Beşik Kertmesi

742 Kelimeler
Bir umut değil, daha çok çaresiz bir kabulleniş vardı sesimde. Sanki kendi idam fermanımı ben okuyordum. O ise umursamadan devam etti: “Eğer onlar vazgeçerse, bu iş biter. Topraklar da bize kalır.” Sonra gözlerinde bir ışık belirdi. Döndü, yüzüme baktı. “Halil midir nedir…” dedi, tiksinerek. Bu bakışı tanıyordum. Defalarca aynısını bana da atmıştı. “Eğer onu vazgeçirtirsen, hem onunla evlenmekten kurtulursun… hem de topraklar bizim olur.” O an, karnıma yumruk yemiş gibi içim çekildi. Nefesim durdu. “Onlar… beni,” dedim yutkunarak, “bizi hâlâ düşman görüyorlar. Bana neler yaparlar, baba?” Gözlerine bakmaya çalıştım. Belki kıvrandığımı görür de bir parça merhamete gelir diye. Babam, Murtaza, dişlerini sıkarak, “Onlar zaten düşmanımız,” dedi. “Onların oğlu ile evleniyorsun diye sakın onları bizim aileden sayma.” Ne garip… Beni bir gün olsun aileden saymayan adam, şimdi kendi düşmanlarını dışlamak için beni sahipleniyor gibi yapıyordu. Bir anda bir şeyin parçası olmuşum gibi. Ama aslında sadece bir araçtım. Hâlâ. “Daha iyi ya baba,” dedim, sesim titreyerek. “Benim yüzümden bizim aileye katılmasınlar.” Hâlâ ikna edebileceğimi sanıyordum.Hâlâ içinde azıcıkta olsa baba kalmıştır diye düşünüyordum. Ama o sertleşti. “Sen doğmasaydın zaten bizim aileye katılmazlardı,” dedi. Sanki suç bende. Ve sonra o cümleyi kurdu. Yıllar önce söylediğini sandığım ama şimdi yüzüme tokat gibi tekrar fırlattığı o cümleyi: “Annenin öldüğü gün, sen de ölseydin ya!” “Onun yerine sen ölseydin ya!” Sesi yükselmişti. Yüzü kıpkırmızıydı. Öfkesinden değil, nefretinden. Bana duyduğu o bitmeyen, kök salmış nefretten. Gözlerimi kaçırmadım. Sesim kısıldı ama duyuluyordu. “Keşke ben öleydim…” dedim. “Keşke hiç doğmasaydım da… bu utancı yaşatmasaydım.” *** Halil, Telefonumun ekranında annemin adını gördüğümde hiç şaşırmadım. Gecenin kaçı olduğuna bakmadan arayabilen tek kişi oydu. İç geçire geçire açtım telefonu. “Anne, saatin kaç olduğunun farkında mısın?” dedim, sesim yorgun. “Hiçbir şey umurumda değil. Ne saat, ne senin ne yaptığın. Bu telefonu ben aradığımda açacaksın,” dedi kararlı bir tonla. Her zamanki gibi benden baskın çıkmayı başarmıştı. “Gurban olurum sana,” diyerek gönlünü almaya çalıştım. “Sen beni ararken bir de saate baksana,” dedim hafif sitemle. Sesi hemen yumuşadı, “Oy benim canım, kıyamam sana. Tamam bir dahakine saate bakarım,” dedi. Sonra da hemen konuya geçti, “Ama şimdi çok önemli bir mesele var. Öyle boşuna aramadım seni.” İçimden of çektim ama dışarıya belli etmeden cevap verdim. “Söyle bakalım, neymiş bu kadar önemli olan?” Annem bir şeye “önemli” diyorsa, genelde ya ne yediğimi soracak olurdu, ya da havalar soğuyormuş, kalın giyinmemi tembihleyecekti. En duygusal haliyse, “Ne zaman geleceksin, seni çok özledim,” demesiydi. Ama bu sefer sesi biraz daha farklıydı. “Aşiret ağaları toplanmış, Halil ne zaman gelecek diye bana haber yollamışlar,” dedi. Birden gözüm açıldı, uykum kalmadı. Yerini öfkeye bıraktı. “Anne, ben o topraklara dönmemeye yemin ettim,” dedim. “Burası baba ocağın oğlum,” dedi, sesi hem yumuşak hem bilgeydi. “Öyle ‘gelmeyeceğim’ diyerek kurtulamazsın. Bu topraklar bir girdap gibi… İnsan bir kere içine düştü mü çıkamaz.” “Ben dönmeyeceğim. Kararlıyım,” dedim. Sert, net. “Yıllar önce senin adına bir antlaşma yapılmış. Aşillerin kızı Zelal’le, Ziverlerin oğlu Halil beşik kertmesi edilmiş. Şimdi gelip bu işi tamamlaman gerekiyor,” dediğinde yatağımdan fırladım. “Bana ne anne! Ben mi dedim beşik kertmesi yapın diye? Üstelik kimle? Babamın katillerinin aşiretiyle mi?” Sesim yüksek çıkmıştı, ama içimdeki yangını bastıracak gibi değildi. Annem durmadı. Sözleri her zamanki gibi net, ağırdı: “Eğer vazgeçersen, akılsız oğlum, sadece babanın değil, yüz yıldır uğruna kan dökülen o topraklar da Aşillere verilecek. Söylesene, istediğin bu mu?” O an içim buz kesti. “O topraklar bizim hakkımız anne. Kimseye bırakacak değilim. Babama kefen olan o toprakları gelinlik ile süslemem,” dedim. Sesim titrese de kararım kesindi. “Yirmi yıl önce, Urfa ile Mardin’in ileri gelenleri böyle hüküm koymuş oğlum,” dedi annem. “Şimdi yirmi yıllık bir antlaşmayı bozarsan, toprakları kökten Aşillere verirler.” “Denesinler,” dedim dişlerimi sıkarak. “Onlara Hamit Ağa’nın oğlunun öfkesi ne kadar büyükmüş gösteririm.” “Bu iş kan dökülmesin diye böyle kararlaştırıldı,” dedi annem, daha yorgun bir sesle. “Kim vazgeçerse, kim yan çizerse toprak onlardan alınır. Onun için senin gelmen lazım. Vazgeçen sen olma. Git, Zelal’i bul. Onu vaz geçir.” İçimde bir düğüm büyüyordu. Adını bile unuttuğum bir kız, babamın katilleriyle yapılmış bir barış oyunu, ve her şeyin ortasında ben. Şimdi ya gidecektim, ya da her şey yanacaktı.
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE