Oda hâlâ yarım kalmış bir tutkunun kesik nefeslerini taşıyordu. Perdelerden sızan solgun ışık, dağınık yatak örtülerinin ve yerde gelişigüzel bırakılmış kıyafetlerin üzerinde gezinirken, havada bitmemiş bir yakınlığın ağırlığı asılıydı. Ne Sena içindeki soruları susturabiliyordu, ne de Serdar gitmesi gerektiğini söylemenin yükünden kurtulabiliyordu. Sessizlik, aralarına görünmez ama kalın bir perde çekmişti.
Sevişmelerinin yarım kalması ikisinin de canını sıkmıştı. Sena, sorgulayıcı bakışlarını Serdar’ın üzerine dikmişti. Dudaklarının kenarında öfke ile kırgınlık arasında gidip gelen bir ifade vardı. Serdar ise yerdeki paltosunu alıp doğruldu, omzuna attı. Gözlerinde hâlâ biraz önceki ateşin kıvılcımları yanıyordu, ama sesi hayal kırıklığıyla doluydu.
-“Gitmem lazım.”
Sena’nın kaşları çatıldı, sesi buz gibi bir merakla sordu:
-“Nereye gideceksin?”
Serdar, gözlerini kaçırmadan yanıtladı:
-“Şirkete geçmem lazım. İhale için.”
Sena dudaklarını birbirine bastırdı, boğazına düğümlenen soruları yutkunarak susturdu. Yalnızca kısa bir kelime döküldü ağzından:
-“Peki...”
-“Sen evden çıkma olur mu? Kapıda iki kişi var. Numaralarını atacağım sana. İstediğin bir şey olursa onlara ulaşırsın, olur mu?”
Sena anında itiraz etti. Omuzları dikleşti, sesi sertleşti:
-“Olmaz Serdar. Okula gideceğim. Sonra da işe gideceğim.”
Serdar derin bir nefes verdi, göğsü yükselip indi. Zaten gerilmiş olan sinirleri Sena’nın ısrarıyla daha da sıkışıyordu.
-“Niye ısrar ediyorsun? Tehlikeli işte.”
Sena gözlerini kısıp dudaklarını sıktı:
-“Oldu olacak yanında gezdir beni süs köpeği gibi!”
Serdar bir an sustu, sonra dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Yaklaşırken sesi alayla karışık bir sıcaklık taşıyordu:
-“Köpek falan estağfurullah. Ama seni yanımda gezdirme fikri iyiymiş, güzelim.”
Sözlerini söylerken Sena’ya öyle yaklaşmıştı ki burunları birbirine değecek kadar yakınlaşmışlardı. Sena bu defa ne geri çekildi ne de gözlerini kaçırdı. Dik duruşuyla, gözlerinin içine bakarak meydan okudu. Serdar’ın içindeki gitme isteği, bu bakışların altında hızla eriyordu.
-“Ben senin bu şekilde hayatına müdahale edip her istediğini yaptırabileceğin biri değilim, Serdar Selim Saruhanlı.”
Serdar, o ismi duyar duymaz bir an irkildi. Dudakları gerildi, bakışları sertleşti.
-“Senin hayatına müdahale etmekten zevk almıyorum. Seni korumaya çalışıyorum. Rahatsız oluyorsan tamam. Bırakıyorum. İstediğini yapabilirsin.”
Sesi kırgınlıkla sertlik arasında gidip gelirken hızla kapıya yöneldi. Sena şaşkındı. Serdar’ın birden bu kadar keskin tepki vermesine anlam verememişti. Derken Serdar’ın son sözleri odanın içinde yankılandı:
-“Ve lütfen… bana bir daha Saruhanlı içeren herhangi bir vasıfla hitap etme.”
Kapı hızla çarpıldı. Gürültüyle sarsılan kapının sesi, Sena’yı yerinde sıçratmıştı. Yatakta doğrulup bağdaş kurdu. Bir süre öylece oturdu, kalbinin sıkışmasını dindirmeye çalıştı. Serdar’ın kalbini mi kırmıştı? Aslında istememişti böyle olsun. Ama dilinden dökülen sözler geri alınmazdı. Hem bu kadar sinirleneceği ne demişti ki?
Oflayarak yerinden kalktı, odanın dağınıklığına göz gezdirdi. Evi toparlamaya başladı. Ama mevzu aslında dağınık eşyalar değildi. Kafasının içindeki darmadağınık düşünceleri toparlamaya, biraz olsun düzen vermeye ihtiyacı vardı...
Serdar şirkete girdiğinde kapıdan çıkmak üzere olan babasını gördü. Adnan Bey’in yüzünde ciddi ama dingin bir ifade vardı. Elinde tuttuğu tableti kolunun altına sıkıştırmış, ağır adımlarla kapıya yönelmişti.
-“Hoş geldin oğlum. Girme, çıkıyoruz.” dedi, gözlerini kısa bir an Serdar’a çevirerek.
Serdar başını hafifçe sallayıp babasının yanında yerini aldı. Beraber binanın mermer zemininde yankılanan ayak sesleriyle dışarı çıktılar. Kapının önünde bekleyen siyah Vito’nun motoru çalışır hâlde, hazır bekliyordu. Adnan Bey adımlarını aracına yönlendirmişken, Serdar alışkanlıkla kendi arabasına doğru yürümeye başladı.
Adnan Bey birden oğluna döndü, kaşlarını çatmadan ama dikkatle sordu:
-“Nereye?”
-“Arabama.”
Adnan Bey’in gözleri, Serdar’ın yüzünü yokladı. Ardından hafif bir tebessümle başını salladı.
-“Gel beraber gidelim. Konuşalım yolda biraz seninle.”
Serdar kısa bir tereddütten sonra onayladı, adımlarını babasının peşine çevirdi. Vito’nun arka kapısı açıldı, içeri girerken göz ucuyla korumaları süzdü. Korumalardan biri hemen kapıyı kapatıp öne geçti, araç yavaşça hareket etti.
Serdar arkasına yaslandı, gözleri dalgın bir şekilde camdan dışarı kaydı. Şehrin kalabalığı, trafik ışıkları, kaldırımda aceleyle yürüyen insanlar gözünün önünden akıp gidiyordu ama o hiçbirini görmüyor gibiydi. Aklı hâlâ birkaç saat önceki tartışmada, Sena’nın gözlerindeki kırgınlıkta takılı kalmıştı.
-“Nereye gidiyoruz?” diye sordu, sanki sesini bile duymaz bir hâlde.
Adnan Bey, oğlunun dalgınlığını hemen fark etmişti. Bir eliyle tabletini açıp verileri kontrol ediyordu, diğer yandan oğluna kaçamak bakışlar atıyordu.
Kısa süren sessizliğin ardından tableti kapatıp kenara koydu. Sesinde hem merak hem de babaya özgü bir sitem vardı:
-“Aklın nerede senin? Neden dalgınsın?”
Serdar başını çevirip babasının gözlerine bakmadı. Camdaki yansımasında kendi yorgun yüzünü gördü. Derin bir nefes aldı, sesi kayıtsızmış gibi çıkmaya çalıştı:
-“Buradayım baba. Dalgın değilim.”
Adnan Bey, oğlunun bu kısa yanıtla gerçeği sakladığını anladı ama üstelemedi. Sadece başını hafifçe sallayıp gülümsedi.
-“Tamam, ihaleden sonra seninle baba oğul bir yemeğe çıkalım. Ne dersin?”
Bu teklif, Serdar’ın zihnindeki uğultuyu bir anlığına susturdu. Gözlerini babasına çevirdi, dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm belirdi.
-“Olur baba, çıkalım.”
Aracın içi yeniden sessizliğe gömüldü. Motorun uğultusu, lastiklerin asfalta sürtünmesi, camdan içeri dolan şehir sesleri bu sessizliği dolduruyordu. İkisi de konuşmadı; Adnan Bey düşüncelerini ihaleye, Serdar ise kalbini kemiren duygulara gömmüştü.
Vito nihayet ihalenin yapılacağı mekânın önünde durdu. Korumalar hızla araçtan inip kapıları açtı. Adnan Bey ilk adımı attığında, Serdar da onunla beraber ağır ve dik bir duruşla içeri girdi.
Salonun kapısından girdiklerinde içerideki havanın ağırlığı hemen üzerlerine çöktü. Kalabalık sessizdi ama gergin bir uğultu, bakışların birbirine çarpışması hissediliyordu. Kristal avizelerden süzülen ışık bile, mekânın sert havasını yumuşatamıyordu.
Saruhanlılar kendileri için ayrılan masaya doğru ilerledi. Masanın karşısında ise Metin Gündüz Tanyel oturuyordu. Sırtını geriye yaslamış, parmak uçlarıyla koltuğun kenarını hafif hafif tıklatıyordu. Dudaklarının kenarındaki alaycı gülümseme, gözlerindeki kendinden emin ışıltıyla birleşmişti. Henüz tek kelime etmeden bile “zafer benim” diyordu. Bakışlarını bir Serdar’a, bir Adnan Bey’e kaydırırken, meydan okuyan bir eda yüzünden okunuyordu.
Herkes yerlerini aldıktan sonra ihale başladı. Masalara dağıtılan dosyaların açılış sesi, kalemlerin tıkırtısı ve arada boğaz temizleyen sesler, gerginliği daha da belirgin hâle getiriyordu. Ortamda kimse nefesini tutar gibi sessizliğe gömülmeden, işin sonucunu beklemeye başlamıştı.
Dosyalar açılıp ilk belgeler masalara bırakıldığında, odada bir uğultu dolaştı. Herkes göz ucuyla birbirini süzüyor, rakibin yüzündeki en ufak ifadeyi yakalamaya çalışıyordu.
Metin Gündüz Tanyel sandalyesinde hafifçe öne eğildi. Masadaki kalemini eline aldı, birkaç kez masaya tıklattı. Ardından kendinden emin bir sesle, salondaki sessizliği yararak konuştu:
-“Beyler, bu ihale benim için sadece bir iş değil. Aynı zamanda yeni bir dönemin başlangıcı.”
Sözleri açıkça meydan okumaydı. Gözlerini özellikle Serdar’a dikmişti. Onu yoklar gibi, sabrını ölçer gibi bakıyordu. Serdar’ın içindeki öfke kabarmaya başlamıştı; dudaklarını sıkarak kendini tuttu. Gözlerini kısa bir an için babasına çevirdi.
Adnan Bey’in yüzünde en ufak bir değişiklik yoktu. Sakin, hatta biraz da ilgisiz gibi görünüyordu. Kalemini eline aldı, önündeki kâğıtlara göz gezdirdi. Sanki Metin’in sözlerini hiç duymamış gibi davranıyordu. Bu soğukkanlı tavır, hem Serdar’ı hem de masadaki diğer katılımcıları şaşırtıyordu.
Metin, istediği etkiyi yaratamadığını fark edince dudaklarının kenarı belli belirsiz aşağı kıvrıldı. Ama çabuk toparlandı. Dosyasından birkaç kâğıt çıkardı, masanın üzerine bıraktı.
-“Benim teklifim net. Ve şunu herkes bilsin ki, piyasadaki boşluğu dolduracak tek şirket benimki.”
Serdar artık dayanmakta zorlanıyordu. Yumruğunu masanın kenarına yasladı, söze girmeye yeltendi. Fakat Adnan Bey, onun bu hareketini fark ederek elini hafifçe Serdar’ın koluna koydu. Göz ucuyla ona sakin olmasını işaret etti. Sonra, dingin bir sesle konuşmaya başladı:
-“Metin Bey, boşluğu doldurmak güzel bir hedef. Ama bilirsiniz, piyasada boşluklar uzun sürmez. Önemli olan, yıllar boyu ayakta kalabilmektir.”
Sözlerini ağır ağır, kelimeleri tartarak söyledi. Masada yankılanan bu cümle, aslında ustaca verilmiş bir gözdağıydı. Metin’in yüzündeki kendinden emin ifade bir an için dondu. Çevresine bakındı, salondaki diğer katılımcıların gözleri şimdi onda değil, Adnan Bey’deydi.
Serdar, babasının bu hamlesini izlerken içten içe hayranlık duydu. Babasının soğukkanlılığı, yılların getirdiği tecrübenin ta kendisiydi. Kendi öfkesiyle hemen karşılık vermek isterken, Adnan Bey tek cümleyle üstünlüğü sağlamıştı.
Salondaki hava daha da ağırlaştı. Artık herkes biliyordu ki, bu ihale sadece rakamların yarışı olmayacaktı; aynı zamanda güç ve itibar savaşıydı.
Kapalı zarflar masaya bırakıldığında, herkesin nefesi kesilmiş gibiydi. Odayı saran sessizlikte yalnızca kâğıtların hışırtısı duyuluyordu. Görevli tek tek zarfları topladı, ardından herkesin gözünün önünde yavaşça açmaya başladı.
Serdar, önüne koyduğu dosyanın kenarını sıkıca kavramıştı. Yüzü dışarıdan soğukkanlı görünüyordu ama içinde kalbinin gürültüsü yankılanıyordu. Geceden beri aklında hep aynı şey dönüyordu: Tanyel’in teklifini biliyoruz. Sadece 1 lira fark… Bu iş biter.
Görevli ilk olarak Tanyel’in zarfını açtı. Rakamı yüksek sesle okuduğunda salonda hafif bir uğultu yayıldı. Metin Gündüz Tanyel dudaklarının kenarına kendinden emin bir gülümseme kondurdu. Çenesini kaldırdı, bakışlarını karşı masadaki Saruhanlılara dikti. Şimdi beni alkışlayın dercesine…
Ardından sıra Saruhanlıların teklifine geldi. Görevli zarfı açtı, kâğıdı dikkatle inceledi ve sesini yükselterek rakamı okudu. Tanyel’in teklifinden yalnızca 1 lira fazlaydı.
Salonda önce kısa bir sessizlik oldu. Sonra fısıltılar, şaşkın bakışmalar yayıldı. Herkesin yüzünde aynı ifade vardı: Tesadüf olamayacak kadar ince hesaplanmış bir fark.
Metin’in yüzü anında gerildi. Az önceki kendinden emin gülümseme silinip yerini öfkeyle gerilmiş çeneye bıraktı. Gözleri kısılmış, Serdar’a saplanmıştı. Sanki “Sen ne yaptın?” diye bağırıyordu bakışlarıyla.
Serdar ise gözlerini babasına kaydırdı. Adnan Bey, sanki her şey olması gerektiği gibi ilerliyormuş gibi dingin bir tavırla arkasına yaslanmıştı. Tek kaşını kaldırıp oğluna belli belirsiz bir bakış attı. Gurur mu, yoksa ihtiyat mıydı o bakıştaki? Serdar ayırt edemedi.
Sonuç açıklandı: İhale Saruhanlılar'ın olmuştu.
Salonda alkış yoktu, ama herkesin içinde bir hareketlilik başladı. Kimi başını sallayarak başarıyı kabulleniyor, kimi dudak bükerken Tanyel’i kolluyordu. Metin, dişlerinin arasından belli belirsiz bir küfür mırıldandı. Elleri yumruk olmuştu. Serdar’a öyle bir bakış attı ki, aralarındaki savaşın şimdi daha yeni başladığını ilan ediyordu.
Serdar o bakışı karşıladı. İçinden “Bu sadece başlangıç” diye geçirdi.
Sonuç resmen açıklandığında, herkesin gözü Metin Gündüz Tanyel’e çevrilmişti. Birkaç saniye boyunca hiç kıpırdamadı, çenesini sıkmış, bakışlarını Serdar ve Adnan Bey’e kilitlemişti. Sonra derin bir nefes alıp, yüzüne sahte bir tebessüm kondurdu.
Ağır adımlarla Saruhanlıların masasına yaklaştı. Herkes sessizdi, yalnızca topuk sesleri yankılanıyordu. Metin, masaya geldiğinde kısa bir an durdu, sonra başını eğerek alaycı bir nezaketle,
-"Tebrik ederim… Gerçekten ince bir hesap olmuş. Zarif bir farkla ipi göğüslediniz." dedi.
Sesinde kibarlık vardı ama tonunun altında soğuk bir metal çınlıyordu. Gözleri, gülümsemesiyle uyumsuz şekilde karanlık ve sertti. Bu iş burada bitmedi der gibi, her kelimenin altına gizlenmiş bir tehdit bırakıyordu.
Serdar gözlerini kısarak karşılık verdi.
-"Sağ olun, Metin Bey. Rekabetin doğasında bunlar var." dedi.
Sesinde sükûnet vardı ama içten içe öfkeyi bastırıyordu. Adnan Bey ise oğlunun aksine buz gibi bir sakinlikle,
-"Bizim için şeffaflık ve adalet her şeyden önemli." diyerek söze girdi. Bu cümlenin ne kadar iğneleyici olduğunu herkes anlamıştı.
Metin dudaklarının kenarını belli belirsiz oynattı, sonra gözlerini tekrar Serdar’a dikti.
-"Elbette… Şeffaflık… Adalet… dedi, sesi alayla yankılanıyordu. Sonra biraz daha yaklaşarak yalnızca onların duyabileceği bir tonda,
-"Ama unutmayın, bazen kazananın sevinci kısa sürer. İstanbul küçük yer, yollarımız yine kesişir." diye ekledi.
Bunu dedikten sonra doğruldu, ceketini düzeltti ve geldiği gibi ağır adımlarla geri döndü. Arkasında soğuk bir rüzgâr bırakmış gibiydi. Belki de savaş daha yeni başlıyordu.
İhaleden çıkıp kalabalığın uğultusunu arkalarında bıraktıklarında, Vito’nun kapısı yine onlar için açılmıştı. İçeri geçip koltuklarına yerleştiklerinde, dışarıda İstanbul’un telaşlı akşam trafiği başlamıştı. Araç ağır ağır ilerlerken içerideki sessizlik, neredeyse dışarıdaki korna seslerinden daha gergin hissettiriyordu.
Adnan Bey, gözlüğünü çıkarıp ceketinin cebine koydu. Yüzündeki ciddi ifade hiç bozulmadan, hafifçe oğluna döndü.
-"İhaleyi aldık, evet… Ama Metin’in gözlerini gördün, değil mi?" dedi.
Sesi düz ve sakindi ama içinde net bir uyarı barındırıyordu. Serdar, camdan dışarı bakarken dudaklarının kenarı belli belirsiz gerildi.
-"Gördüm. Yüzüne taktığı tebessüm tehditten başka bir şey değildi."
Adnan Bey başını salladı.
-"Doğru. Böyle adamlara yenilgi yedirmek kolay değildir. Hele ki Tanyel gibi, sahayı kendinin sanan birine… Bundan sonra işin sadece rakamlarla değil, daha kirli yöntemlerle de yürütülmesini bekleyebilirsin. İhaleye girilecek projeleri seçme ve yürütme görevi senin artık."
Serdar gözlerini babasına çevirdi.
-"Bizim için fark etmez. Onun oyununa aynı şekilde cevap veririz."
Adnan Bey bir an oğluna uzun uzun baktı. Yüzünde gururla karışık bir kaygı vardı.
-"İşte orada dikkatli olman lazım. Bizim gücümüz rakamda, disiplinde, stratejide. Ama oyunu onun kurallarına göre oynarsak, kirin içine çekilmiş oluruz. Bu da senin istemediğin bir şey."
Serdar dişlerini sıkarak başını salladı. İçinden, “Oyun kurallarını kim belirlerse belirlesin, ben geri adım atmam. Gerekirse kendime rağmen...” diye geçiriyordu. Ama babasına bunu söylemedi.
Adnan Bey devam etti:
-"İhaleyi almak güzeldi ama daha önemlisi sonrası. Artık bütün gözler üzerimizde. Küçük bir hatayı bile fırsat bilip üstümüze gelecekler. Bugün sahada Metin vardı, yarın başka biri çıkacak. O yüzden adımlarını sağlam atacaksın."
Araç bir ışıkta durdu. Kırmızı ışığın solgun yansıması Serdar’ın yüzüne vurdu. Dışarıya bakarken, kendi yansımasını camda gördü. Babasının söyledikleri haklıydı, ama içindeki hırs, Metin’in o bakışlarıyla daha da körüklenmişti.
-"Anladım baba,."dedi kısaca. Sesi soğuk ama kararlıydı.
Adnan Bey derin bir nefes aldı, sonra koltuğunda biraz geriye yaslandı.
-"Güzel. Şimdi… Şirketi biraz kenara bırakıp baba oğul biraz soluklanalım."
Serdar başını salladı. Yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. İçinden, “Metin’le hesap başka bahara kaldı… Şimdilik” diye geçirdi.
Araç, trafiğin arasından ağır ağır ilerlerken, ikisinin de aklında aynı şey vardı: kazanılan ihale, asıl savaşın sadece başlangıcıydı.
Araç boğaz hattına doğru ilerlerken, gecenin serinliği camlardan süzülüyor, İstanbul’un ışıkları suya yansıyordu. Şehir, gündüzün hengâmesinden sıyrılıp geceye özgü ihtişamına bürünmüştü. Vito ağır adımlarla yol alırken, Adnan Bey’in tercih ettiği restoranın tabelası göründü: yüksek camlarıyla içeriden dışarıya sıcak bir ışık yayılan, saygın iş insanlarının tercih ettiği nezih bir mekân.
Korumalardan biri hızlıca öne geçip kapıyı açtı. Adnan Bey sakin bir edayla aracından inerken, Serdar onu bir adım geriden takip etti. Kapının önünde çalışanlar hazır kıta bekliyordu; hemen buyur ederek onları içeri aldılar.
Restoranın içi, loş bir şıklıkla döşenmişti. Kristal avizeler, parlak cilalı masalara ışığını bırakıyor; duvarlardaki tablolar, mekâna sanat galerisi havası katıyordu. Masalar aralıklı dizilmişti, öyle ki her müşterinin kendi özel alanı vardı. Ortamda kısık bir caz melodisi çalıyordu, bu da sessizliği bozmadan sohbete zemin hazırlıyordu.
Garson, onları rezervasyon yapılmış köşe bir masaya yönlendirdi. Masa, geniş camın kenarındaydı; boğaz manzarası, şehrin tüm ışıklarıyla ayaklarının altındaydı. İki kişilik masa, beyaz örtüyle kaplanmış, ortasında ince uzun bir şamdan yanıyordu.
Adnan Bey ceketini çıkarıp sandalyesine yerleşti, ağırbaşlı bir hareketle elini masaya koydu. Serdar ise sandalyesini çekip otururken bir an manzaraya göz attı. İçinde, ihale sonrası yaşadığı gerginlikle karışık bir dinginlik hissi vardı.
Garson yanlarına gelip menüleri uzattığında, Adnan Bey eliyle nazikçe reddetti.
-"Bizim için hazırlığınızı yapın." dedi.
Masa başında birkaç saniyelik sessizlik oldu. Boğazın ışıkları, onların yüzüne vuruyor; hem babayı hem oğulu düşüncelere daldırıyordu. Sonra Adnan Bey, hafifçe gülümseyerek söze girdi:
-"İş tamam, artık biraz rahatlayabiliriz. Şimdi sadece yemek ve sohbet…"
Serdar, babasının bakışlarına karşılık verirken, “umarım öyle olur” diye düşündü. Aklı hala Sena'daydı.
-“Seni böyle düşüncelere gark edip uzaklara daldıran şey ne oğlum? Anlat.”
Adnan Bey’in sesi Serdar’ı gerçek dünyaya döndürdü. Babasının gözlerinde hem merak hem de hafif bir kaygı vardı; oğlunun ruh halini hemen hissedebiliyordu.
Serdar derin bir nefes aldı, kalbinin hızla çarpışını ve göğsündeki sıkışmayı hissetti. Dudaklarından çıkan kelimeler, içindeki karmaşayı tam olarak yansıtıyordu:
-“Sena… dün gece Jale’nin odasından çıkarken gördü beni.”
Garsonlar masayı donatırken, camdan süzülen hafif ışık Serdar’ın yüzüne vuruyor, gözlerinin içindeki yorgunluğu ve kaygıyı ortaya çıkarıyordu. Adnan Bey, garsonların masadan uzaklaşmasını bekledi, rakı kadehleri masaya dolduğunda artık konuşmaya hazırdı.
-“Sonra ne oldu?” dedi Adnan Bey, tabağından mezeleri alırken. Sesinde sorgulama kadar sabır da vardı.
-“Çıktı gitti. Peşinden gittim ben de. Dinlemeyince sırtıma attım, arabaya koyup evine götürdüm.” Serdar’ın sesi hem pişmanlık hem de çaresizlik taşıyordu.
Adnan Bey hafifçe gülümsedi ama gözlerindeki ciddiyet kaybolmamıştı:
-“Oğlum, kızın rızası olmadan böyle şeyleri neden yapıyorsun? Ben sana böyle mi öğrettim?”
-“Ne yapayım baba? O kadar inat ki… burnunun dikine gitmekten zevk alıyor sanki.” Serdar’ın sesi alkolün de etkisiyle biraz çatallandı. Kadehi hızlıca kaldırıp birkaç yudumda içti, midesi bulanıyordu ama duramıyordu.
-“Yavaş ol. Unutmuşsundur rakının tadını, çarpar sonra.”
Serdar kendi kendine konuşur gibi, çevresindekileri unutcasına, mırıldanır gibi konuştu:
-“Aşık oldum ben Sena’ya. Onun hayatını kısıtlıyorum sanıyor. Ama ben sadece onu korumaya çalışıyorum. Neyle karşı karşıya olduğunu bile bilmiyor, anlamıyor… nasıl yapacağım, onu rahatsız etmeden, kısıtlamadan nasıl koruyacağım bilmiyorum…”
Bir kadeh daha hızlıca içti, alkol kanında dolaşırken çenesini gevşetmiş, düşünmeden konuşmasına neden oluyordu. Babasının yüzündeki anlayışlı bakışlar, onu bir yandan rahatlatıyor ama öfkesini de tetikliyordu.
-“Şimdi anlıyor musun beni? Sen böyle inat ederken benim ne hissettiğimi?” Adnan Bey’in sorusu Serdar’ı derin bir boşlukta bıraktı.
-“Anlıyorum…” dedi Serdar, sesinde hem kabullenme hem de yorgunluk vardı.
Bir süre sessizlik oldu. Masadaki mezeler ve rakılar, ikisinin de içinde fırtınalar estiren duyguları bastırmaya yetmiyordu. Serdar, başka bir kaygısını dile getirdi:
-“Ya Saruhanlı olduğum için benden vazgeçerse…?”
Adnan Bey donakaldı. Dudaklarına götürdüğü kadeh havada asılı kalmış gibi elinde kaldı. Sevdiklerinin kalbinde yer edinmek, aşık olmak güzeldi ama soyadının, köklerinin ağırlığı başka bir sorumluluk demekti.
-“Aşık olmak çok kıymetli evet. Ama soyadın senin hem geçmişin hem de geleceğindir Serdar. Ben bugün varım, yarın yokum belki. Ama Saruhanlı benden önce de vardı, senden sonra da olacak. Ondan vazgeçemezsin.”
Serdar acı bir gülümseme takındı, gözlerinde hem pişmanlık hem de kararlılık vardı:
-“Sen annem için kendi adından, soyadından vazgeçip Saruhanlı olmadın mı?”
Adnan Bey’in ciddiyeti bir anda yükseldi:
-“O konu başka Serdar, sen de bunu biliyorsun.”
-“Saruhanlı kanından gelen hiç kimse senden daha çok sahip çıkmamıştır bu isme.” Serdar’ın sesi hem alkolün etkisiyle biraz boğuk, hem de öfke ile karışıktı. Sendeleyerek masadan kalktı.
-“Nereye?” diye sordu Adnan Bey, gözlerinde hem kaygı hem de sorduğu sorunun arkasında tatlı bir otorite vardı.
-“Senaya gidiyorum. Konuşacağım.”
Adnan Bey başını hafifçe salladı; sözlerinde bir onay, bir uyarı, bir baba sevgisi vardı. Serdar dik duruşunu olabildiğince koruyarak mekandan çıktı. Kapıda onu görüp koluna girmek için yeltenen korumayı durdurdu; şoför çoktan arabayı hazır etmişti.
Aracın camından dışarı bakarken, aklından geçen tek şey Sena’ydı. Her viraj, her ışık Serdar’ın içini kıpır kıpır eden bir heyecan ve kaygıyla doluydu. İnsanüstü bir çabayla kusmamak için kendini zorladı. Sonunda Sena’nın evinin önüne geldiklerinde, bir süre İstanbul’un serin havasını içine çekip toparlanmaya çalıştı. Başarılı olmayıp midesindekileri çıkardı. Bu daha iyi gelmişti.
Tam apartmana yönelmişti ki telefonuna bildirim geldi. Sena’dandı... Küçük bir gülümsemeyle fotoğrafını açtı. Kolunu olabildiğince yukarı kaldırmış, masayı da alacak şekilde selfie çekmişti, sevimli bir yüz ifadesiyle...
"Brownie yaptım. Bana eşlik eder misin?"
Yazmıştı altına.Serdar, Sena’nın her detayını bir an durup inceleyip telefonu cebine attı. Merdivenleri üçer beşer çıkarak hızla senanın kapısını çaldı. Kısa süre sonra kapıyı açan Sena, gözlerinde hem şaşkınlık hem de hafif bir gülümseme ile:
-“Işınlanmayı mı buldun?” dedi.
Serdar, onun sorusunu görmezden gelip heyecanla kendi sorusunu sordu:
-“Sena… benimle çalışır mısın?”