Kırsal, düğünden birkaç hafta sonra bambaşka bir yüzünü göstermeye başlamıştı. Güneşin sıcak sarılığının yerini gri gökyüzü ve durmaksızın inen yağmurlar almıştı. Ağaçlar birer birer soyunmuş, rüzgâr dalların çıplak bedenlerinde inatla dolanır olmuştu. Toprak, üzerine serilen ıslak yapraklarla ağırlaşmış, yollar çamura bulanmıştı. Camlara vuran damlalar birer birer değil, sanki hışımla yarışan askerler gibi ardı ardına düşüyordu. Kış yaklaşıyordu. Vanessa’nın kırsaldaki evi, bu soğuk ve kasvetli havalarda bir sığınak gibiydi. Kızlar, dışarıda işleri olmadıkça battaniyelere sarılıp sobanın etrafında kitap okuyor, dikiş dikiyor, fısıldaşarak geçmişten ve gelecekten konuşuyorlardı. Ama bu ıslak ve kasvetli günlerin bile içinden sıyrılan bir neşe vardı: Annabel. Elina, Mira ve Rosa, ne yağm

