Serdar’ın kalbi heyecanla küt küt atıyordu. Göğsünde derin bir basınç hissetse de yüzüne yansıyan şey yalnızca sevinçti. Karşısında duran Sena da içten bir gülümseme ile onun gözlerinin içine bakıyordu. Gözlerinde hem bir davet hem de saklı bir çekingenlik vardı.
-“Ne zaman istersin?” diye sordu Sena, sesindeki yumuşaklıkla.
Serdar bu cüretkâr cevap karşısında şaşırdı, kaşları hafifçe kalktı. Ama aynı anda içi kıpır kıpır oldu, yüzüne sıcak bir gülümseme yayıldı. Bu özgüvenli cevap çok da hoşuna gitmişti.
-“Her an görmek isterim.” dedi. Sözlerini söylerken gözleri Senanın gözlerinden hiç ayrılmadı.
Sena başını hafifçe yana eğdi, gamzesi belirdi.
-“Başka iznim yok bu hafta. Çalışmam lazım.”
Bu cevap Serdar’ın moralini bozmuştu ama belli etmedi. Dudak kenarındaki gülümsemeyi zor da olsa korudu. Yüreğinde bir hayal kırıklığı hissetti ama yüzünü düşürmedi.
-“Kaçta başlıyor mesain?” diye sordu, sesine olabildiğince normal bir ton vermeye çalışarak.
-“4’te başlayacak.”
Serdar’ın bakışları kararlı bir şekilde Senanın gözlerine kilitlendi.
-“Orada olacağım.” dedi,.
Sena dudaklarını kıvırıp elini kaldırdı, tatlı bir selam verdi. Ardından apartmanın kapısını açıp içeri girdi. Merdivenlerden çıkışını duyabilmek için kulağını kabartan Serdar, gözünü Senanın dairesinin penceresine dikti. Işıkların yanmasını bekledi. Beklediği an geldiğinde, yüzünde huzurlu bir tebessüm belirdi. Arabasına bindi, radyoyu açtı ve neşeli şarkılar eşliğinde eve doğru yol aldı. İçindeki tüm yorgunluk kaybolmuştu.
Eve geldiğinde arabayı korumalardan birine verip sessizce, kendi anahtarıyla içeri girdi. Salonun ışığı yanıyordu. Nermin Hanım geceliğini giymiş, üzerinde sabahlığıyla koltukta oturuyordu. Yüzünü gergin gözleri şişti. Adnan Bey ise ortada gözükmüyordu.
-“Serdar!” dedi annesi, sert bir ses tonuyla. Sesi buz gibiydi ama içinde derin bir endişe gizliydi.
Serdar, gerilimi dağıtmak için alaycı bir gülümsemeyle cevap verdi:
-“Eyvah… Yakalandık mı Nermin Sultan?”
Nermin Hanım’ın gözleri öfkeyle parladı.
-“Neredeydin?”
Serdar’ın yüzü bir anda ciddileşti. Omuzları gerildi.
-“Hesap mı soruyorsun anne?” Ses tonu bir anda keskinleşmişti.
-“Evet hesap soruyorum. Neredeydin?” diye üsteledi annesi.
-“Gece gece bununla uğraşamam anne. Hesap verecek yaşta değilim.” Serdar’ın sesi yükselmişti, gözleri parlıyordu.
-“Annen var karşında! Kelimelerine dikkat et.”
-“Sen de kelimelerine dikkat et anne! Ben 5 yaşında değilim. Nerede olduğumun, ne yaptığımın hesabını da kimseye verecek değilim.” dedi, öfkeyle.
Nermin Hanım bir şey demedi. Sessizce elini koltukta sırtını yasladığı yerin üzerinden uzattı. Parmaklarının arasındaki bir fotoğraftı.
Serdar hızlıca yaklaşıp annesinin elindeki fotoğrafı aldı. Gördüğü manzara karşısında donup kaldı. Birisi, Serdar’ın üzerine silah doğrulttuğu bir anı fotoğraflamıştı. Soğuk, bulanık bir kare ama mesajı açıktı.
-“Bu ne?” dedi Serdar, sesi hem şaşkın hem öfkeli bir tonda titriyordu.
Nermin Hanım cevap vermedi, gözleri doldu. Elleri titreyerek yanındaki kutuyu oğluna uzattı. Serdar kutuyu açtı. İçinde hiçbir not yoktu, sadece tek bir mermi çekirdeği vardı. Soğuk metalin varlığı, nottan daha güçlü bir mesajdı. Başka söze gerek kalmamıştı.
Serdar’ın boğazı düğümlendi. Yutkundu. İçinde sinir, şaşkınlık ve korkunun karıştığı ağır bir duygu kabardı. Gözlerini annesine çevirdi, ne diyeceğini bilemeden.
Nermin’in gözyaşları artık saklanmıyordu.
-“Kaç kere aradım seni! Açmadın bir de! Aklım çıktı Serdar Selim. Aklım çıktı!” dedi, sesi titreyerek.
Serdar hızla annesinin yanına oturdu. İçini yoğun bir suçluluk kapladı. Onun titreyen ellerini tuttu.
-“Anne… Özür dilerim. Arabada kalmış telefonum.” dedi kısık bir sesle.
Nermin hıçkırıklarla konuştu:
-“Peşindeki adamlardan da haber yok. Baban seni aramaya çıktı.”
Serdar hemen telefonuna yönelmek istedi ama annesinin sesi onu durdurdu:
-“Ben aradım. Geliyor.”
Tam o sırada kapı büyük bir gürültüyle çaldı. Öyle ki, evin duvarları sarsıldı. Adnan Bey kapıyı yumrukluyordu. İçeri girince kükreyen sesi evi doldurdu:
-“Nerede?!”
Gül Hanım korkuyla salonu gösterdi. Serdar, babasının sesini duyunca koridora çıktı. Adnan Bey’in gözlerinden ateş fışkırıyordu. Bir hışımla oğluna yürüdü ve şiddetle bir tokat attı. Serdar’ın başı yana savruldu, yanağı alev gibi yandı.
-“Telefonunu neden açmıyorsun lan?! Peşindeki adamları nerede buldum biliyor musun? Kafasına sıkıp benim!… Benim depomun önüne atmışlar!” diye bağırdı. Sesindeki öfke, aslında çaresizliğinin yankısıydı.
Serdar babasının telaşını, korkusunu anlayabiliyordu ama bu tokadı asla meşrulaştıramazdı. Dudaklarını sıktı, öfkesini yuttu. Adnan Bey öfkeyle devam etti:
-“Sana dikkat et! Yanında biri olmadan gezme, çıkma, yapma derken keyfimden mi yapıyorum he ben?! Senin kafana sıkmış olsalar ne yapacaktık oğlum biz!?”
Serdar, cevap vermek yerine bir anlık refleksle babasına sarıldı. Gözlerini kapatıp kokusunu içine çekti. Adnan Bey şaşkınlıkla duraksadı. Gözünden hem oğlunu sağ salim bulmanın rahatlığı, hem de öfkesinin yüküyle bir damla yaş aktı. Birkaç saniye boyunca sıkıca sarıldı. Sonra kendini toparladı, duygusunu sakladı.
-“Özür dilerim. Bilemedim…” dedi Serdar kısık bir sesle.
-“Bilemiyorsan laf dinle Serdar! Arabanı istemiyorum, takip etme! Adamlarını istemiyorum, peşime takma! Bunları ben keyfimden mi yapıyorum? Özgürlüğün kısıtlansın diye mi yapıyorum? Seni korumaya çalışıyorum sadece! Londra’da da tehdit altındaydın, burada daha büyük bir tehlike içindesin. Bunu anlamıyorsun!”
Serdar başını eğdi. Öfkesini bastırdı, sakin bir sesle konuştu:
-“Anladım şimdi baba…”
O sırada telefonu çaldı. Ekranda Sena’nın adı yazıyordu. Kalbi bir anlığına hızlandı. Derin bir nefes aldı.
-“Müsaadenizle.” dedi, merdivenlere yönelerek telefonu açtı.
Telefonun ucunda Sena’nın paniklemiş, titreyen sesi yankılandı:
-"SERDAR YARDIM ET!"
Serdar’ın nefesi kesildi. Elindeki telefon birden buz kesmişti.
-"SENA, NE OLUYOR?!" diye haykırdı.
Arkadan camların kırılışına, ağır adımların yankısına karışan Sena’nın çığlığı geldi. O an kulaklarına iğne gibi saplandı. Sonrasında telefon sessizleşti, o tanıdık, soğuk “kapalı” sinyali…
Serdar’ın içi boşluğa düşmüş gibi oldu.
-"Hayır… hayır!.." diye fısıldadı dişlerinin arasından. Parmağı defalarca Sena’nın numarasına bastı ama sonuç hep aynıydı: kapalı.
Nermin Hanım telaşla oğlunun yanına sokuldu. Yüzünde tarifsiz bir korku vardı.
-"Ne oluyor? Sena kim?!"
Serdar gözlerini kaldırmadan, sesi titreyerek ama kararlı bir tonla konuştu:
-"Baba, bana silah ver!"
Adnan Bey tek kelime etmeden belindeki tabancayı çıkarıp oğluna uzattı. Nermin Hanım panikle araya girdi:
-"Ne yapıyorsun Adnan, durdursana! Bu çocuğu böyle ateşe atamazsın!"
Serdar silahı kavramıştı bile. Damarlarındaki ateş, bütün korkusunun önüne geçmişti.
-"Adamlarına söyle, beni takip etsinler." dedi babasına, gözleri öfke ve kararlılıkla yanıyordu.
Hızla kapıya yöneldi. Fakat Nermin Hanım, oğlunun önüne siper oldu.
-"Hayır! Gidemezsin! İzin vermiyorum, gitmeyeceksin!"
Serdar’ın sesi boğazını yırtarcasına yükseldi:
-"Anne çekil!"
-"Çekilmem!"
Serdar’ın gözleri dolmuş, çehresi öfkeyle gerilmişti. Bağırdı:
-"ANNE ÇEKİL!"
Nermin Hanım, oğlunu ilk kez böyle görüyordu. O an yüreği parçalanmıştı. Çekilmiyordu, çünkü içgüdüleri “oğlunu kaybedeceğini” fısıldıyordu. Adnan Bey yanlarına geldi, Nermin’in bileğini nazikçe tutup yanına çekti. Onun gözlerine bakıp sadece başını eğdi. Bu bakış “bırak gitsin, biz de arkasındayız” diyordu.
Serdar bir fırtına gibi evden çıktı. Ardında Adnan Bey’in sert sesi yankılandı:
-"Çabuk arabalara! Hemen!"
Koruma anahtarları yetiştirdi, Serdar onları kaptığı gibi direksiyon başına geçti. Motorun sesi yalının önünde öfkeyle kükredi. Gaz pedalını sonuna kadar ezdiğinde önce çakıllı yollar ardından asfalt adeta aracın altından sökülüyordu.
Ama biliyordu… Karşıya geçmesi uzun sürecekti. Sena’ya yetişemeyecekti. Elleri titreyerek telefonunu açtı, tek isim aklına geldi: Can.
Telefon açıldığında sesi titriyordu:
-"Can, evde misin?!"
-"Evdeyim Serdar, ne oldu?!"
-"Hemen sana atacağım konuma git. Adamlarını da al, silahsız çıkma!"
Can’ın sesi panikle yükseldi:
-"Bir dakika, bir dakika! Ne oluyor Serdar?!"
-"Senanın evine girmiş peşimdeki piçler! Kim olduklarını bilmiyorum! Beni aradı, çığlık attı… Telefon kapandı!"
Can bir an durdu, sonra sesi kararlı çıktı:
-"Tamam! Çıkıyorum hemen!"
Serdar’ın nefesi titredi:
-"Yetiş ona Can… ne olur yetiş!"
-"Tamam kardeşim, merak etme. Yetişeceğim."
Araba makaslar atarak ilerliyordu. İstanbul’un ışıkları birer hayal gibi gözlerinin önünden kayıp gidiyordu. Direksiyonu sımsıkı kavramış, dişlerini kenetlemişti.
Aradan neredeyse bir saat geçmişti. Telefon çaldı. Arayan Candı.
Serdar’ın yüreği ağzına geldi, anında açtı.
-"Peşindeyim." dedi Can’ın sesi.
-"Neredesiniz?!"
-"Canlı konum yolluyorum. Yetiştim kardeşim, merak etme."
Serdar’ın gözlerinden bir damla yaş aktı. Fısıldadı:
-"Allah’ım… şükürler olsun."
Can’ın sesi sertleşti:
-"Sonra teşekkür edersin, şimdi dikkat et!"
O sırada, telefon hattında bir silah sesi patladı. Serdar’ın kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Direksiyon anlık elinden kayar gibi oldu ama refleksle toparladı.
-"CAN!" diye haykırdı.
Karşıdan Can’ın sesi geldi, nefes nefeseydi:
-"İyiyim! Orospu çocuğu ateş etti!"
Serdar’ın gözleri karardı.
-"Dikkat et!"
-"Tamam!" dedi Can ve telefonu kapattı.
Serdar artık gaza değil, öfkeye basıyordu. İbrenin sınırlarını aştı. Nihayet karşıdan gelen farların sellektörleriyle birlikte aradıkları arabayı fark etti.
Frene sertçe bastı, direksiyonu sola kırdı. Araç önlerine savruldu. Karşıdaki araba ani frenle durdu. Serdar vakit kaybetmeden silahını çekti. Aracından iner inmez karşıdakinin tekerlerine sıktı. Kurşunların sesi geceyi parçaladı. Adamlar da silahlarını çıkarıp ateşe başladılar.
Serdar’ın gözleri, o arabanın içinde Sena’yı görme ihtimaliyle yandı. Birkaç adım atmıştı ki kulağının yanından geçen kurşunun uğultusunu hissetti. Siper almak zorunda kaldı. Tam o anda Can ve adamları arka taraftan yaklaşarak düşmanları kıstırdı.
Ama… Sena’yı tutan üç adam fırsattan yararlanıp onu arabadan indirdi. Çığlık atan genç kadını ormana sürüklemeye başladılar. Serdar’ın kalbi paramparça oldu. O çığlığı duyduğu an gözleri karardı, önündeki adamı alnından vurdu ve hiç düşünmeden ormana doğru koştu.
Arkasından Adnan Bey’in öfkeli sesi geldi:
-"Serdar, dur!"
Ama Serdar durmadı. Ayağının altında dallar kırılıyor, ciğerleri yanıyordu.
Adnan Bey adamlarına dönüp kükredi:
-"Ne duruyorsunuz beyinsizler! Koşun arkasından! Oğluma bir şey olursa hiçbirinizi yaşatmam!"
Serdar ormanın karanlığına dalarken tek duyduğu şey Sena’nın boğuk çığlıklarıydı. Yüreği sanki göğsünden fırlayıp o sesin kaynağına koşmak istiyordu. Her adımı, dalların kırılışına ve yaprakların çıtırtısına karışıyordu. Ay ışığı ağaçların arasından parça parça süzülüyor, gözlerinin önüne düşmanların gölgelerini seçmesine yetiyordu.
Elindeki silah terden kayıyordu ama tutuşu daha da sıkılaştı. Başka hiçbir şey düşünmüyordu. Tek bir şey vardı zihninde: Sena’ya ulaşmak.
Arkadan gelen kurşun sesleri hâlâ yankılanıyordu. Can’ın adamları ile saldırganlar çarpışırken Serdar ormanın derinliklerine doğru ilerledi. Bir an için Sena’nın sesi daha yakın geldi.
-"Bırakın! Serdaaar!"
Serdar’ın gözleri doldu. O sesi duymak, içinde hem umut hem acı patlamasına yol açtı. Dişlerini sıktı. Tam o anda, ağaçların arasında bir kıpırtı gördü. Üç adamdan ikisi Sena’yı sürüklüyor, biri ise arkada kalmış tetikte bekliyordu. Silahını doğrulttu, nefesini tuttu. Tetiğe bastığında geceyi bir kurşun sesi böldü. Arka taraftaki adam yere yığıldı.
Diğer ikisi panikle geri çekildi. Biri Sena’yı bırakıp ateş etmeye başladı. Kurşunlar Serdar’ın yanındaki ağaca saplandı. Serdar hızla siper aldı. Nefesi hızlı, kalbi çılgınca atıyordu.
İçinden geçirdi: “Durursam kaybederim. Tereddüt edemem. Onu alıp çıkmalıyım.”
Sena’yı tutan adam, onun ağzını kapatmış, sürüklemeye devam ediyordu. Kızın gözleri korkudan büyümüş, yaşlarla dolmuştu. Serdar’ın varlığını görür görmez gözlerinden umut ışığı parladı.
Serdar ani bir hamleyle yer değiştirdi, ateş eden adama karşılık verdi. Kurşunlarından biri omzuna isabet etti. Adam çığlık atarak yere kapaklandı. Son kalan adam Sena’yı kalkan gibi önüne çekmiş, silahını Serdar’a doğrultmuştu.
-"Yaklaşma! Yaklaşma, yoksa sıkarım. Kızın beynini dağıtırım!" diye bağırdı.
Serdar’ın kalbi küt küt atıyordu. Silahı elinde, nişan almıştı ama Sena’yı riske atamazdı. Sena’nın gözlerinden yaşlar süzülüyordu, boğuk sesiyle fısıldadı:
-"Serdar…"
Serdar’ın gözleri kararlı bir şekilde düşmanın gözlerine kilitlendi. Damarlarındaki kan kaynıyordu.
-"Bırak onu. Sana son kez söylüyorum, bırak!"
Adam kahkaha attı, boğazına sarılı eliyle Sena’yı daha da kendine bastırdı.
-"Sen kimsin lan bana emir verecek?!"
Serdar’ın zihni bir anlığına durdu. Düşmanın göğsünün altındaki boşluğu gördü. Tetiğe basması için saniyelik bir fırsattı. Gözlerini kapatmadan, nefesini sabitleyerek ateş etti.
Kurşun adamın karnına saplandı. Adam bir an sendeledi, silahı patladı. Sena’nın kulağının dibinden kurşun geçti, ağaca saplandı. Kız çığlık atarak yere çöktü. Serdar fırladı. Adam yere yığılırken Sena’yı kollarının arasına aldı. Nefes nefeseydi. Ellerini onun omzuna koyup hızlıca baktı.
-"İyi misin? Sana bir şey oldu mu?!"
Sena ağlarken başını hayır anlamında salladı. Dizlerinin bağı çözülmüş, Serdar’a sıkıca sarılmıştı.
-"Çok korktum… Serdar, çok korktum."
Serdar onun saçlarını okşadı, alnına bir öpücük kondurdu. Kendi gözleri de nemlenmişti.
-"Tamam… geçti. Yanındayım artık. Kimse sana dokunamayacak. Buna cürret de edemeyecek."
O sırada arkadan Adnan Bey ve adamlarının sesleri geldi. Can da nefes nefese yetişmişti. Ormanın sessizliğini ağır ayak sesleri ve silah kokusu bastırıyordu.
Adnan Bey oğlunu ve Sena’yı gördüğünde derin bir nefes aldı. Ama yüzünde hâlâ öfke vardı. Çünkü biliyordu: Bu iş burada bitmeyecekti...