Dakikalar ne kadar yavaştı. İnsanın yıllarını çalacak kadar.
Yıllar ne kadar kısaydı. Fark etmeyecek kadar.
Kaç gün geçti bilmiyorum. Kaç yıl, kaç dakika... Ama benim için işkence gibi olduğunu biliyordum. Gözlerimin açık olduğundan bile emin değildim. Karanlık o kadar uçsuz bucaksızdı ki kendimi kaybediyordum. Öyle derin bir sessizlik vardı ki kalbimin atışları kulaklarımda uğulduyordu. Ne kadar dayanabilirdim? Sabahı görebilir miydim? Ya da akşamı... Buraya tıkıldığımdan beri benim için zaman durmuştu. Hangi yılda olduğumuzdan bile emin değildim. Elimde bir sızı hissettim. Diğer elimle sızı hissettiğim kısma dokundum. Hafif bir kayganlık vardı. Sanırım kanıyordu. Acı daha da derinleşince çektim elimi. Sanırım az önce ayağa kalkmaya çalıştığımda olmuştu. Bacaklarımı karanlığa uzattım. Hafifçe bacaklarımı kımıldattım.
En azından neden buraya tıkıldığımı bilmeye hakkım vardı. Neden hala kimse gelmemişti? Sorguya bile çekilmeyecek miydim? Bu kadar mı suçum kesindi? Hafif bir gıcırtı duyduğumda kafamı sağa çevirdim. Gözlerim bir süre ışığı gördüğünde kamaştı. Gözlerimi kıstım. İçeri biri girdi. Adım sesleri yaklaştı. Gözlerim kendine geldiğinde karşımda kızıl saçlı muhafızı gördüm. Ardından birkaç muhafız daha içeri geldi. “Neler oluyor?” dedim kısılmış sesimle. En azından birilerini geldiği için keyfim yerine gelmişti. Ben sorumu yeni bitirmişken kollarımdan tutup zindandan çıkardılar. Hiçbir şey demedi. Demeye de halim yoktu. Birkaç adım atmışken bir muhafız gözlerimi bir bezle kapattı. Kafayı yemişler.
Önce yukarı, sonra yukarı, daha çok yukarı, sağa sola derken durduk. Nefes nefese kalmıştım. Başımda biraz dönüyordu. Muhafızlar biriyle konuşmaya başladı. Ne dediklerini anlayamayacak kadar bitkin bir haldeydim. Daha sonra hafif bir gıcırtı duydum. Kapı açma sesi gibi. Muhafızlar yine çekiştirdi beni. Tahmini 10 adım sonra tekrar durduk. Kaba bir ses “Gözlerini açın!” dedi. Muhafızlar gözlerimdeki bezi çıkardı. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım ve tok sesin sahibini gördüm. Yüzü çok tanıdıktı. İnce, şekilli gür bıyıkları, koyu kahverengi parlak saçları, kahverengi gözleri, armalı resmi pelerinli kıyafet... Oda da gösterişliydi. Odada uzun büyük ve altın işlemeli kitaplık, kitaplıkla takım çalışma masası ve neredeyse tamamı altından sandalyesiyle kesinlikle soylu biri olmalıydı. Tamam o soylu biri olabilirdi ancak benim burada ne işim vardı!? Soylu adam muhafızlara “Çıkın!” diye bağırdı. Sanırım başım beladaydı. Muhafızlara böyle davranan biri, bir suçluya nasıl davranmazdı. Muhafızlar hiçbir şey demeden odadan geri geri çıktılar. Arkalarından kapı kapandı. Muhafızlara o an beni bu adamla bırakmayın diye bağırmak istedim. Lakin şu anki durumumu daha da riske atmak istemiyordum. Bu benim zararıma olurdu. Kalbim korku ve heyecandan hızlanmaya başladı. Sakinleş.
“Adın ne?” dedi kabaca. Ellerini çenesinde birleştirdi.
“Esrigün.” Sadece adını sordu. Bir şey olmayacak. Sen suçlu değilsin.
“Kaç yaşındasın?”
Bu bir sorgu mu? Dikkatli ol.
“20.”
“Duyduğum kadarıyla yaşadığın yerde kimse seni pek tanımıyormuş.”
Nereden duyduğuna göre?
“Çoğu kişi beni tanır. Ama yüzümü bilmezler.”
“Neden?”
“Doğduğum gün yaşadığım kasaba Dalya’da büyük bir sel oldu.”
“Biliyorum.”
Sözümü kesme!
“O gün o kasabada doğan tek bebek bendim. Çoğu kişi bu yüzden benim uğursuz olduğumu söyler. Zorda kalmadığım sürece dışarı çıkmam. Çıktığım zamanlar ise yüzümü gizlerim ki tanınmayayım.”
“En fazla ne yapabilirler?” Nefesimi içime çektim.
“Daha önce yakmaya çalıştılar. Evimizi kundakladılar. Babamı dövdüler.” duraksadım. “Ve yine yapacaklar. Eğer yüzümü görürlerse iyi bir halde olduğumu anlarlar. Ve artık gizlenemem.”
Hafifçe başını salladı. “Hırsların için her şeyi göze alır mısın?” Duyduğum soru karşısında afalladım.
“Hayır. Yapamayacağım şeyler var.”
“Hayallerin veya daha iyi bir yaşam için yapar mısın? Bu yüzden olmadığın biri gibi davranabilir misin?” Sesini alçalttı. “Birini öldürebilir misin?”
“Hayır, hayır. Kesinlikle yapamam.”
“Peki bundan sonraki konuşmalarımızı hiçbir yerde anlatmayacağına söz verebilir misin?”
Neler oluyor?
“B-ben... Evet söz.”
Hiçbir tepki vermedi. Bir an dediklerimi şüpheyle tekrar düşündüm. Oturduğu gösterişli sandalyede dikleşti.
“Veliahtımı kaybettiğimi biliyor musun?”
Veliahtımı...
“Siz?” dedim şaşkınlıkla.
“Vega kralı Kamran.” dedi gururla.
“Ben bilmiyordum.” dedim hala şaşkın çıkan sesimle.
“Asıl konumuz bu değil. Yakın zamanda kraliçemle yeni bir veliaht ilan etmemiz gerek.” Çenesini ovuşturdu. Gergin bir hali vardı. Bakışları önce masasında dolaştı. Sonra bana döndü. “Bir süreliğine veliahtım olacaksın.” Ağzım şaşkınlıkla aralandı.
Ben...
Veliaht...
Konuşmaya çalıştım ancak hiçbir şey diyemedim. Bu gerçek değildi. Bu çok saçma.
“Bir şey demeyecek misin?” dedi tepkisizce.
“Ben gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum.” dedim zorlukla. “Neden? Sizin zaten veliahtınız var.”
“Veliahtım yok.” dedi kaşlarını çatarak.
“Gazete-”
“Fazla soru soruyorsun.” dedi sinirle. Sustum. “Bir süreliğine dedim.”
“Ben yasaları pek iyi bilmiyorum lakin sizin kanınızdan olmayan birini nasıl veliaht seçebilirsiniz? Özellikle idamlık bir suçken.”
“Beni iyi dinle. Kimse bilmeyecek. Kraliçe de dahil. Tamam mı?”
“Bu nasıl mümkün olabilir?”
“Kaybettiğim kız kardeşim Elçin’in bir kızı vardı. Maalesef onu da annesi ve babası gibi yangında kaybettik. Bir iki yaşlarındaydı. Eğer yaşasaydı senin yaşlarında olacaktı. Onun yerine geçeceksin. Bu kadarını bilmen yeterli. Muhafızlar sana odanı gösterecek.”
“Babam hakkında bir şeyler öğrenebilir miyim? Zindanda olmalı.” dedim kaşlarımı çatarak.
“Serbest kalacak.” Gülümsedim. “Fazla sevinme. Nadiren görüşeceksiniz. Görevin bitene kadar.” Gülüşüm soldu.
“Görev bittikten sonra ne olacak?”
“Babanla lüks içinde yaşayacaksınız.” Çekmeceden bir parşömen çıkardı ve divitle bir şeyler yazdı. “Unutmadan adın Yasmin. Sana birkaç saat sonra bir kitap göndereceğim. Kraliyet ve görgü kuralları yazıyor içinde. Hepsini oku ezberle.”
“Tamam.”
“Yanına bir de bir yardımcı göndereceğim. Gidebilirsin.” Odadan garip bir hisle çıktım. Muhafızlar yeni odama kadar eşlik ettiler. Odaya girer girmez kapıyı kapattım. Odaya göz attım.
Oda gümüş renklerde dekore edilmişti. Sağ tarafta tüllerle süslenmiş büyük bir yatak vardı. Karşıda pencerenin yanında beyaz aynalı bir makyaj masası yanında ise puf sandalye... Sol tarafta geniş bir dolap ve dolabın yanında da bir kapı daha vardı. Fazla gösterişli bir oda değildi. Buna rağmen eşyalar oldukça lüks ve pahalıydı. Prenses gibi hissettiriyordu.
Prenses.
“Ben şimdi prenses miyim?” dedim heyecanla. Hızla odayı karıştırmaya başladım. Önce dolabı açtım. Çekmecelerine tek tek baktım. Renk renk elbiseler vardı. Hoşuma giden bir taneyi askıdan çektim ve üzerime tuttum. "İlk bunu giyeceğim." Elbiseyi yatağa fırlattım ve dolabın içindeki mücevher çekmecesinden de bir kolye, küpe takımı seçtim. Bir sürü farklı taç da vardı. Ama şuan takmam uygun olur muydu? Takıları da yatağa fırlatıp masaya geçtim. Çekmecelerini açtım. Çekmecelerden biri makyaj malzemeleriyle doluydu. Altındaki çekmece ise parşömenler ve divitlerle doluydu. Oda güzeldi. Hem de çok. Bunlar kasabalı bir kızın hayal edebileceğinden de fazlaydı.
Hayat çok garipti. Daha düne kadar evde ki yiyecekler bize bir ayı geçirir mi diye hesap yapıyorduk. Şimdi ise... Bu odadaki bir dolabı bile satsak bizim aylarca yetecek yiyeceğimizi karşılardı. Peki bu gerekli miydi? Bu kadar lükse gerek var mıydı? Özellikle savaş söylentileri varken. Neyse ne şuan bunu düşünmemeliyim. Bir daha bu fırsat elime geçmez. Keyfini çıkarmalıyım.
Odadaki kapıyı araladım. İlk önce beni mis gibi hangi çiçek olduğunu anlamadığım bir çiçeğin kokusu karşıladı. Kokuyu içine çekerek odaya girdim. Gümüş detaylı küvet, tuvalet, musluk... Hepsi harikaydı. Belki de şuan bu küveti doldurup keyfime bakmalıydım. Kral birkaç saat sonra demişti. Bu süre keyfim için yeter de artardı. Suyu açıp küveti doldurmaya başladım. Musluğu önce sağa sonra sola çevirdim. Ama olmuyordu. Su bir çok sıcak bir de çok soğuktu. Bu nasıl çalışıyordu!? Sinirle musluğu kapattım. Kesinlikle su ısıtıp yıkanmak daha kolaydı. Oflayarak kendimi sırtüstü yatağa attım. Öğrenmem gereken çok şey vardı. Söylemem gereken çok yalan...Bu işi becerebilecek miyim?
Başaracağım.
Hem babam hem kendim için.
Gözlerimi yumdum. Çok yorgundum ve aç. Aniden aklıma bir şey geldi. “Bana ne demişti. ‘Hırsların için her şeyi göze alabilir misin?’ Bu soruyu öylesine sormadı tabiiki. Tamamen benim ileride planı bozmayacağımdan emin olmak istedi. Kraliçe olmaya çalışmayacağımdan.” Alayla gülümsedim.
Bir süre uyuduktan sonra kapı gürültüsüyle gözlerimi açtım. Hemen ayağa kalkıp aynadan kendime baktım. Yüzüm solmuştu. Sonra kapıya döndüm. Ne yapmalıydım? Kapıyı açsam... Ama bir prenses kapıyı açar mı? Ya da ‘Gir.’ mi desem? Sanırım en doğrusu bu olur. “Gir!” dedim titreyen sesimle. Kapıyı genç bir kız açtı. Benden belki birkaç yaş büyüktü. Hafifçe başını eğdi.
“Prensesim beni Kralımız gönderdi. Artık sizin bütün işlerinizi ben halledeceğim. Bir de size bunları gönderdi. Nereye bırakmamı istersiniz?” Elinde duran kalın kitaplara baktım. Uzanıp kitapları elinden aldım. Genç kız şaşkınlıkla bana baktı. Kahretmesin bunu yapmamalıydım. Kitabı yatağa atıp utançla arkamı döndüm ve pencereden dışarıyı seyrettim. Çimenlerle ve çiçeklerle dolu bahçenin ortasında küçük kuşlar için bir havuz vardı. Etrafında ise iki tane bank... Bir ara bahçeye çıkıp o banklarda oturmalıydım. Bahçenin ilerisine baktım. Camdan yapılmış bir yer daha vardı. Gözlerimi kısıp ne olduğunu anlamaya çalıştım. Sanırım gözlerim çok da iyi görmüyordu. Pencereden çekilip yardımcıma döndüm. Şimdi ne demeliydim? Bir prenses ne yapardı ki? Nasıl konuşmalıyım? O sırada kız benden önce davrandı. Başını kaldırmadan “Acıkmışsınızdır. Yiyecek bir şeyler getirmemi ister misiniz?” dedi.
“Olur.” Sanırım ucuz atlattık. Ben rahat bir nefes alırken kız arkasını dönmeden odadan çıktı. Sanırım bu da bir kuraldı. Hemen yatağın üstündeki kitaplardan birini elime aldım. İlk sayfayı açtım. Ve kısaca önemli yerlere göz attım. Çalışma masasından bir kağıt alıp birkaç önemli detayı not aldım.
Yemek yerken konuşma.
Masadan kalkacaksan izin iste.
Referans hareketini öğren. Kralı ve kraliçeyi hafif reveransla selamla.
Kral ve kraliçe varken odadan arkanı dönerek çıkma.
Az konuş. Konuşurken çatal, bıçak sakın sallama.
Sandalyede dik otur. Dirsekler masaya değmesin.
Taç veya onun gibi bir aksesuar tak.
Sakın kral ve kraliçenin önünde yürüme.
Sürekli dik dur. Herkesle mesafeli ve ciddi ol.
Yardımcılar hariç kimseye ’sen’ diye hitap etme,
Kral ve Kraliçe yemeğini bitirdikten sonra sakın yemek yeme.
“Bunlar kuralların yarısı bile değil. Hepsini nasıl öğreneceğim?” Sinirle defteri bıraktım. Reverans yapmayı denedim. Sanırım çokta kötü değildi. Ama o sırada kir içinde ki kıyafetimi hatırladım.
Rezil oldum.
Tekrar ve tekrar.
Yatağın üstüne attığım prenses kollu hafif v yaka, dar ama biraz bol, dizlerime gelen elbiseyi giyip ayna karşısına geçtim. Mor bana kesinlikle yakışmıyordu. Ama tekrar kıyafet değiştirmekle uğraşmak istemiyordum. Siyah bağlı saçlarımı açtım. Yatağın üstüne attığım aksesuarları taktım ve dolabı açıp bir taç seçtim. Gümüş, yakut taşlı tacı saçlarımın üstüne hafifçe bıraktım. Küçük bir taç seçmiştim ama yinede kendini belli edecek kadar şıktı. Bir süre kendimi seyrettim. Değişik hissettirmişti. Sanki gerçekten... Buna alışmamalıydım. Ben prenses değilim. Olamam. Ama keyfini sürebilirdim. Midemin gurultusunu bastırmaya çalışarak yatağa oturdum ve yemeğimin gelmesini bekledim.
Tahmini beş dakika sonra kapı tıklatıldı. Bu sefer kendimden emin bir şekilde “Gir!” dedim.