Bölüm 2: Labirent

1876 Kelimeler
Bir kaç saat sonra hava almak için törenden ayrılmıştım. Güneş yeni batmaya başlamıştı. Bahçeye çok güzel bir hava veriyordu fakat ben şu an o güzelliği göremeyecek kadar kötüydüm… Simon’u orada gördüğüm andan beri nefesim tıkanıyordu. Neden gelmişti ki. Ailem onu buraya çağırmış olabilir miydi? Arkamdan hızla gelen ayak seslerine döndüm. "Bunu bize nasıl yaparsın Augusta? Tanrım inanamıyorum. Bana bunu nasıl yaparsın? Ben... ben seni aklımı kaçıracak kadar severken bana, bize bunu nasıl yaparsın?" Sustum. "Ben seni sevdiğim kadar kimseyi sevmedim, sevmeyeceğim fakat bunu aşamıyorum Augusta. Bu berceste ilişkimizi nasıl bozdun... Beyhude bir sebep için bize bunu nasıl yaptın?" Gözleri dolmuştu.Gözlerim dolmuştu.Sustu.Sustum. Belimde hissettiğim parmaklar ile kafamı kaldırdığımda yanımda beliren James’e çevirdim bakışlarımı. Rahatsız olduğum için nazikçe elini tutarak aşağı indirdiğimde bana sert bir bakış atmıştı fakat umursamıyordum. Konuşmayı duymuş olabilir miydi? Duyması istediğim son şeyler arasında bile değildi. Simon'dan ona hiç bahsetmemiştim. Adını ve kim olduğunu bilmiyordu. Öğrenmesini istemiyordum. Bir yola girmiştik ve artık her şey için çok geçti. "Augusta, her şey yolunda mı?" diyen adama doğru çevirdim kafamı. "Evet..." demek ile yetindim. “Simon seni burada görmek ne güzel…” dediğinde yere çakılmış gibi hissetmiştim kendimi, bu ne demek oluyordu? “ Augusta ile tanışıyor musunuz ?" Bir kez daha sustum. Konuşurken sinirden dişlerini sıkıyordu. Bunu neden yapıyordu ki? İstemsizce başımı önüme eğdim. Beni, dik durmam için hafifçe dürttü. "Evet..." demekle yeltindi Simon. O evetin altında nelerin gizli olduğunu gözleriyle bana anlatmaya çalışmıştı fakat artık her şey için çok geçti… James kesin konuşmamızı duymuştu. Bana kafasını çevirerek Simon ile konuşmak istediğini belirttiğinde ikisini yalnız bırakmak adına yanlarından uzaklaştım. Bulunduğumuz köşkün bahçesine doğru ilerlerken, etrafımda gözlerimi gezdirmeyi ihmal etmedim. Beyaz duvarların üzerinde boy boy altın renkli desenler vardı. Bazıları çiçekleri anımsatırken, diğerleri duvarı ele geçiren sarmaşık şeklindeydi. Göz kamaştırıcı görünüyorlardı. Ne gerek vardı bu kadar gösteriye? Zaten kraliyet ailesinden olduğumuzu cümle alem biliyordu. Kim içindi bu kadar gösteriş bilmiyorum. Buranın sevdiğim tek şeyi bahçesiydi. Bahçelere karşı her zaman bir zaafım vardı. Çiçeklerle bezeli yollar, yeşilin her tonunu barındıran bitkiler ve doğanın kucaklayıcı atmosferi ruhumu okşuyordu. Kendimi, bu eşsiz güzelliklerin arasında her zaman huzurlu ve dingin hissediyordum. Çiçeklerin zarif kokusu, rüzgarın hafif esintisiyle birleştiğinde içimi tarifsiz bir mutluluk kaplıyordu. Rengarenk çiçeklerin birbirine karışan kokuları burnuma dolduğunda yaşadığımı hissediyordum. Bana bir terapi gibi geliyordu burası. Nasıl oluyordu bilmiyorum fakat buradaki bahçe, bana her seferinde yeniden doğmuş gibi hissettiriyordu. Her adımda, her nefeste, her çiçeğin kokusunda, doğanın sunduğu bu mucizevi güzelliklerin tadını çıkarıyordum. Bu huzur ve mutluluk, başka hiçbir yerde bulamadığım bir duyguydu. Arkamdan yükselen topuk sesler ile kafamı omzuma doğru çevirdiğim sırada Simon'un küçük kız kardeşi, Fiona ile karşılaştım. O güzel yüzünde, bir tutam hüzün bulunuyordu. Benim yüzümdendi… Yutkunarak kafamı tekrar bahçelere çevirdim. Az önce beni rahatlatan bahçeler şimdi üstüme üstüme gelmeye başlamıştı. Konuşmuyordu, arkamdan beni izlediğini hissedebiliyordum. Bu melankolik havaya, gerginlik eklemişti varlığı. Tepeden tırnağa beni gözlemlediğini biliyordum. Saniyeler geçiyordu. Dakikalar gibi, saatler gibi. Ne kadar süre arkamdan beni izlediğini kestiremiyordum, aldırış etmeden karşımda ki manzarayı izlemeye devam ettim. Çicekler, renklerini güneş ışığında parlaklıklarını koruyordu. O kadar güzel ve capcanlı bir görüntü vardı ki karşımda... Derin bir nefes alarak kafamı omzuma doğru çevirdim. Daha fazla dayanamamıştım. "Beni böyle sinsi bir şekilde izlemeye devam edecek misin, Fiona?” "Abime yaşattığın bu olayı aşamıyorum..." Derin bir nefes alarak konuşmasına devam etti. "Hâlâ seni seviyor o, hem de tahmin edemeyeceğin kadar... Bu yüzden buradayım. " Hiçbir şey demeden karşımda ki kızı dinlemeye devam ettim. Kendinden çok emin bir hali vardı, şu an anlattıklarını dinleyen bir grup insan olsa, herkesi en akla gelinmeyen şeylere ikna edebilirdi. Tekrar derin bir nefes aldı tekrar ellerini önünde birleştirerek, duruşunu daha da emin ve güvenilir bir hale getirdi. Ve tekrar bana dikti gözlerini, kendimi, bakışlarının altında küçücük hissediyordum. Yanlıştı bu hissim, biliyorum fakat haksızdım. Bu olayda ben haksızdım... "Abim bu gece seni bahçedeki labirent girişinde bekliyor olacak. Saat tam on iki de, beraber kaçacaksınız. Aşkını yaşamalısın Augusta, ailen bir miktar para kazanacak diye senden vazgeçmelerine izin vermemelisin. Abim ile git, çok mutlu olacaksanız. İnan bana," dedi. Söylediği her kelimeyi vurgulamıştı. Ses tonu bile beni ikna edebilecek kadar etkiliydi. Dudaklarının kenarını kaldırarak, beni baştan sona doğru süzdü. Kibirli bir bakış atmıştı sanki. Ya da ben yanlış algılamıştım... "Simon ile mutluydunuz, hiçbir şey umurunuzda değildi. Sevdiğin adamı hatırla ve aşkın için savaş Augusta." Beni, tekrar düşüncelerimin içinde tek başıma bıraktı. Tanrım bana bir yol göster. Aileme karşı gelemezdim, fakat Simon... Onu bensizliğe terk etmek ona yapabileceğim en büyük kötülük olurdu. Ona bunu yapamazdım, kıyamazdım. Sevdiğim adamdı o benim, gözlerim doluyordu. Hissediyordum, derin nefesler almaya başladım, ağlamamam lazımdı. Kendimi tutmalıydım… "Bana söylemen gerekenler var diye düşünüyorum." Duyduğum ses ile kafamı sol omzuma doğru çevirdim. Gördüğüm bu beden ona aitti. Sevgili müstakbel eşim... Cevap vermedim. Nefes alışverişlerime devam ettiğim sırada etrafta toplanan insanları yeni fark etmiştim. Neden buradalardı? Belimde hissettiğim el ile istemeden irkildim ve geri adım atmak içim yeltendiğim sırada o el tuttuğu yeri sıkarak canımı yakmıştı. Kafamı ona çevirdiğim sırada, James'in duygulu gözleri ile karşı karşıya geldim. Açık renkli yeşil gözleri o kadar güzeldi ki, gözlerinden kirpiklerine yuva yapmış minik bir çocuk mutluluğu ile beni izliyordu. Ve ben ne değişiktir ki kendimi bir anlığına güvende hissetmiştim... Kimseye güvenmeyen ben, kendimden bile şüphe eden ben... Ne çeşit duygular içindeydim? "Hepinize geldiğiniz için teşekkür ederiz, sevgili... Müstakbel eşim..." bakışlarını tekrar bana çeviren adam büyük bir mutluluk ile yüzüme gülümseyerek tekrar halka döndürdü kafasını. "Prenses Augusta ile en yakın zamanda sizleri sarayımızda nişanımızda ağırlamaktan büyük bir mutluluk ve memmuniyet duyacağız. Şimdi müsadenizle yavaş yavaş hanemize dönüp düğünümüzü hazırlamamız lazım." Dedi ve elimden tutarak beni çekiştirmeye başladı. Tam o sıra, küçümseyen bakışlar ile beni izleyen Fiona ile göz göze geldik. Sanki, onun bana olan bakışlarını hissetmiş gibi destek olmak istercesine elimi daha sıkı tutarak baş parmağını yavaşça elim üzerinde gezdirerek kendimi iyi hissetmeme yardım etti. Minik bir yolculuk sonunda saraya geri gelmiştik. Misafir odasında tek kalmıştık, herkes dışarıda sözde evliliğimizi kutluyordu. Fakat kararım kesindi. Eğer ben biri ile evleneceksem, bu o olmalıydı. Sevdiğim adam. Simon. Başka biri söz konusu dahi olamazdı. Yanına gitmeliydim. Derin bir nefes alarak sesimi çıkarmadan kapıya doğru yöneldiğim sırada arkasında ki duvara yaslanmış, ellerini ensesinde birleştirmiş bir şekilde beni izleyen adamın sesi yankılandı tüm odada. "O labirente gitmeyeceksin Augusta." Duymamazlıktan gelerek elimi kapı koluna doğru uzattığım sırada kafama takıldı o soru... Onun nasıl haberi vardı? Ben bir şey söylememiştim. "O kapıdan çıktığın an her şeyi batırmış olursun." Sesi çok sert çıkmıştı. Pekala, bu fazlaydı. Dayanamadan arkamı dönerek ona doğru emin adımlarla yürüyerek ona adeta meydan okudum. "Daha fazla neyi batırabilirim açıklar mısın? Beni tanımadığım biri ile evlendirmeye çalışıyorlar. Ülkelerini kurtarmak için beni satıyorlar. Sevdiğim adam dışarıda beni beklerken ben burada seninle kavga ediyorum. Daha ne kadar batabiliriz James bey anlatır mısınız?" Kafasını yere doğru indirerek yine o şefkatli bakışları ile baktı bana, "Tanıştık sanıyordum..." demesi ile daha çok delirmiştim. "Bir kaç saatlik tanışmayla evlenmek mi olur?" Kibirli bir şekilde dudak bükerek iki saat olur mu diye sorduğunda cinnet geçirebilirdim. Hatta onu şu an burada boğabilirdim. "Bak güzelim..." dediği an lafını kestim. "Ben senin güzelin değilim." Fakat bu sefer güzelim kelimesini vurgulayarak beni sinir etmeyi başardı. "Bak güzelim, her zaman, en son verdiğin karar doğrudur… Sonu yanlış yola çıksa bile. Hayatın şifresi bu, ilk kararlar hep pişmanlıktır. Onun ile konuştum seviyorum dediğin ile.. O senden sadece ünvan ve para istiyor. O seni sevmiyor...Simon’u çok iyi tanıyorum. Güç ve kontrol manyağı o sevmiyor seni. Lütfen inan bana…” Dalga geçer gibi gülmek benim sıramdı. "Çünkü sen deli gibi aşıksın bana öyle değil mi?" "Henüz değilim, ama neden olmasın? Seni bir sıradan bir Vikontess yerine kraliçe yapabilmek için buradayım. Her şey çok mükemmel olabilir, lütfen sadece buna izin ver..." "Hayatım boyunca olasılıklarla yaşadım, artık kendi hayatıma kendim karar vermek istiyorum. Üzgünüm James..." diyerek arkamı döndüm. Kapıya yönelmeye başladığım an son kez söylediği cümleler sayesinde sesini işittim. "Buralardan gidemezsin. Buradan gidersin ama buralardan gidemezsin. Benden gidemezsin, eninde sonunda buluşacak yollarımız Augusta. O gün gelene kadar buradayım. Seni sevmeye çalışmaya devam edeceğim. Ve sen dönene kadar sana rağmen evliliğimiz için tüm hazırlıkları yapacağım...Sen bembeyaz gelinliğini seç yeter." "Siyah olsa olmaz mı?" dedim çıkmadan hemen önce, gözlerimin derinliklerinde bir isyan parıltısıyla. James'in yüzünde kısa bir an için beliren şaşkınlık, yerini hemen kararlı bir ifadeye bıraktı. "Gör bak. Daha önce de söyledim, bana o kadar çok aşık olacaksın ki, siyah giymek aklının ucundan bile geçmeyecek. En saf en güzel en aşık olunası halinle geleceksin bana o gelinlik içinde... Gör bak her…” Onu daha fazla dinlemek istemiyordum. Beni o kadar sinirlendiriyordu ki, varlığı bile tüm sakinliğimi bozuyordu. Öfke ve kararlılık doğuyordu bedenimde. Şimdi sevdiğim adamı bulma vaktiydi. Arkamdan adını bağırdığını duyabiliyordum. Kulaklarımda çınlıyordu sesinin yankısı, adımlarımı hızlandırdım ve sarayın dışına çıkmak üzere alt kata doğru indim hızlıca. Sarayın büyük kapısından çıktığımda gecenin karanlığı kucaklamıştı beni. Ay gökyüzünde parlıyordu. Sanki bana yolumu göstermek istermiş gibi, labirente giden yolu aydınlatıyordu. Simon’a giden yolda aklıma bir soru takıldı. James onunla ile ne konuşmuştu? Gerçekten tanışıyorlar mıydı? Gerçek niyeti dediği gibi olabilir miydi… Derin bir nefes alarak bu düşünceyi kafamdan dışarı attım. Simon’un bana olan sevgisini hatırlamaya çalışarak ona doğru ilerlemeye devam ettim. Labirentin girişine geldiğimde bir köşede onu gördüm. Gecenin karanlığında bile parlıyordu gözleri. “Simon,” dedim sesimde ki titremeyi ve heyecanı bastırmaya çalışarak. “Buradayım.” Gözlerini benimkilerle buluşturdu ve ellerimi tuttu. Ancak ellerinin sıklığı beni biraz rahatsız etti. Canımı yakıyordu. “Augusta,” dedi sesinde beni rahatlatmak isteyen bir kararlılık vardı. “Gidelim, beraber yeni bir hayata başlayalım.” Kafamı salladım gözlerim dolmuştu. Ellerimin acısını çoktan unutmuştum, onun bile bir ömür yaşamak istiyordum. “Gidelim, buradan, bu hayattan uzağa gidelim.” Yüzünde anlam veremediğim bir gülümseme vardı. Gözlerinde karanlık bir parıltı belirdi. Korku saçıyordu. “O zaman hemen gidelim,” dedi sesi soğuk bir ton aldı. Elimi daha sıkı tutarak beni labirentin derinliklerine çekti. Adımları koşar gibiydi ve ben ona ayak uydurmakta zorlanıyordum. “Simon, yavaş ol. Ne oluyor?” diye sorduğumda kalbimde bir huzursuzluk büyüyordu. “Beni dinle Augusta,” demişti sert bir şekilde. “Bu kadar uzun süre bekledikten sonra seni başkası ile evlendirmelerine izin vermeye niyetim yok. Artık buradan gitmeliyiz, seni zorla götürmem gerekirse bile bunu yapacağım.” Ellerimi daha da sıkıca tuttu ve beni daha da hızlandırdı. Karanlık labirentin içinde kaybolurken, Simon'un gerçek niyetlerini anlamaya başladım. James’in dedikleri doğru olabilir miydi? İçimde bir isyan doğdu ve bir anda durarak elimi onun elinden çekmeye çalıştım. “Bırak beni,” diye haykırdım. “Canımı yakıyorsun bırak.” Yüzünde ki ifade git gide daha korkunç bir hal alıyordu. “Yeterince oyalandık. Çabuk ol yürü,” dedi beni sertçe çekerek. “Simon ne yapmaya çalışıyorsun? Lütfen bana onların haklı olmadığını söyle,” dediğimde beni zorla kucağına aldı ve koşar adımlarla ilerlemeye başladı. “Doğru. Seninle olmak için tek nedenim sadece kral olmaktı. Fakat James bunu bozdu. Biz başka bir yolu deneyeceğiz.” Kalbim durmak üzereydi. Dünyam başıma yıkılmıştı. Hayır olamazdı bu. Onun gerçek niyetleri kalbimi parçalamıştı. Gözlerimden akan yaşlara engel olamıyordum. “Bu… Bu doğru olamaz. Beni seviyorsun. Sen beni seviyorsun Simon.” Tüm kurtulma çabalarım büyük bir hüsrandı. Sarayın kapısına geldiğimizde beni bıraktı. Koşarak geri dönmek istediğim sırada sertçe beni kolumdan tutarak faytona bindirdi. Kalbim kırıldı. Dünyam paramparça oldu. Onun gerçek yüzünü görmek her şeyin anlamını yitirdiğini hissettirmişti. Fayton hareket etmeye başladığında, içimdeki umutlar da bir bir söndü. Dışarıyı izlerken, artık geri dönüş olmadığını biliyordum. Bu gece, hayatımın en karanlık ve çaresiz anlarından biriydi. Bir yandan sevdiğim adamın ihanetine uğramıştım, diğer yönden zorla evlendiriliyordum…
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE