. Sanki gerçekten buna inanıyormuş gibi duruyordu. Dudaklarımda ironik bir gülümseme belirdi, engel olamadım. Aslında kötü bir şey söylemek istemiyordum. Annem, büyük bir krallığın kraliçesi olarak herkesin korktuğu ve saygı duyduğu biriydi. Ben de diğerlerinden farklı değildim. Ona saygı duymak, sevmek ve hürmet etmek zorundaydım. Babam da buna dahildi. “Benimle konuşmayacak mısın?” derken bir hüzün vardı sorusunda. Çok net bir şekilde duyabiliyordum bunu. Odam bir anda büyük bir sessizlikle doldu. Ne söyleyebilirdim ki? Beni zorla evlendiriyorsunuz, evet çok mutlu olacağım mı diyecektim? Yalan söyleyemezdim. Gerçekten buna inanıyor muydu? Mutlu olabileceğime inanmak... Var olmayan bir şeyin hayalini kurmak gibi görünüyordu. “Yeter bu çocukça tavrın, yarın erkenden hazırlanıp avluda olmanı istiyorum.” Küçümseyen ses tonu ile ayağa kalkarak yanımdan uzaklaştı. Bir kez daha gülümsedim, bir kez daha sesimi çıkarmadım... Annem odadan çıktığında, Albert'le tekrar baş başa kalmıştık. Ona "abi" dememi çok seviyordu. Bebeklikten beri beni koruyup kollardı. Gözlerinin dolduğunu fark ettim. “Ne diyeceğimi bilemedim…” Onuda üzmüştüm. Kolay kolay üzülen biri değildi aslında… Bu sorunu çözmek için Louis abimden yardım alabilirdik her zaman olduğu gibi. O, her zaman daha kendinden emin hareket ederdi. Her zaman kılığına kıyafetine dikkat ederdi. Düşündüğünü on kez düşünür lafın nereye gittiğinden emin olmadan asla konuşmazdı. Karizmatik bir hava vardı üzerinde, adeta bir veliaht prensi gibi. Albert ise daha sakin bir yüze sahipti. Yüz hatları düzenli ve simetrikti. Kraliyet prensi olmanın verdiği sorumluluk yüzünden bazen gözleri uzaklara dalardı. Derin kahverengi gözleriyle odanın içinde sessizce etrafa bakıyordu. Çocukken kıvırcık saçlarını çeker dururdum, şimdi ise tarayarak şekil veriyordu; dalgaları alnının üstüne düşüyordu. “Ben çıkayım, sen uyu, umarım her şey istediğin gibi olur güzelim,” diyerek saçlarıma bir öpücük kondurdu ve odadan çıktı. “Abi... Lütfen engel olmaya çalış.” Elimde olmadan tekrar ağlamaya başladım. Engel olamıyordum, elimde değildi. “Louis ile neler yapabileceğimize bakacağım, söz veriyorum.” Ayağa kalkarak kapıya doğru yöneldi ve çıktı. Yapayalnız kalmıştım. Bir an aklıma kraliyet kurallarımız geldi. Evlilikler, genellikle diğer asil aileler veya kraliyet aileleri ile yapılırdı. Yani, benim Simon ile evlenmem mümkün değildi. O ailemin gözünde sadece bir ‘vikont’ olarak kalacaktı. Kraliyette önemli bir yere sahip olsalar da, bizim kadar yüksek bir statüde değillerdi. Bir prensesin bir vikont ile evlenmesi, soyluluk dereceleri açısından belirli bir eşitsizlik yaratabilirdi. Ailem maalesef buna asla izin vermezdi. Ertesi gün, sarayın yüksek tavanlı odalarından birinde gözlerimi sabahın erken saatlerinde güneş ışıkları doldurduğunda uyandırıldım. Uzun ve düz, güneş sarısı saçlarımı, her zaman olduğu gibi bırakmıştım ancak hizmetçilerim saçlarımı dalgalı yapmışlardı. Kendi doğal halimden bu kadar uzaklaştırılmış olmam hoşuma gitmemişti; saçlarımın bu yeni hali beni yabancı hissettirdi. O gün saray halkı, renkli ve göz alıcı elbiselerle doluydu. Ancak ben, içimdeki isyanı ve isteksizliği yansıtan siyah bir elbise seçtim. Gözlerimin içindeki kararlılık, evliliğe yönelik bu zorla yapılan düzenlemeye karşı koymama neden olmuştu. Siyah elbisem, içimdeki direnişi ve özgünlüğümü koruma arzusunu simgeliyordu. Bu evlilik için istemediğim bir hayatı seçmek zorunda kalmış olsam da en azından kendi kıyafet tercihimde özgürdüm. Bakışlarımı tekrar odamın penceresine çevirdim. Uzak diyarlardan gelen at arabalarını görebiliyordum. Kır atlarının çektiği bir fayton, minik bir kavisli yolu takip ederek hızla yaklaşıyordu. Gözlerim bu manzaraya takılı kaldı; uzayıp giden uçsuz bucaksız çam ağaçları ve onlara şarkı söyleyen rüzgâr, içime yaşam hevesi veriyordu. Ancak bu sevinçli manzara, içimde taht kurmuş karamsarlığı bastıramıyordu. Odanın sessizliği, adım adım yaklaşan at arabasının tıkırtılarını duymama engel oluyordu. Her tıkırtı, müstakbel eşimle kurulacak olan bu zoraki evliliğin gerçekliğini bir kez daha hatırlatıyordu. Onunla geçireceğim hayat, benim isteğim ve seçimim olmadan şekillenecekti. Bu düşünceyle içimdeki huzursuzluk daha da büyüyordu. Yavaş adımlarla odamdan çıktım. Gösterişli koridorların ihtişamını yok sayarak ilerledim. Güneşin parlak ışıkları uykusuz gözlerime vuruyordu. Kısık göz kapaklarımın altından merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Evleneceğim kişiyle tanışmaya gidiyordum... Hikayemin sona erdiği yere gidiyordum. Hayal ettiğim geleceğim bir anda yok olmuştu, bir kenara atılmıştı. Tüm umutlarım ve beklentilerim paramparça olmuştu. Her adımımda içimdeki boşluğun derinleştiğini hissediyordum. Merdivenlerin basamakları altımda çıtırdadı, sanki her bir çatlak, kalbimin de kırılganlığını simgeliyordu. Evlilik öncesindeki son anlarım, içsel bir savaşın ortasında geçiyordu. Kendi isteklerimle değil, başkalarının beklentileri ile şekillenen bir hayata adım atmak üzereydim. Gözlerimdeki yorgunluk ve içimdeki hüzün, bu zorunlu adımı atmamı daha da zorlaştırıyordu. Zemin katta avlunun girişinde bulunan aynanın önünde durarak kendimi izledim. Uykusuzluk göz altı torbalarımı öne çıkarmıştı, beyaz tenli olduğum çok fazla göze batıyor. Ellerimle göz altlarıma bastırarak gözümün dışına doğru parmaklarımı gezdirdim. Geçirirmiş gibi bir his vermişti. Hiç istemiyordum bu kapıyı aşmak. Küçük pırlantalı elbise düğmelerimi son kez kontrol ettim. Derin bir nefes aldım. Avlu kapısına yaklaştım. Kapıcılar kapıyı açmak için hazırlanırken, onlara bir an için durmaları için işaret verdim. Derin bir nefes alıp saçlarımı düzelttikten sonra, bir tutam saçımı kulaklarımın önüne yerleştirdim. Uzun düz saçlarımı dalgalı yapmalarını hiç sevmemiştim, bu halim beni içten içe rahatsız ediyordu. Evliliğimin gerçekleşeceği anın yaklaşmasıyla gerginleştim. Kapının açılması, artık geri dönüşü olmayan bir adımı işaret ediyordu. Özgürlüğümün kısıtlandığı ve kendi isteğim dışında şekillenen bir geleceğe adım atacaktım. Saçlarımın bu şekilde olması, beni istemediğim bir değişime zorluyordu. Avlunun sessizliğinde, önümdeki hayatın ne getireceğini düşündüm. İçimdeki kararsızlık ve huzursuzluk her geçen an daha da artıyordu. Derin bir nefes daha aldım. Yavaş yavaş geri verdim. Kapıları açmaları için elimi kaldırdığımda, indirmeye vakit bulmadan kapıcılar iki büyük kapıyı açmışlardı. Gözlerim ayakkabılarımda, minik ve sade bir reveranstan sonra bakışlarımı aileme doğru kaldırdım. Karşımda, siyah bir elbiseli gelin beklemeyen müstakbel ailem duruyordu. Gözleri yerinden çıkacakmış gibi şaşkınlık için de beni izliyorlardı. Bir hayalet görmüşçesine sessizdiler, şaşkınlık ve şok içinde beni süzüyorlardı, sanki lanetli bir varlıkla karşılaşmışlardı. İki adım arkalarında, uzun boylu hafif kumral bir adam vardı. Gözlerinin yeşilin binbir tonu gibiydi. Bana doğru bakışlarını kenetlediğinde gözlerini daha rahat görebildim. Göz kapaklarının altında, yağmur altında sırılsıklam olmuş yaprakların üzerinde ki çiğ tanelerine güneş vururmuş gibi parıl parıl parlıyordu gözleri. Boyu benden iki kafa kadar uzundu, yüz hatları olgun ve yerine oturmuş bir şekilde yakışıklıyım ben diye etrafa vezir yoluyla haber salıyordu. Gerçekten yakışıklıydı. Bunu kabul etmemezlik yapamazdım. “Siz biraz bahçede gezin tören başlayana kadar, tanışırsınız,” diyen babama doğru çevirdim kafamı. Onu lafının üzerine bir adım atarak öne çıktı James. Şimdi kendini daha rahat görebiliyordum. Bej renginde bir pantolonun üzerine bej bir yelek, beyaz bir gömlek giymişti. Koyu mavi renkte ki ceketi ile benimkine oldukça zıt bir kombin yapmıştı. Yeleği baştan sona kadar altın renk ișlemelerle süslüydü, içine giydiği, kol ve boyun kısmından volanlı gömleği kıyafetine ayrı bir hava katmıştı. Açık renklerle bana o kadar tersti ki şu an… Bana doğru bir adım daha atan James, eliyle karşımızda ormana doğru uzanan yolu işaret ederek önüne geçmemi istediğini belirtti. Yüzünde tek bir ifade yoktu, sanki bu işaretle her şeyi anlatmaya çalışıyordu. Neden tek kelime etmiyordu bu adam? Sessizliği sinirlerimi bozmaya başlamıştı, her adımda daha da sinirleniyordum. Kafamda binlerce soru dolaşırken, onun bu suskun hali sabrımı tüketiyordu. Önüne geçmem ile, beni takip etmeye başladı. Ben henüz yirmi adım atmadan, bana yetişmişti zaten. Bunu uzun boyuna veriyordum. Yaklaşık bir hafta sonra onunla evli olacaktım. Tam, sekiz gün sonra. Krallığımızın kuralları gereği böyle olması gerekliydi. Sekiz gün boyunca ise, onu ve ailemi göremeyecektim. Bu akşam, sarayı terk etmeliydim. Tabi her şey yolunda giderse… Düşüncelerim içinde boğulduğum sırada, sessizliği onun gür sesi bozmuştu. “Matmazel, gördüğüm kadarı ile çok zıt karakterler olacağız…” Bıkkınca nefes alarak söylediğine saniyesinde cevap verdim. "Matmazel kelimesinden nefret ederim." Şaşkınca bana baktığını hissedebiliyordum. Açıklama yapma gereği duyduğum için devam ettim. “Sizce de ayrımcılık değil mi bayım? Erkeklere tek bir hitap şekli varken, kadınları neden evli, bekar diye ayırma gereği duyuyoruz?” Cümlemi bitirdiğim an duraksayarak kafamı ona çevirdim. Yüz ifadesini merak ediyordum. “Dediğiniz gibi, evli veya bekar olduklarını anlayabilmek için olabilir mi?” diye sordu akıllı görünmeye çalışan biri gibi… Gülümsemeden edemedim. “Pekala, anladığınız zaman ne değişiyor? Hayatınız da hedeflediğiniz bir şeye mi ulaşıyorsunuz bayım? Öyle ise, biz de erkeklerin bekar olduğunu anlamak için bir ünvan mı bulmalıyız?” Kaşlarını çatarak minik bir gülümseme yerleştirdi yüzüne. Bu hali ile daha yakışıklı duruyordu. Fakat o ukala ses tonu her şeyi bozuyordu. Tekrar söze girdi. “Senin ile çok işimiz var…” dediğinde sinir küpüne binmiştim. Bu ne cürretti? “Benim ile böyle konuşamazsınız.” diyerek çıkışmam ile şaşırmasına rağmen küstah gülümsemesi ile gülümsemeye devam ederek neden diye sordu. “Evleneceğiniz kişiye karşı hiç mi saygınız yok?” Tek kaşını kaldırarak cevapladı sorumu. “Pekala, bu konuda haklısınız. Özür dilerim prenses” Sesi gerçekten mahcup çıkmıştı. İçten bir özür olabilir miydi bu? Bana prenses demesi hoşuma gitmişti. Minik bir gülümseme kaçtı dudaklarımın arasından, engel olamadım. Arkamı dönerek adım atmaya başladığımda, peşimden geldiğini hissedebiliyordum. Mükemmel. Gerçekten iyi başlamıştık. Kendini bir nebze affettirmiş olsa dahi, bu kaba olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Bir kadınla nasıl konuşulacağını bilmiyordu. Girdiğim bu yolun geri dönüşü olmayacaktı. Kraliyetimiz için bu gerekliydi. Belki de her şey düzeldiğinde ayrılabilirdik onunla. Neden olmasın ki? Hatta olması gereken buydu. Ben zaten evlenmek istemiyordum ki… Buna mecburdum. Fakat her şey düzeldikten sonra bitebilirdi. Devam ettirmeye gerek yoktu ki… “Lordum…” demem ile beni bölmesi bir olmuştu. "James, James Edward. Rica ederim bana sadece James deyin." “Pekâlâ, James. Tüm bunlar bittiğinde ne olacak?” Anlamadığını açık ara belli eden bir yüz ifadesi ile tek kaşını kaldırarak beni izlemeye başladı. Konuşmama devam etmemi ister gibiydi. Bunu fırsat bilerek sorduğum soruyu açıklamaya çalıştım. "Yani, karşılıklı olarak kraliyetlerimizin durumu düzeldiğinde, bu evlilik bitecek..." Bir kez daha bitirmeme izin vermedi. "Bu evlilik bitecek mi?" diye beni tekrarladı ve gülmeye başladı. Alaycı bir tavır vardı gülüşünde, hoşuma gitmemişti. Fakat sesimi dahi çıkarmadan dudaklarından dökülecek bir sonra ki kelimeleri bekledim."O kadar kolay değil bu söylediğin. Ayrıca, zor durumda olan Artemis Krallığı değil. Aksine…Hem neden siyah giyiniyorsun? Bir prenses olarak renkli şeyler giymen gerekmez mi?" Konudan konuya atlamıştı. Gerçekten konuyu birden değiştirmişti, farkındaydım. Üzerine gitmek istemedim, zaten sonunda bitecek bir ilişkiydi. Birbirimizi sevmeyen iki gençtik. Aile baskısı ve kraliyet uğruna yapılan evliliği ne kadar sürdürebilirdik ki? Bu konuyu kafamdan silerek sorusuna cevap vermek için dudaklarımı araladım. "Çünkü siyah lüksü, zenginliği, ihtişamı ve asaleti simgeler." “Doğru, fakat başka şeyleri de simgeliyor. Karanlık, korku. Ölümü ve matemi. Gizemi ve kötülüğü…” demişti gözlerimin içine bakarak, sesi gizemli bir hal almıştı. “Peki ya siz bayım? En sevdiğiniz renk nedir?” diye sorduğum an bir saniye dahi düşünmeden "Beyaz," diye kısa ve net bir cevap verdi. “Dediğin gibi çok zıt karakterleriz, James.” Dediğimi onaylayarak kafasını salladı. "Öyleyiz, Agusta." derken gülümsemeye başlamıştı. “Affedersin ama, düğünümüzde siyah giymeyeceksin değil mi?” Meraklı bir ses tonu ile sorgulamıştı beni. Giyecektim tabi kii. Siyah rengi benim tüm dünyamı dolduran tek renkti. Zaten başka renk kıyafetim yoktu. Olmayacaktı. “Başka renk kıyafetim yok,” diyerek düşüncelerimi yüksek sesle belirttim. “Siyah gelinlikli bir prenses…” Ses tonu meraklı çıkmıştı. Beni sorgulamaya devam ediyordu. Hoşuma gitmişti. Beni tanımaya çalışır bir hali vardı. “Ne oldu Lordum? Beğenemediniz mi?” diye sesimi öfkeli tutmayı deneyerek. Ne kadar başarılı olduğum tartışılırdı. Gözlerini gözlerime dikerek gülümsedi. Eğlenmiş bir şekilde “Kulağa hoş geliyor,” diyerek yürümesine devam etti. “Gerçekten peşinden gelmemi mi bekliyorsun?” Onu takip etmemi beklemiyordu değil mi? Bir erkeğin arkasından asla yürümemiştim. Bugün de değişecek bir şey değildi. Düne kadar asla bir erkek için gözyaşı dahi dökmemiştim. Hayatıma müdahale etmelerine izin vermemiştim. Evlenmem gereken kişi de buna dahildi. Çok da meraklıydım ya bu evliliğe... Fakat maalesef lafımı geçiremezdim aileme. Yani, belki James geçirebilirdi... “Şey…” demem ile duraksayarak bana doğru döndü. “Bence bana o kadar çok aşık olacaksın ki, o gün beyazlar giymek için can atacaksın.” dediğinde yüzünde çok tatlı masum bir ifade vardı. “Hayal etmek güzeldir lordum,” dedim sadece. Söz konusu bile olamazdı bu. “Lütfen. Ben sevmediğim biri ile evlenmek istemiyorum. Beni dinlemezler, siz evlenmek istemiyorum derseniz... Belki…” Derin bir nefes aldı ve iki adım atarak bana yaklaştı. "Peki, ya ben evlenmek istiyorsam prenses? Bunu hiç düşündün mü? Hem neden bana yabancı gibi bakıyorsun?” Dediğini anlamamıştım. “Yabancı derken?” “Bana çok soğuk davranıyorsun.” Bunu derken ciddi bir tavır takınmıștı ve gözlerimin içine bakıyordu. Bir an olsun gözlerini benden ayırmadı. Bu bakışından ne anlamam gerekiyordu bilmiyorum. Fakat benim ile hemfikir olmadığını anlamak için bir deha olmaya gerek yoktu. "Krallığının yok olmasına göz yumacak kadar kadar nankör bir prenses olduğunu sanmıyorum. Yanılıyor muyum?" Sesi çok ukala çıkmıştı fakat yüreğime bir hançer gibi saplanmıştı. Yutkundum. “De...değilim.” Gülümseyerek ağır bir hareket ile kolunu kaldırdı ve parmaklarının dışını yanağımda gezdirdi. “Ben de öyle düşünmüştüm.” “Çok küstahsın, James.” Tekrar gülümsedi. Pekala, kabul ediyorum. Gülümsemek ona çok yakışıyordu. Fakat bir kez daha beni sinir ederse onu düğün gecesi boğabilirdim. Sinir bozucu bir gülümseme bahșetti. Bu adam gerçek bir baş belasıydı. Yanımıza gelen, annemin nedimesi olan Charlotte, tanışma davetimizin başladığına dair haber verdikten sonra ellerini birleştirerek kafasını yere eğdi ve reverans yaparak saygısından ödün vermedi. Bunun yapılmasından nefret ediyordum. “Charlotte…” demem ile kafasını kaldırarak yüzüme baktı. “Biliyorum efendim fakat yanınızda Ekselansları Durness Dükü, Artemis Krallığı veliahtı James Edward var,” dedi ve bir reverans daha yaparak bizim için vakit geldiğini bir kez daha hatırlattı. “Pekala, başlıyor muyuz?” diye soran adama çevirdim bakışlarımı. Hüzünlü bir onaylama sesi ile başlıyoruz diye tekrarladım onu. Bana elini uzatarak, gözlerimin içine baktığında, gözümün önünde Simon belirdi... Bu anı onun ile yaşamam gerekti... Ona ihanet ediyordum. Törenimiz kraliyet köşkünde olacaktı. Oraya doğru yola çıktık. Kendimi çok kötü hissediyordum fakat ağlamamak için kendimi tutmak zorundaydım. Beni anlar mıydı? Bilmiyorum fakat emin olduğum tek şey beni asla affetmeyeceğiydi. Bunu biliyordum. Gözümden akan bir damla gözyaşına engel olamadım ve o bunu görmüştü. Bir kez daha kolunu kaldırarak işaret parmağının dışı ile gözümün altını silerek dudaklarını araladı. "Her şey istediğin gibi değil biliyorum. Fakat her şey istediğin gibi olacak. Gör bak... Çok güzel günlerimiz olacak, sana halkım ve şerefim üzerine yemin ederim ki... Çok güzel olacak her şey." Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirmeden edemedim. Bunu anlamış olacak ki yüzünü yüzüme yaklaştırdı ve kulağıma fısıldamaya başladı. "Hayatında biri olduğunu düşünüyorum." Bunu nasıl anlamıştı? Kimseye bir şey anlatmış olamazdı değil mi? Tanrım... Lütfen. "Gözlerinde ve davranışlarında bunu görebiliyorum. Bana karşı böyle soğuk davranan ilk prenses sensin... Ve benim de sevdiğim biri var. Daha doğrusu vardı. Fakat kraliyet kurallarına uymayan bir ilişki değil. Hatta... Öğrenen ilk kişisin." Yutkundum. Bir şey diyemezdim onun varlığını öğrenmemeliydi. Bu yüzden sustum. Fakat o devam etti. "Başka çaremiz yok, inan ben de pek istemiyorum ama en doğrusu bu, onları karşımıza almak, halkımıza sırtımızı dönmek demek ve bunu sen de biliyorsun. Eğer hayatlarımızda ki kişiler rütbemize uygun kişiler olsaydı şu an içeride bizim gelecek olan nişanımız kutlanmazdı..." Haklıydı ve bu hikaye ile benim hikayem ile eş değerdi. Simon, benden daha düşük bir rütbedeydi. Kendisi Newburry Vikontu olarak soylu bir aileden olmasına rağmen ailemin gözünde çok alt bir rütbedeydi. Onlar için bana layık biri değildi. James, annemin de babamında benim için hayalini kurduğu biriydi üstelik bu evlilik sayesinde kraliyetimiz de zor günlerinden kurtulacaktı. Tüm hayatım bu halk ve kraliyet üzerine kuruluydu ve Simon ile birlikteliğim bu düzene ihanet etmek olurdu... Onu asla tamamiyle silip bir kenara atamazdım fakat, en doğrusu James'ti. Kraliyetlerimiz için... Derin bir nefes alarak bana doğru uzattığı koluna girdim ve gözlerinin içine bakarak her şeyin başlangıcı olan o cümlenin dudaklarımın arasından çıkmasına izin verdim. “Krallığın yeni ismini ben seçeceğim.” Bunu demiştim çünkü bu evlilik iki krallığın birleșmesi demekti. James, bunu duyduğuna şaşırmıştı. Köşke vardığımızda gözlerim, gelen misafirler arasında dolașırken, onu gördüm. Simon…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE