Kırmızı Lale

2585 Kelimeler
Serdar heyecanla yerinde doğruldu, kalbi sanki göğsünden fırlayacak gibiydi. “Yarın sabah toplantım var, saati ondan sonra kararlaştırsak olur mu?” diye hızlıca yazıp gönderdi. Mesajın gidişini izlerken sanki saniyeler uzadı. Dolabına yönelip ince pamuklu lacivert pijama takımını seçti. Pijamanın serin dokusu cildine değdiğinde biraz rahatladı ama zihni hala kıpır kıpırdı. Telefonu titredi. Ekranda beliren mesajı görür görmez yüzü aydınlandı: “Olur tabii. Yarın izin günüm. Okuldan sonra boşum.” Zeynep’ten gelen her mesajda Serdar’ın yüzündeki gülümseme biraz daha büyüyordu. Adeta kasvetli bir odada yakılan ışık gibi, içi umutla dolmuştu. “Tamam, haberleşiriz o zaman.” diye yazdı. “İyi geceler.” “İyi geceler.” Serdar telefonu komodine bırakırken yüzünde kocaman bir tebessüm vardı. Ellerini başının arkasında birleştirdi, gözlerini tavana dikti. Zihninde Zeynep Sena’nın yüzü, sesinin tonu, kısa sohbetlerindeki samimiyet dönüp duruyordu. Göz kapakları ağırlaştı ve bu hayallerin sıcaklığında uykuya daldı. Sabah saat altıda alarm çaldığında, uyanmak Serdar için tam bir işkenceydi. Yorgun gözlerini ovuşturup kendini zorla yataktan kaldırdı. Yüzüne soğuk su çarptığında bedeni irkildi ama zihni hala yarı uykudaydı. Dolabından spor kıyafetlerini giydi, telefonunu aldı. Mutfağa uğrayıp hızlıca espresso çekti, tek dikişte içti. Ardından suyunu da aldı ve kulaklıklarını takıp sahile doğru koşuya çıktı. Sabahın o erken saatlerinde deniz kenarı neredeyse bomboştu. Güneş yeni doğmuş, hafif sisin arasından solgun ışıklarını suya bırakıyordu. Koşarken ayaklarının ritmi kulaklarındaki müziğe karıştı. Bir saat boyunca kendini ritme kaptırdı; zihni hem temizlendi hem de Zeynep’in mesajlarını düşündü. Eve döndüğünde hızlıca duşunu aldı. Banyodan çıktığında evde hareketlilik başlamıştı. Nermin Hanım kahvaltıyı beklerken kitap okuyordu, Adnan Bey ise ciddi bir yüz ifadesiyle masaya yaydığı dosyaları inceliyordu. Serdar dolabındaki dizi dizi takım elbiselerin arasından klasik siyah olanlardan birini seçti. Ancak gömlek yerine siyah, ince pamuklu boğazlı bir kazak tercih etti. Aynanın karşısında üstünü başını düzeltti, saçlarını özenle taradı ve parfümünü sıktı. Hazır olduğunda eline telefonunu aldı, parmakları hızla yazmaya başladı: “Günaydın. Toplantı bitince yazacağım.” Ekran anında parladı. “Günaydın. Haber bekliyorum.” Serdar’ın yüzünde istemsiz bir gülümseme belirdi. Telefonu hala elindeydi, merdivenlerden inerken yazmaya devam etti. “Bugün okula gitmekten başka planın var mı? Saati ona göre planlayalım.” Merdivenin son basamağında ayağı kaydı. Bir an sendeledi, neredeyse düşecekti ama kendini toparladı. İçinden “aptal!” diye geçirip derin bir nefes aldı. Masada annesi ve babası çoktan yerlerini almıştı. Kısa bir günaydından sonra Serdar da yerine geçti. Kahvaltı masası her zamanki gibi adeta bir ziyafet sofrası gibiydi; reçeller, peynir çeşitleri, taze ekmekler ve daha neler neler… Serdar haşlanmış yumurtasını kırarken gülerek, -“Siz burada sürekli böyle yiyip nasıl kilo almıyorsunuz acaba?” dedi. Nermin Hanım zarif bir tebessümle karşılık verdi. -“Biz yemiyoruz ki oğlum. Hepsi senin için hazırlanıyor.” Serdar kaşlarını kaldırıp hayretle başını salladı. -“Anne, iki günde bana kilo aldıracaksınız. Ben sporcu adamım, böyle beslenmeye alışık değilim.” Nermin Hanım tam karşılık verecekti ki, Adnan Bey yüksek sesiyle araya girdi: -“Tamam oğlum, söyleyelim ne istiyorsan onu yapsınlar. Gül Hanım!” Gül Hanım hızla masaya geldi. -“Buyurun Adnan Bey.” Serdar hemen araya girdi, -"Tamam Gül abla, şu an bir şeye ihtiyacımız yok.” dedi. Sonra babasına dönerek, “Bugün de böyle olsun, yarın hallederiz.” Adnan Bey başını onaylar gibi eğdi. Kahvaltı sessizce ama hızlı bir şekilde tamamlandı. Ardından Serdar ve babası, kendileri için bekleyen araca binip yola çıktılar. Araç hareket ettiğinde Adnan Bey elindeki dosyaları Serdar'a uzatıp konuşmaya başladı. -“MGT Group ile rakip olarak gireceğimiz bir ihale var. Verecekleri teklifi öğrenemedik, bu yüzden net bir teklifimiz yok. Bugünkü toplantı bunun üzerine olacak. Bak, burada MGT’nin bu yıl girdiği ihalelerde verdiği teklifler var. Bizim risk analizimiz de bu dosyada. Toplantıya kadar incelersin.” Serdar kaşlarını çatıp dosyayı eline aldı. -“Baba, bunları neden dün gece vermedin? Daha net bir inceleme yapabilirdim. Bu kadar kısa sürede sağlıklı bir analiz yapmam zor.” -“İhalenin son gününe iki gün var. Bugünkü toplantıda da kafanda bir şeyler oluşur.” Serdar dosyalara göz gezdirirken başını salladı, kabullenmişti. Yolda kısa bir süre sessizlik oldu. Aracın motor sesi, sayfaların hışırtısına karıştı. Sonunda Serdar sessizliği bozdu. -“Baba?” -“Söyle.” -“Benim bir arabaya ihtiyacım var.” Adnan Bey gözlerini kitaptan kaldırmadan, sakin ama keskin bir sesle, -“Evin önünde bir sürü var oğlum, al işte birini.” -“Senin takip edemeyeceğin bir araba istiyorum, baba.” Adnan’ın gözleri bir an kitabın üzerinden oğluna dikildi. -“Güvenlik için Serdar.” Serdar iç çekti. -“Benim korunmaya ihtiyacım yok, baba.” Adnan kitabını kapattı. -“Ne istiyorsan onu yap. Karışmıyorum. Faturayı şirkete gönderirler, maaşından keserim.” Serdar’ın yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Sanki çocuk gibi sevinmişti. Tam o sırada telefonu titredi. Ekranda Zeynep’ten gelen mesaj parlıyordu: “Bir de seninle kahve içeceğiz, başka planım yok.” Serdar içinden “Harika…” diye fısıldadı. Adnan Bey oğlunun yüzündeki gülümsemeyi fark etti, korumacı bir ifadeyle sordu: -“Bana bahsettiğin kız mı yüzünü böyle güldüren?” Serdar başıyla onayladı. -“Daha ailesini araştırmadım." dedi Adnan Bey. -"Sadece kahve içeceğiz baba.” Adnan’ın sesi sertleşti. -“Yanına birini almadan gidemezsin.” Serdar gözlerini kısmıştı, sabrı tükeniyordu. -“İzin istemedim baba.” Adnan aranbanın camına yumruğunu hafifçe vurdu. -“Ben de izin değil, emir verdim Serdar! Sorgulama!” Serdar’ın yüzü gerildi. İçinde yıllardır süregelen baskının yarattığı öfke kabarıyordu. Bu yüzden Londra’ya kaçmış, okul bitince orada kalmıştı. Ama tartışmanın faydasız olduğunu da biliyordu. Derin bir nefes alıp sessiz kaldı. Şirkete vardıklarında Adnan’ın asistanı hızla yanlarına geldi, günün planını aktardı. Birlikte asansöre bindiler, en üst kata çıktılar. Toplantı odasına girildiğinde ağır bir ciddiyet havası hissediliyordu. Geniş, tavana kadar uzanan pencerelerden İstanbul’un sabah sisi görünüyordu; Boğaz’ın üstüne çökmüş pus, gökdelenlerin arasından yükseliyordu. Uzun cam masanın etrafında takım elbiseli yöneticiler çoktan yerlerini almış, fısıltılar arasında dosyalara göz gezdiriyorlardı. Adnan Bey salona girdiğinde bütün konuşmalar bir anda kesildi. Otoritesi öylesine yerleşmişti ki tek bir bakışı bile herkesi hizaya sokuyordu. Arkasından Serdar da girdi. Masadakilerin gözleri istemsizce ona çevrildi. Gençti, şıktı ve kesinlikle bu dünyaya ait görünüyordu. Adnan Bey masanın başındaki koltuğa oturdu, eliyle Serdar’a yanındaki sandalyeyi gösterdi. Serdar dik bir duruşla oturdu, önündeki dosyaları açtı. İçten içe gerilse de yüzüne belli etmemeye çalışıyordu. Adnan Bey ilk sözü aldı: -“Bildiğiniz üzere, MGT Group’la aynı ihaleye gireceğiz. Bizim en güçlü rakibimiz onlar. İhaleyi onlar üzerinden ele almak lazım. Ellerinde güçlü bir finans kaynağı var, biliyoruz. Bizim avantajımız ise hızımız ve güvenilirliğimiz. Ama teklif rakamını doğru belirlemezsek kaybederiz.” Masadaki müdürlerden biri, kır saçlı, ince çerçeveli gözlüklü bir adam öne doğru eğildi: -“Adnan Bey, MGT’nin geçen yıl enerji ihalesine 480 milyonluk bir teklif verdiğini biliyoruz. Bu defa 495'in altına inmeyeceklerdir.” Bir diğeri, daha genç, hırslı bir yönetici söze girdi: -“Ama bu ihale için bütçelerini zorlamaları gerek. Biz 500'ün altında bir teklif ile girersek onların altına düşeriz. Ama bu da bizi zor durumda bırakıp zorlayabilecek bir teklif olur. ” Masanın etrafında tartışma büyümeye başladı. Herkes rakamlarla, risklerle, avantajlarla ilgili fikirler öne sürüyordu. Serdar sessizce onları dinliyordu ama aklında dosyayı incelediği sabahki notlar dönüyordu. Kalemi eline aldı, dosyanın kenarına rakamlar karaladı, oranlar çıkardı. Adnan Bey göz ucuyla oğlunu izliyordu. Onun konuşmasını bekledi, sonra sert ama sakin bir sesle: -“Serdar. Sen ne düşünüyorsun?” Bir anda bütün gözler Serdar’a çevrildi. O an odadaki hava biraz daha ağırlaştı. Genç adam boğazını temizledi, sesini topladı. -“Bence MGT’nin 500’ün üzerine çıkacağı kesin. Ama bu ihalede sadece rakamla değil, şartnamenin gerektirdiği hızla da yarışılıyor. Onlar finansal gücüyle öne çıkar, bizse hızımızla. Eğer 490 teklif verirsek, biraz risk alırız ama şartnamedeki süreyi karşılayabileceğimizi taahhüt edersek işi alma ihtimalimiz yükselir.” Salonda kısa bir sessizlik oldu. Birkaç yönetici, genç adamın görüşünü kaşlarını kaldırarak onayladı. Biri hafifçe mırıldandı: -“Fena değil…” Adnan Bey oğluna dikkatle baktı. Gözlerinde hem gurur hem de ölçülü bir şüphe vardı. Sanki “ilk sınavını veriyorsun” der gibiydi. -“490…” diye tekrarladı Adnan Bey. Sonra başını salladı. “Riskli. Ama mantıklı. Zaten bu iş biraz da risk işi, değil mi?” Herkes fikir birliğine varır gibi başını salladı. Toplantı devam etti. Detaylar, finans tabloları, lojistik planlamalar konuşuldu. Serdar, her söz alışında daha özgüvenli olmaya başladı. Notlar aldı, kısa ama yerinde yorumlar yaptı. İlk defa şirketin içinde gerçekten “var” olduğunu hissetti. Toplantı sona erdiğinde yöneticiler notlarını toplayıp ayağa kalktılar. Herkes sırayla Adnan Bey’e selam verip çıktı. Çoğu Serdar’a da kısa bir gülümsemeyle başını eğdi. Bu, kabul gördüğünün ilk işaretiydi. Oda boşaldığında Adnan Bey sandalyesinden doğruldu, viski kadehinin yerine elini koydu ve oğluna baktı. -“Fena değildi. Daha yolun başındasın ama bu işte kafan çalışıyor. Bugün beni şaşırttın ve gururlandırdın.” Serdar’ın içi ısındı, ama yüzüne belli etmedi. Sadece başını salladı. İçinden ise başka bir şey geçiyordu: “Bu dünyanın içine çekilmeme izin vermeyeceğim. Ben sadece kendi yolum için buradayım.” Telefonu cebinde titredi. Ekranda Zeynep’in adı belirdi. Serdar’ın yüzünde istemsiz bir tebessüm dolaştı. Babası fark etti ama hiçbir şey söylemedi. "Bitmedi mi daha toplantın." "Şimdi bitti ama ufak bir işim var. 2 saate alayım mı seni?" "Ben kendim gelebilirim" "Seni ben davet ettim. Zaten karşıdayım. Konum bekliyorum." "KONUM:*******" -“Ben çıkıyorum, galeriye gideceğim. Oradan da Zeynep’le buluşacağım.” dedi Serdar, babasının gözlerinin içine bakarak. Sesinde kararlılık vardı ama içinde tarif edemediği bir heyecan da taşıyordu. Adnan Bey sandalyesinden hafifçe doğrulup sigarasını küllüğe bastırdı. Kaşlarını çatarak oğluna baktı. -“Peşine iki kişi takacağım. Seni galeriye de onlar götürsün. Sonra varlıklarını fark etmeyeceksiniz bile.” Serdar itiraz etmeyi düşünmedi. Babasının bu tarz tedbirlerinin sebebini biliyordu. İtiraz etmesi de işe yaramıyordu zaten. -“Tamam.” dedi kısaca ve hızlıca şirketten çıktı. Kapının önünde bekleyen siyah camlı lüks araca bindiğinde, göğsünde bir düğüm çözülmüş gibiydi. Camın arkasından İstanbul’un telaşlı kalabalığını izleyerek derin bir nefes aldı. Şoför, kısa sürede galerinin önünde durdu. Galeri, lüks markaların parıldayan vitrinleriyle göz kamaştırıyordu. İçeri adım attığında modern dekorasyonun ortasında onu güleryüzlü, şık giyimli bir kadın karşıladı. -“Hoş geldiniz. Size nasıl yardımcı olabilirim, Serdar Bey?” dedi sıcakkanlı bir sesle. Serdar da aynı nezaketle karşılık verdi: -“Hoş buldum. Ben Audi Q3 istiyorum. Hemen alıp gidebileceğim bir düzeyde olması yeterli.” Kadının gözleri parladı, işini bilen bir satıcı gibi güven veren bir tavırla gülümsedi. -“Tabii, aklınızda bir renk seçeneği var mı?” -“Siyah olsun.” dedi Serdar tereddütsüz. Siyah, onun için her zaman güç ve sadeliği ifade etmişti. Kadın en uygun modeli gösterdi. Serdar arabanın etrafında dolanırken, metalin soğuk parlaklığı ve koltukların deri kokusu içini garip bir heyecanla doldurdu. İmzalar atıldı, işlemler halledildi. -“Satış işlemleri biraz sürer. Ama siz arabanızı alabilirsiniz, Serdar Bey. İyi günlerde kullanmanız dileğiyle.” dedi kadın, anahtarları uzatırken. -“Teşekkürler.” dedi Serdar, hafif bir tebessümle. Anahtarı eline aldığında çocukluğundan beri hayalini kurduğu bir anın içinde olduğunu hissetti. Arabanın kapısını açıp oturdu, kontağı çevirdiğinde motorun tok sesi adeta kalbinin ritmiyle birleşti. Kısa ayarlamalardan sonra cebindeki telefonu çıkardı, Sena’nın gönderdiği konumu açtı. Yola koyulurken içinde tarif edemediği bir heyecan vardı. Konuma yaklaştığında Sena’yı aradı. İlk defa telefonda konuşacaklardı. Telefon açıldığında Sena’nın sesi geldi. Neşeli, sıcacık, insanın içini aydınlatan bir ses… -“Alo? Geldin mi?” Serdar’ın kalbi güm güm atıyordu. Elini direksiyona sıkıca bastırarak sakinleşmeye çalıştı. -“Az kaldı. Hazır mısın?” -“Hazır sayılırım. Ne zamana gelmiş olursun?” -“Bir yirmi dakikaya oradayım.” dedi Serdar. -“Tamam, o zamana hazır olmuş olurum.” -“Tamamdır. Görüşürüz. Dikkatli kullan.” -“Görüşürüz.” dedi Serdar. Telefon kapanınca yüzünde istemsiz bir gülümseme yayıldı, gözlerinde parıltı belirdi. Yolda ilerlerken ilk gördüğü çiçekçide durdu. İçeri girip hiç düşünmeden kırmızı laleler seçti. Çiçeklerin parlak kırmızısı, akşam karanlığında bile göz alıcıydı. Buketi eline aldığında kalbinin atışları daha da hızlandı. Arabasına dönüp tekrar yola koyuldu. Hava kararmaya başlamıştı. Konuma yaklaştığında Sena’ya kısa bir mesaj attı: “Geldim.” Evin önüne vardığında Sena çoktan inmiş, hafifçe titreyerek kaldırımda bekliyordu. Serdar, yol ortasında arabayı durdurup hızlıca indi. Elindeki kırmızı laleleri Sena’ya uzattı, ardından ona sıkıca sarıldı. -“Üşümüşsün. Neden erkenden indin?” diye sordu. -“Bekletmek istemedim.” dedi Sena, gülümseyerek. -“Beklerdim, ne olacak. Hadi hemen arabaya geçelim. Daha fazla üşüme.” -"Çiçekler çok güzel. Çok teşekkür ederim." -"Senin kadar olmasa da..." dedi Serdar. Sena başını salladı, minnetle gülümsedi. Serdar onun arkasından yürüyüp kapısını açtı. -“Merci.” dedi Sena nazikçe. Serdar kapıyı kapattı, hızlıca sürücü koltuğuna geçti. Motoru çalıştırırken ikisinin de kalbi aynı tempoda atıyor gibiydi. Sessizlik ağırdı ama tatlı bir heyecanla doluydu. Serdar bu sessizliği bölmek için müzik açtı. Tesadüfen denk gelen şarkının sözleri o anın duygusunu öyle iyi yansıtıyordu ki ikisi de kısa bir süre nefeslerini tutmuş gibi oldu: “Ey aşk… derin bir suya dalar gibi, evin yolunu arar gibi…” Sena, gözlerini camdan dışarıya çevirdi ama gülümsemesini saklayamadı. -“Nereye gidiyoruz?” diye sordu. -“Boğazda bir yere rezervasyon yaptırdım. Balık seversin değil mi? Onu sormayı unuttum ama balık dışında da yemekleri var zaten.” -“Severim. Ama kahve için buluşacaktık.” dedi Sena hafif şaşkınlıkla. -“Aç değil misin?” O sırada Sena’nın karnı guruldadı. İkisi de bir an sessiz kaldı, ardından Sena kahkahaya boğuldu. -“Ahahahah, benim cevap vermeme gerek kalmadı.” Serdar da gülerek ekledi: -“O kadar acıkmışsın ki dile geldi.” -“Ahhha evet öyle.” -“Ben de çok açım. O yüzden önce yemek yiyelim. Sonra kahve içeriz.” Sena başını sallayıp manzaranın tadını çıkarmaya başladı. Şehir ışıkları camdan içeri sızıyor, yol boyunca Boğaz’ın kıyısındaki mekânların ışıkları dans ediyordu. Mekânın önüne geldiklerinde vale hızla yanlarına geldi. Önce Sena’nın kapısını açtı, ardından Serdar’a bakarak anahtarı aldı. Serdar, Sena’nın yanında yürürken ellerini nereye koyacağını bilemedi. İçinde ona dokunma isteği vardı ama ilk buluşmalarında onu rahatsız etmek istemiyordu. Garson onları karşılayıp cam kenarındaki masaya götürdü. Serdar önce Sena’nın sandalyesini çekip onun oturmasına yardım etti, sonra karşısına geçti. Menüleri beraber incelemeye başladılar. -“Alkol kullanıyor musun?” diye sordu Serdar. -“Normalde içmiyorum ama sen içeceksen eşlik edebilirim.” dedi Sena, hafif bir tebessümle. -“Rahatsız olmazsan birer kadeh içebiliriz.” Sena başını salladı. Siparişler verildi. Sena isteğini doğrudan garsona değil, Serdar’a söylemişti. Bu küçük hareket Serdar’ın hoşuna gitmişti. Sanki aralarında görünmez bir bağ kurulmuş gibiydi. Yemekler geldi, yanında birer kadeh şarap... Sohbet uzadıkça zamanın nasıl geçtiğini anlamadılar. Sena ailesini anlattı, çocukluğundan bahsetti. Serdar da hayatının bazı yönlerini paylaştı. Birbirlerine dair temel şeyleri öğrendikçe aralarındaki mesafe daraldı. Saat gece yarısını geçmişti. Mekânda neredeyse kimse kalmamıştı. Sena saate baktığında gözleri büyüdü. -“Artık kalkalım mı? Çok geç olmuş.” -“Tabii, nasıl istersen.” dedi Serdar ve sandalyesini çekip onun kalkmasına yardım etti. Çıkarken Sena duraksadı. Hesabı ödemediklerini fark etti. O sırada garson hafif eğilerek, saygılı bir ses tonuyla konuştu: -“İyi akşamlar, Serdar Selim Bey.” Sena o anda fark etti ki hesap çoktan ödenmişti. Serdar’ın adıyla... Arabaları kapıda hazır bekliyordu. Bu sefer dönüş yolunda ikisinin de kahkahaları ve sohbetleri eksik olmadı. Atmosfer ilk baştaki heyecanlı sessizliğin aksine daha rahat ve sıcaktı. Sena’nın evinin önüne geldiklerinde Serdar’ın yüzündeki tebessüm kayboldu. İçinde buruk bir his belirdi. -“Geldik.” dedi, sesi biraz düşmüştü. Sena kapıya bakıp sonra ona döndü. -“Kahve içelim diyeceğim ama geç oldu. Birisi görürse yanlış anlar.” -“Haklısın. Onu da başka sefere yaparız. Seni görmeye bahanem olur.” dedi Serdar, gözlerinde samimi bir ışıltıyla. Sena utangaç bir gülümseme ile arabadan indi. -“Hoşçakal, iyi geceler.” dedi. Serdar dayanamayıp arkasından indi. Apartmana doğru yürüyen Sena’nın arkasından seslendi: -“Sena?” Sena heyecanla arkasına döndü. -“Efendim?” -“Seni bir daha ne zaman göreceğim?”
Yeni kullanıcılar için ücretsiz okuma
Uygulamayı indirmek için tara
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Yazar
  • chap_listİçindekiler
  • likeEKLE