ESRİGÜN

1006 Kelimeler
Bazıları doğduğum günü felaketlerle anlatırdı. Doğduğum günün akşamı sayısız kişinin felaketi olan o sel benden annemi, kardeşlerimi almıştı. Felakete doğmak böyle bir şey miydi? Ya da kasabada söylendiği gibi uğursuz olan ben miydim? O gün başka bebek doğmadı. Ve o gün doğan ben de o selde hayatını kaybetti. Ben Esrigün. Ailesinden geriye bir tek babası kalmış, uğursuz diye canına kastetmeye çalıştıkları Esrigün. Felaketin kendisi veyahutta felaketleri peşinden sürükleyen... Dışarı çıkmazdım. Çıktığım zamanlar ise yüzümü gizlerdim. Yıllardır böyleydi. Şimdi yüzümü gizlemesem bile çoğu kişi beni tanımazdı. Kimseyle konuşmamak işkenceydi. Gözlerimi yavaşça açtım. Etrafa kısa bir göz gezdirdim, sonra ayağa kalktım ve mutfağa doğru ilerledim. Babam henüz gelmemişti. Dünkü düğünün uzun sürdüğü belliydi. Bütün gün düğün yemekleri yaparken çok yorulduğunu biliyordum. En azından eve geldiğinde yorulmaması için elimdeki malzemelerle kahvaltı hazırladım. Kahvaltı çok zengin değildi, uzun zamandır böyleydi zaten. En azından şimdi kraliyete gittiği için daha fazla para kazanacaktı. Belki bir süre dükkanla ilgilenmesine gerek kalmazdı. Bu harika olurdu. Gülümseyerek sandalyeye oturdum. Kapı hafifçe tıklandığında birkaç dakika bekledim. Hızlıca yüzümü gizleyecek bir şal aradım odada. Ne olursa olsun riske atamazdım. Şalı yüzüme sarıp kapıyı hafifçe araladım. "Günaydın Esrigün. Gazete getirdim." Kapıyı biraz daha araladım. İçeri girdiğinde arkasından örttüm. "Neyin var?" Gözlerim bir süre Aras'ın elinde ki gazetelerde dolandı. Beraber büyümüş sayılırdık. Haliyle kasabada belki de yüzümü bilen tek kişiydi. Babam dışında. Ona kendimden bile çok güvenirdim. "Yok bir şey." Elinden gazeteyi aldım ve kısa bir göz gezdirdim. "Diğer sayfayı aç." "Ne?" "Gazetenin diyorum." Sayfayı çevirdim. ————— Veliaht prensin hazin sonu! Vega Krallığı’nın geleceği parlak veliahtı prens Eftal, dün gece düğün töreni sırasında odasında ölü bulundu. Sarayda ki herkes sorguya alınırken Kraliçe ve Kralın hayatta kalan tek varialerinin ölümü herkesi derin bir kedere boğdu. Kral Kamran’ın yakında ölen kardeşi Prens Giray’ın oğlu Prens Gökay’ı veliaht olarak ilan etmesi bekleniyor. ———- “Babam Babam hala sarayda." dedim dalgın dalgın. Aras şaşkın şaşkın baktı. Haberi yoktu. "Babam dün akşam yemekler için saraya gitti. Aşçı eksiği mi ne varmış." "Baban da sorgudadır şimdi." “Ya suç babama kalırsa." "Esrigün sakin ol. Belki yemeklerle alakalı bile değildir." dedi endişeyle. Benim şuan ondan daha sakin olduğum kesindi. "Ne olduğunu nasıl öğreneceğiz?" "Beklemek dışında bir şey yapamayız." Gazeteyi tekrar tekrar okudum. "Gazeteyi okumanla haberi değiştiremezsin." Gözlerim Aras'a döndü. Kızıl tutamları bir gözünü esir almıştı. Elimi uzatıp tutamı gözünden çektim. Gözlerini kaçırdı. “Kahvaltı hazırladım." dedim nazikçe. "Dağıtılacak gazeteler var. Belki başka zaman." Kaçırdığı gözleri yüzüme dönerken at arabası sesi kulaklarımda uğuldadı. Aniden pencereden at seslerinin geldiği yöne baktık. Uzakta olmadıkları için net bir şekilde görebiliyorduk. “Neden buradalar?" Omuz silkti. Bu onun dilinde bilmiyorum demekti. At arabası gittikçe yaklaştı. Ve en son at arabasını süren adamın gözleri evimize döndüğünde tedirginlikle yutkundum. Yoksa... Babama bir şey mi olmuştu? Ya da ben de mi şüpheliydim? Ya suç babama kaldıysa? At arabası evin önünde durdu. Aras da aynı benim gibi tepkisizdi. Arabadan birkaç muhafız indi. Kapıyı sertçe yumrukladılar. O anlık telaşla Aras’ın elini sıkıca tuttum. “Bir şey olmayacak.” Destek verircesine elimi sıktı ve bıraktı. Yutkunup kapıyı açtım. Dört muhafız kapıda ciddiyetle duruyordu. Gözlerim muhafızların arkasında duran kalabalığa kaydı. Neyse ki yüzüm hala gizliydi. Ama artık gizlenemezdim. Çünkü herkes yüzümü gizlesem bile gözlerimden beni tanırdı. Muhafızlar da bakışlarımı fark etmiş olacaklar ki içlerinden biri "Dağılın!" diye bağırdı. Kısa bir homurdanma sonucunda kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başladı. Ben ağzımı açarken Aras konuştu. "Bir sorun mu vardı?" "Bunlar da kim?" Aras yüzünü somurttu. Kolunu dürttüm. "Kim bunlar?" "Saray muhafızları." “Emin misin?" "Evet, bu üniformayı nerede görsem tanırım." Babası bir zamanlar muhafızdı. Lakin eşini kaybettiğinde görevden çekilmiş ve burada çiftçiliğe başlamıştı. Ne zaman bu konu açılsa konuyu değiştirirdi. Ben de fazla sormazdım. En önde duran Muhafız, Aras’ı umursamazlıktan gelerek bana döndü. "Bizimle geliyorsun!” Sesindeki ciddiyet ürpermeme sebep oldu. "Nedenini öğrenebilir miyim?" dedim. "Bize sizi götürmemiz söylendi. Gittiğinizde öğrenirsiniz." Aras'a döndüm. Engel olmak istediği belliydi, ancak muhafızlara engel olamazdı. Çünkü bu canına mal olurdu. "Peki." dedim sanki başka seçeneğim varmış gibi. Önden yürüyüp at arabasına bindim. Muhafızları beklerken bütün olasılıkları düşünüyordum. Kısa bir süre sonra iki muhafız karşıma oturdular, diğer iki muhafız da yanıma oturdular ve at arabasını süren adama gitmesi için emir verdiler. Atın kişnemesi duyulduğunda Aras'a bakacak gücü kendimde bulamadım ve gözlerimi kapatıp yolculuğun bitmesini bekledim. Yarı uykuya dalmışken birinin dürtmesiyle gözlerimi açtım. Beni dürten muhafıza kaşlarımı çatarak baktım. "Geldik, kalk!" Ellerimi sıktım. Bu kadar kaba olmaya ne gerek vardı? Hoş şu an adi bir şüpheli sayılırdım. Muhafızlar önden indiklerinde bir süre bekledim ve at arabasından dengemi korumaya çalışarak indim. Gözlerim ilk olarak Altın Saray'a döndü. Göz kamaştırıcı bir güzelliği vardı. Bütün krallığı alabilecek büyüklükteydi. En azından buradan öyle görülüyordu. Her bir detayı özenle hazırlanmıştı. Hatırladığım kadarıyla 500 sene öncesine dayanıyordu. Hatta o zaman yaptıran kralın ömrü yetmemiş ve hiç yaptırdığı sarayı görememişti. Acaba hayal ettiği saray bu muydu? Bilemem, lakin kesinlikle ihtişamı asırlarca sürecekti. Arabadan indiğim sırada muhafızlardan biri yüzümdeki şalı yukarı kaldırıp gözlerimi bağladı. “Bu gerekli mi?” diye sordum bir kedi yavrusu gibi. Etrafımdaki karanlık beni boğuyordu sanki. “Evet.” dedi kabaca. Ses tonundan belliydi ki başka soru sormamalıydım. “İlerle!” dedi daha tok sesli bir muhafız. Ben gözlerimin bağlı olmasından düşe kalka ilerlerken sonunda bir muhafız kolumdan tuttu. Adımlarım devam etti. İlerledik. Daha sonra aşağıya doğru yürüdük. Bir süre sonra bir muhafız “Dur!” dedi. Durdum. Gözlerimi açtı. Gözlerim bir süre kamaştı ve daha sonra nerede olduğumuzu anlamaya başladım. Burası... Zindandı. Ellerimin titremeye başladığını hissettim. "Ben hiçbir şey yapmadım." dedim anlık öfkeyle. Umursamadılar ve çekiştirerek önümde ki kapısı açık hücreye beni resmen fırlattılar. Ani düşüşle dizlerim zemine çarptı. Kapıyı arkamdan kapattıklarında etrafta hiç ışık kalmamıştı. Oda zifiri karanlıktı. Ne bir pencere vardı ne de konuşabileceğim biri. Dizlerimin sızısını bile unutmuştum. Ellerimle zemine güç uygulayarak sırtım duvara değene kadar kendimi geriye ittim. Bütün vücudum tir tir titriyordu. Çok karanlıktı. Ellerimi bile göremeyeceğim kadar. "Çıkarın beni buradan!" diye bağırdım. Ama fayda etmeyeceğini biliyordum. Çünkü daha önce sarayda ki hücrelerin sesi dışarıya geçirmediğini duymuştum. Ama hiç buraya düşeceğim aklımın ucundan geçmemişti. Buradan çıkacak mıydım? Bilmiyorum. Ama çıksam bile sağ çıkma ihtimalim çok düşüktü. Bunu biliyordum.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE