Sena, Serdar’ın ne demek istediğini anlayamamıştı. “Benimle çalışır mısın?” demesi ne anlama geliyordu? Hem de böylesine alkolün gölgesinde, tam da şu anda… Kafası karışmıştı, ama belli etmemeyi seçti.
-“Gel içeri,” dedi kısa bir tereddütten sonra.
Serdar sendeleyerek içeri adım attı. Bilinci bulanıktı, göz kapakları ağırlaşıyor, adımlarını güçlükle atıyordu. Sena, onun bu hâlini görünce ciddiye almamaya karar verdi. Sarhoştu. Söylediği sözler ayık kafayla düşünülmüş şeyler olamazdı.
Serdar içeri geçti, derin bir nefesle kendini koltuğa bıraktı. Başında hafif bir dönme, midesinde hafif bir dalgalanma vardı. Üzerindeki kabanı zorlanarak çıkardı, omuzlarından kayıp yere düşecek gibi oldu. Başını geriye yasladı, gözleri tavana daldı. Sena, onun hâlini izlerken bir yandan da içinde garip bir huzur hissetti; ne kadar yorgun, ne kadar perişan görünse de, yanındaydı.
Sessizce yanına oturdu, başını Serdar’ın göğsüne yasladı. Kalbinin ritmini duymak, garip bir güven duygusu uyandırdı içimde. Serdar, elini hiç tereddüt etmeden beline doladı. Onu kendine daha sıkı çekti, sanki her an kaybolacak bir hayali yakalamak ister gibi… Saçlarının arasına küçük bir öpücük kondurdu. Ardından yanağını Sena’nın başına yaslayıp gözlerini kapattı. O an, tüm kaosun ortasında yalnızca huzur vardı. Gün boyu içine işleyen öfke, sabahki kırgınlık… hepsi eriyip gitmişti. Loş ışık ve koltuğun insanı içine çeken rahatlığı, bu sahneyi tamamlayan kusursuz bir çerçeve gibiydi.
Sena başını kaldırdı, gözleri yavru bir kedininki gibi büyük, berrak ve masum bakıyordu. Serdar’ın dudakları, ince bir tebessümle yukarı kıvrıldı. İkisi de kelimelere ihtiyaç duymadan uzun uzun bakıştılar. Zamanın aktığını bile unutmuşlardı. Sonra Sena, dudaklarını nazikçe Serdar’ın boynuna kondurdu. Burnunu, boynunun oyuntusuna gömdü. Mis gibi kokuyordu Serdar. Güven veren, insanı sarhoş eden bir koku…
Serdar’ın teninden yayılan o sıcaklık ve koku, Sena’nın içini eritirken, sesi hafif titrekti:
-“Sabah seni kızdıracak bir şey söyledim. Özür dilerim.”
Serdar onu daha sıkı sardı. Sesinde çaresizlik ama aynı zamanda yalın bir samimiyet vardı:
-“Beni Saruhanlı olarak görmeni istemiyorum. Ben senin yanında sadece Serdar’ım.”
Sena dikleşti, yüzünü avuçlarının arasına aldı. Gözleri ciddiyetle doluydu.
-“Özür dilerim,” dedi bir kez daha, fısıltı gibi.
Serdar huzurlu bir nefes aldı. Gözlerini kapadı, başıyla onayladı. Tekrar açtığında gözleri yine Sena’yla buluştu. O an Sena’nın içi pır pır etmeye başladı, kalbi hızla çarptı. Heyecanına yenilip hızla yanından kalktı.
-“Brownie getireyim,” dedi neşeli bir sesle. Ardından mutfağa yöneldi. “Kahve de ister misin?” diye seslendi.
-“Olurrr!” dedi Serdar, çocuksu bir tonda.
Sena tatlıları ve kahveleri hazırlarken, Serdar kalkıp banyoya yöneldi. Soğuk suyu yüzüne çarpınca hafif bir ayılma hissetti. Aynada kendi yansımasına baktı. Gerginlikten iz kalmamıştı. “Sena’nın yanında olmak… başka hiçbir şey böyle hissettirmiyor.” İçinden geçen buydu.
Salona geçtiğinde Sena da tam o sırada elinde tepsiyle girmişti. Kahveler, tatlı tabakları… Sehpanın üzerine yerleştirdi. Tabakları ve bardakları yakına bıraktı, tepsiyi uzak köşeye çekti. Sonra yeniden Serdar’ın yanına oturdu. İkisi yine dipdibeydi.
Sena eline küçük bir brownie parçası aldı, nazikçe Serdar’a uzattı. Serdar tatlıyı ağzına attı, gözlerini kapatarak keyif içinde çiğnedi.
-“Hayatımda yediğim en güzel brownie. Ellerine sağlık, güzelim.”
Sena’nın gözleri heyecanla ışıldadı.
-“Beğendin mi gerçekten?” dedi merakla.
-“Bayıldımmm,” dedi Serdar, abartılı ama içten bir tonla.
Tatlı eşliğinde sohbetleri aktı gitti. Günlerini anlattılar, birbirlerini dinlerken zamanın nasıl geçtiğini fark etmediler. Kahvelerin son yudumları içildiğinde Serdar Sena’ya uzun uzun baktı. Sena’nın ağzının kenarında çikolata izleri kalmıştı. Parlayan gözleri, heyecanlı enerjisiyle bıcır bıcır bir güzellik saçıyordu.
Serdar hafifçe yaklaştı. Burunları birbirine değdiğinde önce Sena’nın sıcak nefesini hissetti. Sonra başını yana eğip Sena’nın dudak kenarındaki çikolatayı yaladı.
Sena kıkırdadı, kahkahası odanın havasını ısıttı.
-“Ahaaahhh! Yeter, gıdıklanıyorum,” dedi cilveli bir tonla.
Serdar da onunla birlikte gülüyordu. Dudakları Sena’nın tenine her değdiğinde oyunu sürdürüyordu.
-“Ne yapayım… o kadar… tatlı… yemişsin… ki… hala… geçmedi…”
İkisinin kahkahaları, odanın loşluğunda yankılandı. O an, hafızalarına ömür boyu kazınacak, sıcak, saf ve mutluluk dolu bir andı.
Sena kıkırdayarak geri çekilmeye çalışsa da Serdar izin vermedi, kollarını onun beline dolayarak kendine daha da yaklaştırdı. Kahkahaların ardından kısa bir sessizlik çöktü; odada sadece birbirlerinin nefeslerini duyuyorlardı. Sena’nın gözlerinde parlayan neşe, yavaş yavaş yerini yumuşacık bir sıcaklığa bıraktı.
Serdar başını yana eğip alnını Sena’nın alnına yasladı. İkisi de gözlerini kapattı. Nefesleri birbirine karışıyor, kalpleri aynı ritimde atıyordu. Bu defa oyun yoktu, şaka yoktu. Aralarındaki bağın gerçekliği tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı.
Sena, kısacık bir tereddütten sonra gözlerini açtı. Karşısında Serdar’ın yüzünü gördü; yorgun ama huzurlu, biraz sarhoş ama tamamen ona ait bir yüzdü bu. Ellerini Serdar’ın yanaklarına götürdü, parmaklarıyla sakal çizgilerini okşadı.
Serdar, onun bu dokunuşuna gözlerini açarak karşılık verdi. Bakışları Sena’nın bakışlarına kilitlendiğinde, sanki tüm dünya yok olmuştu. Yavaşça dudaklarını Sena’nın dudaklarına yaklaştırdı. Hiç acele etmeden, tadını çıkara çıkara, bu anı ömür boyu hafızalarına kazıyacak şekilde…
İlk temas, tüy kadar hafifti. Ama o anda Sena’nın tüm vücudu ısındı, kalbi hızla çarpmaya başladı. Dudakları Serdar’ın dudaklarına tam anlamıyla kavuştuğunda, dünyadaki her şey silindi. İkisi için de zaman durmuştu.
Öpüşmeleri önce nazik ve çekingen, sonra giderek daha yoğun ve tutkulu hâle geldi. Serdar, Sena’nın belini kavrayıp onu kucağına çekti. Sena kollarını boynuna doladı, kendini tamamen bıraktı.
Loş ışık, masada yarısı içilmiş kahveler, sehpanın üzerinde soğuyan brownie parçaları… Hepsi bir fon olmuştu. O anın tek gerçeği, birbirlerine duydukları aşk ve bunun artık saklanamayacak kadar büyümüş olmasıydı.
Öpüşmeleri sona erdiğinde Serdar, alnını yeniden Sena’nın alnına yasladı. Nefes nefese kalmıştı ama dudaklarının kenarında huzurlu bir gülümseme vardı.
-“Sadece Serdar olmak yetiyor bana.” dedi fısıltıyla.
Sena gözleri dolu dolu, kısık bir sesle karşılık verdi:
-“Benim için de hep öyleydin zaten. Hep de öyle kalacaksın...”
Ve ikisi, birbirlerini sessizce kucaklayarak, o geceyi kalplerine mühürlediler. İkisi de uzun süre birbirlerinin kollarında sessizce kaldılar. Ne söze ihtiyaç vardı ne de açıklamaya… Her şey gözlerinde, nefeslerinde saklıydı.
Serdar, Sena’yı nazikçe kucağında tutarken saçlarını parmaklarının arasına aldı. Yumuşacık telleri okşarken, Sena’nın göz kapaklarının ağırlaştığını fark etti.
-“Uyu,” dedi fısıltıyla. “Ben buradayım.”
Sena gözlerini kapattı, yüzünü Serdar’ın göğsüne iyice gömüp huzurla derin bir nefes aldı. Kalbinin güçlü atışlarını duymak ona güven veriyordu. Dakikalar içinde nefesi yavaşladı, bedeni gevşedi.
Serdar, onun uyuduğundan emin olunca saçlarını okşamaya devam etti. Kendi gözleri de ağırlaşmaya başlamıştı ama Sena’yı bırakmaya kıyamıyordu. Onu sıkıca kavrayıp yavaşça yatağa götürdü. Üstlerini sıkıca örtüp Sena'ya sımsıkı sarıldı. Gözlerini kapatmadan önce, alnına küçük bir öpücük kondurdu.
-“Sadece benim ol,” diye fısıldadı karanlıkta.
Loş ışığın altında, birbirlerine sıkıca sarılarak uykuya daldılar. Dışarıda İstanbul’un gece gürültüsü sürüyordu ama o evin içinde zaman durmuştu. İkisi için dünya, birbirlerinin kollarından ibaretti.
Sabah güneşi perdelerin arasından sızdığında hâlâ aynı şekildeydiler; sarmaş dolaş, huzurlu ve sanki yıllardır bu uykuya hasret kalmış gibi derin bir uykuda…
İlk ışıklar perdelerin arasından süzüldüğünde odanın içine solgun bir aydınlık doldu. Kuş sesleri uzaklardan belli belirsiz duyuluyordu. Sena ağır ağır gözlerini açtı. Başını çevirdiğinde, Serdar’ın göğsünde huzurla uyuduğunu gördü.
Bir an için kalbi hızla çarptı. O kadar yakındılar ki Serdar’ın sıcak nefesini yanağında hissediyordu. Onun bu kadar rahat uyuyabilmesi, Sena’ya garip bir güven duygusu verdi. Gözleriyle yüz hatlarını inceledi. Kaşlarının arasındaki hafif çizgi, her zamanki ciddiyetini hatırlatıyordu ama uyurken yüzünde bambaşka bir dinginlik vardı.
Sena istemsizce gülümsedi. Elini uzatıp saçlarının arasına dokunmak, parmaklarını sakallarında gezdirmek istedi ama kendini tuttu. Onu uyandırmaktan korktu. Yalnızca bir süre daha bu huzuru izlemek istedi.
Tam kalkmaya niyetlendiğinde, belindeki güçlü kolun kendisini daha sıkı sardığını fark etti. Serdar gözlerini açmadan mırıldandı:
-“Kıpırdama… biraz daha böyle kalalım.”
Sena, yanağında yükselen sıcaklığa engel olamadı. Hafifçe başını salladı, sonra fısıldadı:
-“Biri uyanıkmış meğer.”
Serdar yavaşça gözlerini araladı. Uykulu ama sevgi dolu bakışlarla Sena’ya baktı. Parmağını saçlarının arasına daldırıp hafifçe okşadı.
-“Sen yanımdayken uyumak bile başka güzel.”
Bu sözler, Sena’nın kalbine ince bir sızıyla birlikte tarifsiz bir mutluluk yaydı. İçinden taşan duyguları belli etmemek için başını göğsüne yasladı, dudaklarında tatlı bir tebessüm belirdi.
Bir süre daha sarılı kalıp sessizce uyandılar güne. Dışarıda şehir uyanıyor, ama içeride yalnızca onların dünyassı vardı. Sena, Serdar’ın kolları arasından usulca sıyrıldı. Yatakta doğrulup saçlarını toparladı.
-"Kahvaltı hazırlayayım mı?” dedi gülümseyerek.
Serdar, yarı uykulu yarı keyifli bir halde başını salladı.
-“Ama sen kalkma, ben hallederim. Sen biraz daha uyu.”
Sena kaşlarını kaldırıp tatlı bir şaşkınlıkla baktı.
-“Sen mi kahvaltı hazırlayacaksın? Merak ettim doğrusu.”
Serdar gözlerini kısıp hafif bir gülümseme ile,
-“Abartma, yumurta kırmayı becerebiliyorum.”
Sena kahkaha attı, sonra yastığını kucaklayıp izlemeye koyuldu. Serdar mutfağa geçip buzdolabını karıştırmaya başladı. Yumurtaları tezgâha bıraktı, biraz da peynir ve zeytin çıkardı. Kahve makinesini çalıştırdı.
Onu izleyen Sena’nın gözlerinde sevgiyle karışık bir eğlence vardı. Kim derdi ki, o sert bakışlı, ağırbaşlı adam sabahın köründe mutfakta telaşla kahvaltı hazırlayacak?
Serdar tavaya yumurtaları kırarken hafifçe söyleniyordu:
-“Bakma öyle, stres oluyorum.”
Sena kahkahasını bastıramadı.
-“Sen ciddi misin? Daha iki yumurtayı kırdın diye strese mi girdin?”
Serdar dönüp göz kırptı.
-“Büyük iş benim için. İhaleden daha zor.”
O anda kahve makinesi bitip mutfağa mis gibi koku yayılınca Sena dayanamayıp yerinden kalktı. Yanına gelip fincanları çıkardı, peynirleri tabaklara yerleştirdi. Birlikte mutfağı toparladılar.
Birazdan masa hazırdı. Tabağın ortasında kızarmış ekmekler, kenarda peynir, zeytin, domates… İki fincan kahve. Çok gösterişli değildi ama ikisinin emeği vardı.
Masaya oturduklarında Serdar Sena’ya bakarak mırıldandı:
-“Şimdi oldu işte. Ev gibisi yok.”
Sena kalbinde beliren sıcaklıkla gülümsedi.
-“Bence de… Seninle olunca her yer ev gibi zaten.”
İkisi de kahvelerinden bir yudum alırken göz göze geldiler. Güne umut dolu bir başlangıç yapmışlardı.
Sena tam Serdar’a, dün gece "Benimle çalışır mısın?” sözünün ne anlama geldiğini soracaktı ki kapı çalındı. Bir anlık tereddütle Serdar’a baktı, sonra elindeki kahve fincanını bırakmadan kapıya yöneldi. Kapıyı araladığı anda, Sena’nın boğazından kopan ince ve keskin bir çığlık bütün evi doldurdu. Fincanın yere düşüp parçalanmasıyla çıkan şakırtı, çığlığın yankısına karıştı.
Serdar huzurla kahvaltısına devam ederken gelen bu ses, onun kalbini yumruk gibi sıktı. Bir anda sandalyeden fırladı, göğsünde yükselen o uğursuz hisle kapıya doğru koştu.
Kapının önüne vardığında gördüğü manzara içini dondurdu. Sena kapının karşısındaki duvara sinmişti; bacaklarını karnına çekmiş, titreyerek duvara yaslanmıştı. Yüzü bembeyaz kesilmiş, göz bebekleri korkudan büyümüştü. Sanki gözlerinin önünde dünyanın en karanlık kabusu canlanmış gibiydi.
Serdar hızla yanına çöktü. Elleriyle Sena’nın yüzünü kavradı, onu göz göze gelmeye zorladı.
-“Sena? Ne oldu? Ne oldu?!” dedi, sesi hem panik hem öfke doluydu.
Ama Sena’nın dudakları aralanmasına rağmen tek kelime çıkmıyordu. Gözleri hâlâ kapının önünde, yerde duran kırmızı kutuya kilitlenmişti.
Serdar, onun bakışlarını takip etti. Birkaç kez Sena’yla kutu arasında mekik dokudu bakışları. Kalbi göğsünü parçalayacakmış gibi atıyordu. Yavaşça Sena'dan uzaklaşıp kutuya doğru uzandı. Ellerini uzatırken içini kaplayan öfke ve korkuyu bastırmak için dişlerini sıktı. Kutuyu eline aldığında, kapağını aralamasıyla birlikte suratındaki kaslar gerildi.
Kutunun içinde bir insana ait kesik parmak vardı. Yanında ise kanla yazılmış bir not. Kanın kuruyup koyulaşmış rengi yazıya daha tehditkâr bir ağırlık katıyordu:
"Zafer sandığın sonun olacak. Ensendeyim SARUHANLI. Adamlarını kolla..."