Kırsalın üzerine kış, ağır ağır değil; zalimce çökmüştü. Gökyüzü her gün griydi, sanki güneş bu toprakları çoktan terk etmişti. Rüzgâr, vadilerde uluyan bir kurt gibi inliyor, ağaçların dallarını bir savaş davulu gibi çatırdatıyordu. Kar henüz yağmamıştı ama toprak donmuştu, bastıkça sertleşen çamur, ayak altında taş gibi hissediliyordu. Sabahları pencere camları buzdan işlemelere bürünüyordu; iç mekânlarda nefes alındığında havaya çıkan buğu, dışarıdaki soğuğu hatırlatıyordu. Her şey susmuştu: kuşlar bile göçmüş, kırsal yalnızca rüzgârın ve kapı aralıklarında inleyen soğuğun sesini tanıyordu artık. Ama bu buz tutmuş günlerin gecelerinde bir sır yaşıyordu. Constance, geceleri diğer kızlar uyuduktan sonra Sofia ve Elina’yı yataklarından fısıltılarla çekip çıkarıyordu. Parmak uçlarında yürü

