Barut Kokusundan Çiçek Bahçesine
ESRANIN ANLATIMIYLA
Ayağımdaki ağır postallarla, sert zeminde acele bir şekilde yürüyordum. Yüzbaşı, acilen çıkılması gereken bir görev sebebiyle çağırmıştı beni. Neyse ki yanına gitmeden evvel, hazırlanacak zamanım olmuştu.
Sekizinci hayatımda bir askerdim, anlaşılacağı üzere. Adım; Serdar’dı. Bir bordo bereliydim ve otuz yaşındaydım. Şimdi sizin sekizinci hayat mı dediğinizi duyar gibiyim. Kısacık özet geçeceğim o yüzden.
On beş sene öncesinde başlıyor benim hikayem. Henüz yirmi yaşındayken, hayatımın baharında, en mutlu ve en güzel, en özel günümde, nişan günümde bir cani tarafından hayattan kopartıldım. Öldüğümü sandığım an gözlerimi açtım ve kendimi bambaşka bir dünyada, bambaşka bir bedende buldum.
Şimdi böyle deyince yaratıklı falan bir dünya değil. Tamamen yaşadığımız bu dünyaydı ama ilk hayatımdan kimse yoktu bu dünyada. Bir adamın bedenindeydim yine. Öğretmen olan bir adam. Elbetteki kendime gelip de olayları bir tık kavrayınca alel acele ilk hayatımdaki ailemi aradım ama kimseyi bulamadım. Yoktu öyle insanlar.
Bende bu beyhude çabayı bir süre sonra bıraktım ve hayatıma odaklandım. Ama ne yazıkki benim düşündüğüm gibi güzel bir hayat olmadı bu. Bir trafik kazasında öldüm ve öldükten sonra yeniden bir bedende gözlerimi açtım. Bu sefer bir kadının bedenindeydim. Yine önceki hayatlarımda olduğum kişileri aradım ama yoklardı. Hiç varolmamışlardı.
Böyle böyle derken şu anda olduğum sekizinci kişiye kadar geldim. Öldüm ve hemen yeniden doğdum. Hayatım bitti sandım ama başka bir bedende yeniden hayatıma devam ettim. Farklı hayatlar, farklı dünyalar. Her zaman böyle oldu bu.
Yaşadığım hayatlarda, hatırlamaya değecek belki bir çok anım oldu ama en çok bir kişide takılı kaldım ben. Her zaman onu hatırladım. Barbaros. İlk hayatımdaki, çocukluğum, ergenliğim, gençliğim. Hayatımı birleştirmek istediğim adam. Hatta ilk adımları atıp, nişan yapacağımız ama dediğim gibi o nişanda öldürüldüğüm, adamdı tek hatırladığım kişi.
Sevdim ve sevmeye de devam edeceğim tek adam. Hiç bir hayatımda evlenmedim. Bir hayatım haricinde kimseyle birlikte olmadım. Olamazdım da. Çünkü kalbimde tek bir kişi varken, başka dokunuşları kaldıramazdı midem. Bana soracaksınız peki neden bir hayatın haricinde dedin diye. Hemen söyleyeyim, o hayatımda bir hayat kadınıydım ben. öyle bir bedende doğmuştum. Zorla yaptırılan bir şeydi ve ben o hayatımda diğer hayatlarımdan farklı olan bir şey daha yaptım. Kendi hayatıma, kendim son verdim.
Zaten hemen sonra da bu askerin bedeninde doğdum. Sert biriydi Serdar. Fazla konuşmaz, gülmez, yerinde hareketler yapan bir adam. Bu bedene girdiğim an adapte oldum bu duruma bende. Herkesin konuşmaya çekindiği biriydim ve yine kalbimde tek bir kişi vardı. Barbaros. Aşık bir kaç kadın tanıdım Serdar’a. Ama hiç birine dönüp bakmadım, bakamadım. Belki güzeldi hepsi, dikkatte etmedim.
Düşüncelerim bir dağ gibi büyürken, yüzbaşının odasının önüne geldim. Derin bir nefes aldım ve kapıya bir kaç kere vurdum. Derinden gelen tok bir sesle gir emri alır almaz, kapıyı açıp, içeri girdim. Anında selam verdim.
“Beni çağırmışsınız komutanım. Emredin.”
Yüzbaşı Mahir ayağa kalkıp masasının yan tarafına geçti. “Rahat Serdar. Gel, sana operasyonun detaylarını anlatayım. Sonra da yola çıkarız.”
Yüzbaşının sözleriyle ona doğru yürüdüm. “Dinliyorum komutanım.”
Masanın üzerindeki açık haritadan bir noktayı işaret etti. Dikkatlice baktım. “Buradan gireceğiz. Şu noktalarda konuşlanmamız gerekiyor. Keskin nişancılardan biri burada olmalı. Dağ farelerini tamamen ablukaya alıp, tek bir zaiyat vermede bu görevi bitirmemiz gerek! Anladın mı beni Serdar? Tek bir zaiyat olmamalı!”
Başımı salladım. “Emredersiniz komutanım. Zaiyat yok!”
Başını benden tarafa çevirdi yüzbaşı ve dikkatlice yüzüme baktı. “Bunu neden sana söylüyorum biliyor musun, Serdar?”
İki yana salladığım başımla komutana baktım. “Neden bana söylüyorsunuz komutanım?”
Sert bir ifadeyle omzumu sıktı. “Çünkü sen asker, yarının yokmuşçasına önden önden gidiyor, hayatını riske atıyorsun! Bunu yapma diye sana söylüyorum.”
Omzumdaki baskı devam ederken, yerimde dikleştim. “Ben bu vatan için, her şeyi yaparım komutanım! Canımın hiç bir değeri yok, eğer vatanımdaki insanlarım rahat uyuyacaksa.”
Anlayışla başını salladı. “Bizim de canımızın değeri yok asker ama bile bile de ölüme yürümek ahmaklıktır!”
Başımı sağa sola salladım. “O zaman ben en büyük ahmağım komutanım.”
Gülerek omzumdaki elini çekti. “Dediğim gibi asker. Zaiyat yok! Sana başka görevlerde de ihtiyacımız var. O yüzden dikkat et.”
Konuşmanın bittiğini anlamamla elimi alnıma götürüp selam verdim. “Emredersiniz komutanım.”
Başını salladı. “Çıkabilirsin. Yarım saate araçların yanında olun hepiniz.”
Aldığım emirle topuklarımın üzerinde dönüp odadan çıktım. Silah arkadaşlarımın hazırlandığı binaya gitmek için komutanlık binasından çıktım. Kısa bir yürüyüşten sonra arkadaşlarımın yanına vardım. Güle oynaya hazırlık yapıyorlardı. Beni görünce biraz hareketlerine çeki düzen verdiler. Dediğim gibi pek gülmezdim. Biraz çekinirlerdi benden. Daha doğrusu Serdar’dan.
Hepsine ayrı ayrı bir bakış atıp, hazırlanmak için dolabımı açtım. Çelik yeleğimi giyinirken, diğerler de kendi aralarında sohbet ederek hazırlanıyordu. On dakika sonra tam tekmil hazırdım. Silahlarımı, bıçaklarımı, şarjörlerimi her şeyimi bir kere daha kontrol ettim. Çantamı da iyice yokladıkta sonra diğerlerine döndüm.
“On beş dakikanız var. Süre bittiğinde araçların yanında olmayanlar göreve gitmeyecek! Ben gidiyorum şimdi. Siz gelene kadar bir iki sigara içeceğim. Acele edin.”
Sözlerimi bitirip, çantam ve silahımla kapıdan çıkarken, diğerleri de hızlıca söylene söylene hazırlanmaya başladılar. Biraz lakayt olsalarda özlerinde iyi insanlardı. Ve asla göreve gitmemezlik yapmazlardı. Bordo bereli olmak bunu gerektirirdi. Ölümden korkmazdın. O senden korkardı. Tıpkı dağdaki fareler gibi.
Araçların yanına vardığımda, çantamı iki omzuma asıp, cebimden sigara paketimi ve çakmağımı çıkardım. Ucunu tutuşturduğum sigaradan bir nefes zehri içime çekip, gözlerimi kapattım. Dumanı dışarı verirken aklımda kahve gözler vardı. Barbaros’un gözleri. Benim şimdiki gözlerim siyahtı. İlk hayatımdaki ise yeşil. Onun gözleri toprakken, benim gözlerim ormandı. İkisinin de birbirine ihtiyaçları vardı şu yalan hayatta. Ama en çok benim Barbaros’a ihtiyacım vardı. Her şeyimle tepeden tırnağa.
Bir kere görseydim keşke demediğim tek bir gün bile yoktu onu. Oradan oraya savrulup gittiğim bu hayatlarda bir kere bile göremeyeceğimi bildiğim için yüreğim bu deli yanıyordu. Çok istiyordum yeniden onunla olmayı. Tenine dokunup, nefesinde soluklanmayı. Öyle böyle değil, yaşayacağım daha bir çok hayat varsa eğer, hepsinden vazgeçip, bir hayat yaşayıp ölmeyi isteyecek kadar çok istiyordum onu görmeyi.
Esra olarak gidemezdim belki yanına ama başka biri de olsam, onu görmek için, onunla olmak için her şeyi yapardım. Hayallere daldığım için ziyan olan sigaramı çöp kutusuna atıp, yenisini yaktım. O sırada hazırlanan diğerleri de gelmeye başladı. Aceleyle sigaramı içip, izmariti çöpe attım.
Herkes tam tekmil hazır olunca mahir komutan da geldi yanımıza. Askeri araçlara düzenli bir sırayla binip, görev için yola çıktık. Silah arkadaşlarım, marşlar söylemeye başladılar yolculukta. Bende öylece düşüncelere daldım. Sevdiğim adamı düşünerek.
“Serdar, sağ kanattan git. O tarafa daha fazla fare yaklaşmasın!”
“Emredersiniz komutanım.”
Mahir komutanın emriyle dediği tarafa doğru ilerledim. Bir saat olmuştu buraya geleli ve hemen hemen yirmi dakikadır sıcak bir çatışmanın içindeydik. Mahir komutanın odasında dediği şekilde yerleşmiştik ama sayıları tahmin ettiğimizden fazlaydı farelerin. Yine de bu pes etmemize sebep değildi.
Biraz ilerledikten sonra, büyükçe bir taşı kendime siper alıp, ileriye baktım. Beş tane şerefsiz üzerime geliyordu. Anında silahımı nişanlayıp, üçünü indirdim. İkisi kendilerini sakladı ama yerlerini biliyordum. Bir el bombasının pimini çekip üzerlerine attım. Çığlıkları dağlarda yankılanırken, geberip gittiler.
Siperimden çıkıp, temkinli adımlarla ilerledim. Az sonra bir fare daha gördüm. Nişan aldım ve ateş etttim, tam alnından vurmamla dağdan aşağı yuvarlandı. Bu görüntüyle dudağımın bir kenarı yukarı doğru kıvrıldı. Böyle böyle gevereceklerdi mesken tuttukları bu dağlarda.
Çatışmanın sıcaklığı iyice artarken, ilerlemeye deva ettim. Karşıma çıkan bütün fareleri de öldürüyordum bu hususta. Onlar öldükçe damarlarımdaki kanım daha bir deli akıyordu sanki. Heyecan ve adrenalin bedenimi ele geçiriyor, komutanıma verdiğim sözü unutmamı sağlıyordu.
İlerlemeye devam ettim. Saklandıkları mağaranın girişine kadar geldim. Sol kanattaki çatışma devam ederken, mağaraya girdim. Silahımı doğrultup, temkinli adımlarla etrafıma bakarak ilerledim. Erzaklar, ilaçlar, silahlar bir çok şey vardı burada. Şerefsizlerin en büyük sığınaklarından biriydi burası belli ki.
Sağıma soluma bakınırken, bir hıçkırık sesi duydum. Anında adımlarım o tarafa dönerken, mağaranın içindeki başka bir odaya ilerledim. İçeri girdiğimde yaklaşık olarak on tane kız çocuğu gördüm. Şerefsizler kaçırmışlardı. Beni görünce kalakaldılar. Arkamı kontrol edip, silahımı indirdim.
“Xem neke. Ez leşkerê Tirk im. Ez hatim ku we rizgar bikim. (Merak etmeyin. Ben Türk askeriyim. Sizi kurtarmaya geldim.)”
Kürtçe konuşmuştum. Annem Kürt olduğu için biliyordum galiba bilmiyorum ama güzel konuşurdum Kürtçeyi. Sözlerim biterken, hepsinin yüzünde bir gülümseme oldu. En küçüklerinden biri yanıma geldi. Deniz mavisi gözleri vardı.
“Tu hatî ku me rizgar bikî, ne? Dayika min dibêje ku heke leşkerê Tirk were, netirsin. Tu dê me bi xwe re bibî, ne? (Sen bizi kurtarmaya geldin değil? Annem derdi Türk askeri gelirse korkmayın. Bizi götüreceksin değil yanında.)”
“Erê, ez ê we bi xwe re bibim. Qet netirsin û min bi rêzekê bişopînin! (Evet, sizi yanımda götüreceğim. Korkmayın sakın ve beni tek sıra halinde takip edin!)”
Çocukların tek sıraya girmesini bekledim önce. Dediklerimi aynen yapıyorlardı. İlk sırada ise benimle konuşan küçük kız vardı. Çok severdim çocukları ve asla onlara zarar gelsin istemezdim.
Onlar sıraya girerken, elime telsizimi aldım ve mahir komutanın kanalına geçtim. “Komutanım, beni duyuyor musunuz?”
Önce hafif bir cızırtı sesi geldi ardından mahir komutan nefes nefese cevap verdi. “Duyuyorum Serdar. Ne oldu?”
Çocuklara baktım kısaca. Anlamıyorlardı beni. “Komutanım mağaraya girdim ben. On tane kız çocuğu var burada. Kaçırmış şerefsizler. Onları mağaradan çıkarıp, güvenli bölgeye götüreceğim.”
Kısa bir sessizlik oldu. “Serdar ben sana demedim mi, zaiyat yok diye? Neden kendi başına iş yapıyorsun?”
Gözlerimi devirdim. “Burada mı kalsınlar komutanım, o zaman?”
Komutanın oflama sesini duydum. “Kalmasınlar. Tamam siz yavaş yavaş mağaranın ağzına doğru gelin. Biz de burayı temizlemek üzereyiz zaten. Beş dakikaya oradayız. Hep birlikte karargaha döneriz.”
Gülümseyerek bana merakla bakan çocuklara göz kırptım. “Emredersiniz komutanım.”
Arkamdan gelmelerini belirten bir hareket yapıp, silahımı öne doğru doğrulttum ve ilerlemeye başladım. Yanımda çocuklar olduğu için daha bir temkinli ilerliyordum. Mağaranın girişine doğru vardığımızda elimi kaldırıp onları durdurdum. Ben bir kaç adım daha atıp öne doğru çıktım. Etrafa baktım kimse yoktu. Hemen çocuklara döndüm tam yanıma doğru gelmelerini söyleyecektim ki bir el bombası tam mavi gözlü kızın ayaklarının dibine düştü.
Düşünecek zamanım yoktu. Hızlıca hareket ettim. Kızı kollarımın arasına aldım, sırtımı bombaya döndüm ve kulakları sağır eden bir patlama duyuldu. Acıdan kasılan bedenimle yere çöktüm, kucağımda bulunan kızla birlikte. Ellerimi güç bela ondan çekip, kollarımdan sıyrılmasını sağladım. Gözlerim bir kapanıp, bir açılırken kulağıma silah arkadaşlarımın sesleri geliyordu. Ara ara da silah patlamaları.
Bir kaç dakika sonra omzumda bir el hissettim. Başımı kaldırdım güç bela, Mahir komutandı. Gülümseyerek yüzüne baktım. O ise bana endişeyle bakıyor, bir şeyler söylüyordu ama duymuyordum. Bu hayatımda bitiyordu ve ben bilmediğim yeni bir hayata gidiyordum. Gözlerim kapanırken, öne doğru düştüm.
Nefes nefese gözlerimi açtığımda, aydınlık bir odada olduğumu gördüm. Her yer bembeyazdı. Duvarlar, yattığım yatak, mobilyalar. Tertemiz kokuyordu her yer. Az önce bulunduğum mağara gibi, kir, pas, küf, kan ya da barut değil. Taze çiçek kokularıydı bunlar. Yeni hayatıma uyanmıştım bile.
Aceleyle yattığım yataktan kalkıp, odanın kapısının yanındaki boy aynasına ilerledim. Kendimi gördüğümde bir an durdum. Genç bir kız vardı karşımda. Altın kumral saçları, yeşil gözleri ve beyaz bir teni vardı. En fazla yirmi beş yaşında gibiydi. Güzeldi, çok güzel.
Yüzümü sağa sola çevirip kendime baktım. Sonra dönüp odanın içine göz attım. Zengin bir ailenin kızı gibiydi. Acaba adım neydi? Kardeşim var mıydı? Aklımda deli sorular oluşurken, odamın kapısı tıklandı ve açıldı. Orta yaşlı çok güzel bir kadın belirdi. Kesinlikle bu kızın annesi olmalıydı çünkü gözleri aynıydı. Beni görünce gülümsedi.
“Talya, uyandın mı kızım? Günaydın. Hadi hazırlanıp aşağı gelde kahvaltımızı yapalım. Baban bekliyor.”
Bir cevap bekleyen kadına baktım. Gülümsedim. “Geliyorum anne. Beş dakikaya geliyorum.”
Başını sallayıp odadan çıktı. Kapı arkasında kapanırken, merak ettiğim sorulardan birinin cevabını almıştım. Şimdi hazırlanıp aşağı inerek diğer sorularımın da cevaplarını bulmam gerekiyordu.