Günler geçmişti. 24375, Nazlı’nın söylediklerini defalarca zihninde tekrar etmiş, her bir kelimenin anlamını çözmeye çalışmıştı. Başlangıçta onun sözleri mantıksız görünse de, üzerinde düşündükçe bir gerçeği fark etti: İnsanlık, sadece ilerlemek ve üretmekten ibaret olamazdı. Duyguların olmadığı bir dünyada, birey gerçekten yaşıyor olabilir miydi? Mantık her şeyi açıklayabilirdi, ama anlam kazandırabilir miydi?
Bu düşünceler zihnini sürekli meşgul ederken, Nazlı ile tekrar konuşmak, onun dünyasını daha iyi anlamak istiyordu. Şanslıydı ki, iki dünya arasındaki ticaret seferlerinde hala görev alıyordu ve bu, Nazlı’yı tekrar görmesi için mükemmel bir fırsattı. Ticaretin bir sonraki sevkiyatı için uzay gemisine bindiğinde, en önde durarak Nazlı’nın gelmesini bekledi. Gemiden inip tedarik edilen malzemeleri almaya başladığında, sonunda onu gördü. Nazlı, sırtında yine ağır bir yükle ilerliyordu. 24375, hiç düşünmeden ona doğru yöneldi.
"Nazlı," dedi, sesi her zamankinden daha kararlıydı. "Seninle konuşmak istiyorum."
Nazlı, yüzüne bir tebessüm yerleştirerek, "Tamam, o zaman konuşalım," dedi. Onun dünyasında böyle davetler doğaldı, ancak 24375 için bu, kendi dünyasında karşılığı olmayan bir şeydi. Bir insanın biriyle sohbet etmek istemesi, duygusal bir bağ kurmaya yönelik bir adımdı ve bu, onun dünyasında gereksiz ve mantıksız kabul edilirdi. Ama artık o dünyaya ait olup olmadığını sorguluyordu.
24375 derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı. "Öncelikle geçen söylediğin şeyler bana mantıklı geldi. İnsanlığını kaybetmiş birisi, hayatını gerçekten anlamlı yaşayamaz. Eğer sadece verimlilik üzerine kurulu bir düzen içinde yaşarsak, kullandığımız ilaçlar, geliştirdiğimiz teknoloji ve sağladığımız ilerleme aslında bir hiç olur. Bunu düşündükten sonra sana katıldım."
Nazlı, onun bu itirafını şaşkınlıkla dinledi. Karşısındaki adam, mantıksız ve gereksiz bulduğu duyguları sorguluyordu. Bu, onun için büyük bir adımdı. Merakla sordu, "Eee, sonra?"
24375 gözlerini ona dikti. "Ben de sizin gibi olmak istiyorum," dedi kararlı bir sesle.
Nazlı, bu sözleri duyduğunda kısa bir an sessiz kaldı. 24375’in ait olduğu dünya, her bireyin sıkı kurallar çerçevesinde yaşadığı bir yerdi. Onların dünyasında bireysellik, duygular ya da kişisel seçimler yoktu. Eğer 24375 bu kararı alıyorsa, bu onun tüm hayatını değiştirecek bir adımdı. Üstelik bu, büyük bir riskti.
"Bunu söylediğine göre..." dedi Nazlı, gözleriyle onu süzerek, "uzay aracına binmene izin vermemeliyiz. Çünkü eğer dönersen, bir daha böyle düşünmene bile izin vermezler."
24375 ya da artık yeni adıyla "Ateş", bir an düşündü ve sonra başını salladı. "Ne olursa olsun, artık sizinle yaşamak istiyorum," dedi. Kendi dünyasındaki kuralların katılığına rağmen, içinde hissettiği bu yeni duygu, onu geri dönmemeye ikna etmişti.
Nazlı derin bir nefes aldı. "Tamam, o zaman," dedi ve gözlerini devirdi. "Önünde uzun bir yolculuk var, çünkü her şeyi sıfırdan öğrenmen gerekecek."
Ateş bunu kabul etti. Zaten bunu istemişti. Hayatı boyunca sayılarla ve mantıkla yaşamıştı. Ama şimdi öğrenmek istediği şeyler bambaşkaydı.
Nazlı bir an düşündü, sonra gözleri parladı. "Ama önce sana yeni bir isim bulalım!" dedi heyecanla.
24375 başını kaldırdı. "İsim mi?" diye sordu.
"Evet," dedi Nazlı, "Hmmm... Ömer nasıl?"
24375 birkaç saniye düşündü, sonra başını iki yana salladı. "Başka bir isim daha iyi olabilir."
Nazlı kaşlarını kaldırdı. "Ne gibi?"
24375 bir an duraksadı ve sonra gözlerinde bir kıvılcım belirdi. "Ateş," dedi. "Benim ismim Ateş olsun."
Nazlı bu ismi duyunca gülümsedi. "Ateş mi? Güzel isim. Tamam, bundan sonra senin ismin Ateş. Ne o öyle, size verilen sayılar sizin isminiz mi olur? Var mı böyle saçma bir şey?"
Ateş, omuzlarını silkerek, "Bu kuralları ben koymadım, biliyorsun," dedi.
Ama içinde bir huzursuzluk vardı. "Ben geri dönmediğim zaman umarım sorun olmaz," diye devam etti. "Çünkü benim dünyam çok sıkı yönetiliyor ve bu durum diğer insanları tedirgin edebilir. Eğer benim gibi düşünen başka biri olursa, bu büyük bir problem yaratabilir. Başım belaya girebilir. Sen de bana yardımcı oluyorsun... Umarım sana zarar gelmez."
Nazlı, hafifçe gülümsedi. "Merak etme," dedi. "Biz burada birbirimize destek oluruz. Sen, artık yalnız değilsin."
Ateş, bu cümleyi duyduğunda, içinde tuhaf bir his uyandı. Daha önce "yalnızlık" diye bir şeyin farkında bile değildi. Ama şimdi, "birlikte olmak" fikri ona sıcak ve anlamlı geliyordu. 24375 olarak başladığı hayatı geride bırakmıştı. Şimdi, yeni bir dünyaya adım atıyordu. Şimdi, Ateş olmuştu. Ve Ateş'in dünyayı yeniden keşfetme vakti gelmişti.
ÖZGÜRLÜĞE ATILAN İLK ADIM
Ateş ve Nazlı, uzay aracından uzaklaşmaya başlamışlardı. Gittikçe, aralarındaki sessizlik derinleşiyor, içlerindeki belirsizlik ağırlaşıyordu. Ateş, ilk defa gerçekten korku hissine kapıldığını fark etti. Ya arkalarından gelirlerse? Ya onu zorla geri götürmeye çalışırlarsa? Nazlı ise her şeyin farkındaydı ama Ateş’in bu dünyaya alışması için ona zaman tanıması gerektiğini biliyordu.
İkisi de bir süre uzay aracını izledi. O kalkması gereken saatte kalkmamıştı. Normalde dakikliğiyle bilinen bu düzenin aksamasına hiç alışık değildi Ateş. Yarım saat boyunca beklediler, ama hala hareket yoktu. Bu, işlerin kötüye gittiğinin bir işareti olabilirdi.
Nazlı’nın aklına da kötü ihtimaller gelmişti. Acaba Ateş’in kaybolduğunu fark etmişler miydi? Onu aramaya mı başlamışlardı? Ama sonunda, uzay aracı havalandığında, Ateş derin bir nefes aldı. Omuzlarından kalkan yükü hisseder gibi oldu. Artık onun için geri dönüş yoktu.
Nazlı, ona gülerek döndü. "Tamam, şimdi başlıyoruz!" dedi ve elini tuttuğu gibi onu büyük, berrak bir gölün kenarına götürdü.
DOĞANIN KALBİNDE
Ateş, gölü gördüğünde bir anlığına nefes almayı unuttu. Daha önce hiç böyle bir şey görmemişti. Su, duru bir aynayı andırıyordu. Hafif bir rüzgâr estiğinde, göl yüzeyinde minik dalgalar oluşuyor, etraftaki kuşların cıvıltısı doğanın ritmine eşlik ediyordu. Gökyüzü açık ve masmaviydi, güneşin ışıkları gölün yüzeyine vurdukça altın gibi parlıyordu.
Daha önce yaşadığı dünyada böyle bir şey yoktu. Orada her şey betonlarla çevriliydi. Göz alabildiğine uzanan devasa binalar, gökyüzünü bile görmeyi engelleyen gri yapılar, enerji üreten makineler... Orada her şey mantık üzerine kuruluydu ve doğa sadece bir kaynaktan ibaretti. Ama burada... Burada her şey olduğu gibiydi. Doğallığını koruyordu. İnsanlar doğayı şekillendirmek yerine onunla uyum içinde yaşamışlardı.
Ateş, farkında olmadan bir adım ileriye attı. Gölün yüzeyine daha yakından bakmak istedi. Bu dünyanın dinginliği içinde kaybolmuştu.
Nazlı ona dönerek gülümsedi. "Şimdi," dedi, "en baştan başlıyoruz. O diğer dünyada yaptığın şeyleri burada yapamazsın, tamam mı?"
Ateş başını salladı. "Tamam."
Nazlı, ona biraz daha yaklaştı. "Burada, duygularınla hareket edeceksin. Ve şimdi senden bir duygu göstermenizi istiyorum. Ama bunu bana bir örnekle göstermelisin."
Ateş kısa bir an düşündü. O dünyada duygu göstermek gibi bir kavram yoktu. Ama burada, bunu yapmak zorundaydı. İçinde hissettiği garip duygunun ne olduğunu bilmiyordu ama Nazlı’ya bakarken aklına tek bir şey gelmişti.
Ve düşünmeden hareket etti.
Bir anda Nazlı’nın dudaklarına yapıştı.
Nazlı’nın gözleri şok içinde büyümüştü. Ateş’in yüzünü iki eliyle iterek geriye çekildi. "Dur Ateş! Sen ne yapıyorsun?!" diye bağırdı.
Ateş şaşırmıştı. "Benden bir duygu göstermemi istedin. İçimdeki bir ses seni öpmemi söyledi ve ben de onu uyguladım," dedi.
Nazlı, hâlâ şaşkındı ama aynı zamanda utanmıştı. "Ama bu çok açık bir duygu gösterisi! Hem böyle öpücüklerin biraz geçmişi olur. Ne öyle, hemen beni öpüyorsun? Aramızda şu an bir şey de yok ki!" dedi, yanakları kızararak.
Ateş biraz duraksadı. "Affedersin," dedi. "Benim aklıma başka bir şey gelmedi. Bizim dünyamızda utanmak gibi bir şey yoktu. Eğer bir şey yapılması gerekiyorsa, yapılırdı. Ben de içimdeki sesi dinleyerek hareket ettim. Niyetim seni incitmek değildi."
Nazlı, o an bir şeyi fark etti. Ateş, ondan özür dilemişti. Bu, bir duygu göstergesiydi. Ve bunu kendi isteğiyle yapmıştı. Hafifçe tebessüm etti.
"Tamam o zaman," dedi. "Ee, birbirimizi biraz tanıyalım, olur mu?"
Elindeki taşı göle fırlattı. Taş, gölün üzerinde dört kere sekmişti.
Ateş onun yanına geldi. "Tamam," dedi ve yerden bir taş aldı. Ama Nazlı gibi rastgele atmadı. Onun için her şeyin bir tekniği vardı. Elindeki taşı dikkatlice inceledi, aerodinamik hesaplamalar yaptı ve sonra tüm gücüyle fırlattı.
Taş, gölün yüzeyinde tam yirmi iki kez sekti.
Nazlı hayretle ona döndü. "Bunu nasıl yaptın?" diye sordu.
Ateş gülümsedi. "Biraz fizik ve biraz da güç," dedi.
Nazlı başını salladı. "Tamam o zaman, Ateş. Sana bir soru soracağım. Hiç kız arkadaşın oldu mu?"
Ateş bir an duraksadı. "Kız arkadaş?" diye tekrarladı.
Nazlı başını salladı. "Evet. Hani sevdiğin, vakit geçirdiğin, aşık olduğun biri?"
Ateş, bu kelimenin anlamını tam olarak bilmiyordu. Kendi dünyasında böyle şeyler yoktu. Biraz düşündü ve sonra cevap verdi.
"Bizde arkadaş olmaz. Bizde dostluk olmaz. Bizde aile ilişkileri yoktur," dedi. "Sadece 26 yaşına geldiğinde seni çağırırlar ve rastgele bir karşı cinsle bir odaya koyarlar. Orada döllenme yoluyla hamile bırakılır. Sonrasında herkes kendi işine döner. Kimse kimsenin ismini bilmez."
Nazlı’nın ağzı açık kalmıştı. "Oha!" dedi şok içinde. "Sen hâlâ bakir misin yani?"
Ateş başını salladı. "Ben 25 yaşındayım. Üç ay sonra 26 olacağım. O zaman beni çağıracaklardı. Ama artık burada olduğuma göre, o sisteme geri dönmeyeceğim."
Nazlı derin bir nefes aldı. Şimdi her şeyi daha iyi anlıyordu. Ateş, gerçekten tamamen farklı bir dünyadan gelmişti. Onun hiç arkadaşı olmamıştı. Annesi, babası, abisi yoktu. Sadece kendisi vardı. Ne sevgi görmüştü, ne de birine sevgi göstermişti.
Nazlı’nın gözleri doldu. Bu çok korkunç bir şeydi. Ama aynı zamanda, Ateş’in artık burada olduğunu biliyordu.
Ve ona insanlığı öğretecek kişi kendisiydi.