Notun her harfi, kanın koyu rengiyle daha tehditkâr görünüyordu. Serdar’ın yüzü gerildi, çenesi kilitlendi. İçinde öyle bir öfke kabardı ki, o an dünyayı yakabilecekmiş gibiydi.
Arkasını döndüğünde Sena hâlâ titriyordu. Serdar onu kollarının arasına alırken, gözlerinde yemin gibi bir kararlılık vardı.
-“Merak etme. Kimse sana dokunamayacak. Ben buradayım.”
Ama içinden geçenler çok daha ağırdı: Bu, açıkça ilan edilmiş bir savaştı. Ve Serdar, bu savaşı kaybetmeye niyeti olmayan bir Saruhanlı’ydı artık. Tekrar kalkıp kutuya baktı. İçi bir garip olmuştu. Serdar kutuyu hızla kapatıp kenara koydu. Derin bir nefes aldı; öfkesini bastırmaya çalışırken damarları şakaklarında atıyordu. Sena’nın hâlâ titrediğini görünce yeniden yanına çöktü.
-“Tamam… sakin ol güzelim. Hiçbir şey olmayacak.” dedi, sesi alışık olduğu o sert tondan çok uzak, güven veren bir yumuşaklıktaydı.
Sena gözleri dolu dolu, başını Serdar’ın göğsüne yasladı.
-“Bize bunu kim yaptı?.. Bizi nereden buldular? Bize ne yapacaklar?..” diye fısıldadı.
Serdar cevap vermedi. Cevap belliydi aslında. Metin Tanyel… Ya da onun adına hareket eden bir köpek. Önemli değildi. Mesaj açıktı: “Sıranı bekle Saruhanlı, senin sonun da gelecek.”
Serdar, cebinden telefonunu çıkarıp tek hamlede koruma şefini aradı.
-“Hemen buraya geleceksiniz. Çevreyi sarın. Giren çıkan kim varsa bulun. Kamera kayıtlarını da istiyorum. On dakika içinde buradasınız.”
Emri verirken sesi buz gibi ve kesinlik taşıyordu. Ardından Adnan Bey’i aramayı düşündü ama vazgeçti. Önce ortamı kontrol altına almalıydı. Babasının haberi olursa ortalık ayağa kalkacak, Sena daha çok korkacaktı.
Telefonu kapattı, Sena’nın yüzünü elleri arasına aldı.
-“Beni dinle… bu işin seninle ilgisi yok. Sen güvendesin. Burada olduğum sürece sana kimse dokunamayacak.”
Ama kendi iç sesi fısıldıyordu: “Artık herkes hedefte… sadece ben değil, Sena da…”
Serdar kutuyu kenara bıraktıktan sonra içindeki buz gibi kararlılığı saklamaya çalıştı ama titremesi durmuyordu. Kısa, derin bir nefes çekti, ayağa kalktı ve kapıya yönelirken sesini alçaltarak söyledi:
-“Sena… kapıyı kilitle. Ben gelene kadar kapının önünden ayrılma, tamam mı?”
Sena gözlerini sıkıca kapatıp başıyla onayladı; dudakları kıpırdayıp bir şey söylemek istedi ama birkaç saniyelik bir sessizlikten sonra sadece,
-“Tamam” dedi. Serdar, anahtarı alıp kapıyı yavaşça kapattı; kilidin tık sesi koridorun soğukluğunda büyük bir güvence gibi çınladı.
Adımlarını hızlandırdı; evin ötesinde, yeni yeni uyanan şehrin ışıkları hala titriyordu. Aracına doğru inerken göğsünde bir ağırlık vardı. Koruma içgüdüsü, öfke ve sorumluluk birbirine karışmıştı. Torpidoya uzandı, eline soğuk silahın kabzası değince bir anlığına her şey netleşti: korumak zorundaydı. İstemese de artık Saruhanlı olmalıydı... Silahı çıkardı, şarjörün yerinde olduğunu kontrol etti; her hareketinde işi ciddiydi, pişmanlık ve kabul arasında bir yüzük gibi. Zorlu, keskin bir nefes aldı, sonra hızlı adımlarla apartmanın kapısına döndü.
İçeri girer girmez hızlı adımlarla yukarı çıktı. Kapıyı tıklattı. Kapı açılır açılmaz Sena’yla göz göze geldi. Sena yerine döndü ve duvara yaslanmış, elleri titreyerek kucağındaki mendili buruşturuyordu. Serdar dizlerinin üzerine çöktü, silahını yanına koydu -görünür ama ulaşılmaz bir yerde- ve yüzüne güven veren bir ifade yerleştirdi.
-“Ben geldim,” dedi, sesi yumuşak ama kararlıydı. “Adamlar yolda, sakin ol. Nefes al, bakışlarını bana ver.”
Sena gözlerini kaldırdı; Serdar’ın varlığı ona beklenmedik bir kuvvet veriyordu. Dudakları hâlâ titriyordu:
-“Ne kadar zaman?”
-“On dakika. Her şey yolunda gidecek.” Serdar’ın sözü, kendisini bile ikna etmeye çalışır gibiydi.
Kollarını onun etrafına doladı, omzuna bastırdı; titremeler biraz olsun azaldı. İçinde bir parçanın hâlâ dikenli bir korku olduğunu biliyordu ama dışarıya kararlı bir adam olarak görünmek zorundaydı. O yüzden gerekeni yaptı: elini Sena’nın saçlarına götürüp nazikçe okşadı, gözlerinin içine baktı ve bütün cümleleri tek bir ifadeye sığdırdı:
-“Buradayım. Kimseye bir şey olmayacak.”
Bir süre sessizce oturdular. Dışarıdan araçların uzak uğultusu duyuluyordu. Serdar telefonu eline aldı, koruma şefine kısaca talimat verdi.
"Evin etrafını sarın. Giren çıkan herkesi kontrol edin. Kamera kayıtlarını çıkarın. ÇABUK!"
Gözleri yeniden kırmızı kutuya kaydı; parmak, kan, not… Hepsi bir mesajdı ve bu mesajla birlikte hareket etmesi gerekiyordu. Ama önce Sena.
Koruma şefi ve birkaç adam hızla geldiler. Serdar onları karşılayıp kısa, keskin talimatlar verdi; adamların yüzünde hem endişe hem saygı vardı. Serdar, ekibini hızlıca yönlendirdi: iki kişi apartmanın girişini saracak, biri binanın dışındaki çevreyi kontrol edecek, biri kamera kayıtlarına bakacak. Serdar kendisi de evi bir kez daha hızlıca taradı; pencereler, balkon, arka kapı. Her yer yerinde görünüyordu ama huzur verici sayılmazdı.
Sonra Serdar, sade ama ağırbaşlı bir sesle Sena’ya döndü. Serdar’ın sesi sakindi ama altında gizlenmiş fırtına hissediliyordu:
-“Sena… hadi hemen küçük bir valiz hazırla. Bize gidelim. Burası güvenli değil. Bizim evde kalalım bir süre, olur mu?”
Sena olduğu yerde birkaç saniye kala kaldı. Yüreği göğsünde çarpıyor, gözleri istemsizce az önce gördüğü kanlı kutuya kayıyordu. Gitmek… evini terk etmek… bir an için yabancı bir fikir gibi geldi. Ama Serdar’ın sesindeki kesinlik, bakışlarındaki güven onu inandırıyordu. Burada kalmak, kendi hayatına meydan okumak demekti. Başını sessizce sallayıp odaya yöneldi.
Serdar onun arkasından baktı. Omuzları biraz düşük, adımları hızlıydı. Korku hâlâ içindeydi ama az da olsa kararlılık kazanmıştı. Serdar’ın yüzünde sert bir çizgi vardı; çenesini sıkarak arkasına yaslandı. Onu bu hâlde görmek kalbine yük bindiriyordu. “Benim yanımda olduğu sürece kimse ona dokunamaz” diye düşündü. İçinde volkan gibi patlamaya hazır öfke, dışarıdan bakıldığında kaya gibi dimdik bir ifadeyle gizleniyordu.
Sena aceleyle birkaç kıyafet seçti, telefonunu, kimliğini ve küçük eşyalarını çantasına koydu. Valiz hazırlanırken Serdar ona yardım etti; kıyafetleri katlarken parmakları bazen sertleşiyor, bazen de nezaketle eliyle düzeltme yapıyordu. Sena’nın yüzünde hâlâ yorgunluk vardı ama gözlerinde bir güven ışığı belirmişti; Serdar’ın yanında olmak, korkularını tamamen silmeye yetmese de küçültmüştü.Ellerinin titremesi onu ele veriyordu. Fermuarı çekmeye çalışırken parmakları iki kere takıldı. Serdar hemen yanına geldi; valizi alıp düzgünce kapattı, sonra ona dönerek sakin bir sesle konuştu:
-“Bir süre idare edere eder. Geri kalanını dışarıdan hallederiz.”
Sena derin bir nefes aldı. Yüzünde hâlâ yorgunluk vardı, gözlerinin altında uykusuzluğun karartısı belliydi ama bakışlarının derinlerinde bir ışık belirmişti. Güven ışığıydı bu. Serdar’ın yanında olmak, onun için dünyanın en korunaklı kalesinin kapısını açıyordu.
Kapının önünde Serdar, kısa ama sert bir brifing verdi. Korumalar dikkatle dinliyordu. Korumalar gölge gibi etrafında olacak, kimse gereksiz soru sormayacak, eğer bir tehlike olursa direk olarak müdahele edecek ve Saruhanlı evine götüreceklerdi. Sena valize son bir kez baktı, sonra Serdar’ın elini tuttu; onun parmakları güçlüydü, sıcak ve gerçekti... Onu bu dünyada her şeyden koruyabilecek tek kişi Serdar'dı. Sanki tek bir dokunuşla “Ben buradayım, hiçbir şey olamaz” diyordu. Sena’nın gözlerinden yaş süzülecek gibi oldu ama içinde bütün bu korkuya rağmen başka bir his baskındı: huzur.
Adamların bakışları sertleşti, başlarıyla onayladılar. Onların tavrında da aynı kararlılık vardı.
Sena valize son bir kez baktı, derin bir nefes aldı ve gözlerini Serdar’a çevirdi. O an onun elini tuttu. Serdar’ın parmakları sıcaktı, güven doluydu.
-“Hazırım,” dedi sesi titrek ama netti.
Serdar başını salladı. Gözlerinde öfke ve yorgunluğun karışımı vardı ama aynı zamanda bir babanın koruyucu sevgisi gibi sert bir şefkat de vardı. Kapıya yönelirken eliyle Sena’yı önüne aldı. Korumalar sessiz, tetikte dizildiler. Arabanın kapısı açıldığında Sena arkaya geçti, Serdar da yanına oturdu.
Arabanın kapısı kapanıp motor çalıştığında dışarıdaki dünya onlardan kopmuş gibiydi. Serdar, telefonunu çıkarıp kısa bir mesaj yazdı:
“Kutuyu alın.”
Ardından annesine kısa ve net bir mesaj attı.
"Anne Sena'yla birlikte bize geliyoruz. Bir süre bizde kalacağız."
Gönderdikten sonra telefonu kenara koydu ve derin bir nefes aldı. Yanındaki Sena’nın başı çoktan onun göğsüne yaslanmıştı. Kalbinin ritmini hissettiğinde, nefesi biraz düzeldi. Serdar güçlü kolunu onun sırtına doladı, yavaşça sıvazlamaya başladı.
Sena gözlerini kapadı. Henüz sakin değildi, içindeki korku dalgaları hâlâ sarsıyordu. Ama Serdar’ın kokusu, kalbinin gür sesi, parmaklarının sırtındaki o sakinleştirici gezintisi yavaş yavaş onu toparlıyordu. Dışarıda arabaların kesip geçtiği karanlık yollar, eskort araçların korna sesleri vardı ama Sena için dünya küçülmüş, yalnızca Serdar’ın yanında nefes almaktan ibaret olmuştu.
Serdar ise camdan dışarı bakarken çenesini sıkıyor, dişlerini bastırıyordu. “Kim yaptıysa… bu mesajı yollayan kimse… bunun hesabını verecek. Hem de misliyle. Seni doğduğuna pişman edeceğim Metin...” diye geçirdi içinden. Yanında uyumaya çalışan kızın nefesini duyunca biraz yumuşadı. Elini yeniden saçlarına götürdü, okşadı. Öfkesini bastırmanın tek yolu buydu.
Araba hızla, koruma eskortları eşliğinde Saruhanlı Yalısı’na doğru ilerlerken, ikisinin de içindeki fırtına aynı anda kabarıyor ama birbirlerine tutunarak yavaş yavaş dindirmeye çalışıyorlardı.
Güneş ışığı denizin üzerinden yükseliyor, sabahın parlaklığı şehri aydınlatıyordu. Saruhanlı yalısının beyaz taş duvarları bu ışıkta daha da ihtişamlı görünüyordu. Araba geniş bahçeden geçerken korumalar kapıda hazır bekliyordu. Demir kapı ağır ağır açıldı, eskort araçlar tek sıra hâlinde içeri girdi.
Sena arabanın camından dışarı bakarken derin bir nefes aldı. Daha dün kendi evinde, kahvesini yudumlayarak sıradan bir sabaha uyanmıştı. Şimdi ise başka bir dünyanın içinde, korumalarla çevrili yüksek duvarların ardında, bambaşka bir güvenlik çemberindeydi. İçinde huzur ile yabancılık bir aradaydı.
Serdar arabadan inerken sert bir hareketle kravatını düzeltti, yüzünde soğuk ve keskin bir ifade vardı. İçinden geçen tek şey, bu tehdidin bedelini ödetmekti. Ama Sena’ya dönüp baktığında yüzü yumuşadı. Onun titreyen elleri, gözlerindeki kaygı Serdar’ı anında başka birine çeviriyordu; savaşçıdan, koruyan bir adama.
Kapıda ilk onları Gül karşıladı. Kahya, telaşlı bakışlarla Sena’yı süzdü.
-“Hoş geldiniz efendim…” dedi, sesi kısık ama özenliydi.
Sena hafifçe başını eğdi, zoraki bir gülümseme belirdi dudaklarında. Yalıya adım atarken burnuna eski ahşapla harmanlanmış tuzlu deniz kokusu geldi. İçerideki geniş hol, yüksek tavanlı avize ve büyük pencereler ona kısa süreliğine büyüleyici geldi ama korkusunu gölgeleyemedi.
Serdar’ın babası Metin Bey ve annesi Zeynep Hanım, gürültüyü duyup aşağı inmişlerdi. Metin Bey’in yüzünde ciddi bir ifade vardı; oğlunun bakışından bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı.
Sena daha merdivenlere doğru yürürken Nermin Hanım kollarını iki yana açtı. Kadının bakışında hem şaşkınlık hem de derin bir şefkat vardı. Onu sımsıkı kucakladı, adeta korunaklı bir yuvanın içine alır gibi.
-“Kızım… Hoş geldin. Bugün bizimle olacaksın. Sen merak etme, burası senin de evin sayılır.”
Sena’nın gözleri doldu. Ne cevap vereceğini bilemedi, sadece başını salladı. İçinde fırtınalar koparken, Nermin Hanım’ın bu sıradanlaştıran tavrı, her şeyin normalmiş gibi sürdürülmesi, ona bir anlığına da olsa huzur verdi. “Belki de gerçekten her şey yoluna girecek.” diye düşündü.
Üst kata çıktıklarında loridordan yukarı doğru ilerlerken Nermin Hanım onun elini hiç bırakmadı. Odaların kapılarını gösteriyor, küçük küçük notlar düşüyordu:
-“Şurası misafir odası, ama ben seni daha aydınlık olan köşedeki odaya yerleştireceğim. Deniz manzarası var, sabahları güneş tam buradan doğar…”
Sena dinliyordu ama zihni hâlâ kapının önünde gördüğü o kutuya takılıydı. Kalbi hızlı atıyordu, yine de Nermin Hanım’ın normal tavırları, paniğini bastırmasına yardım ediyordu.
O sırada Serdar, babası Adnan Bey’le göz göze geldi. Sessiz bir anlaşmayla başlarını eğdiler. Adnan Bey ağır adımlarla çalışma odasına geçti, Serdar da arkasından.
Kapı kapandığında odanın havası değişti. Kalın perdelerden süzülen gün ışığı masanın üzerine düşüyor, deri koltukların kokusu ve eski kitapların havası ortama ağır bir resmiyet katıyordu. Adnan Bey sandalyesine oturdu, elini masaya koydu. Sert bakışlarını oğluna çevirdi.
-“Anlat bakalım. Yüzünden belliydi… Normal bir şey değil bu.”
Serdar derin bir nefes aldı. Çenesini sıkarak konuşmaya başladı.
-“Baba… Bugün biz kahvaltı yaparken kapı çaldı. Kırmızı bir kutu bırakılmış. İçinde bir insan parmağı vardı.”
Adnan Bey’in yüzü bir anda kasıldı. Sessizlik odayı sardı. Damarları belirginleşen elini masaya vurmadı ama masanın kenarını sıktığı belliydi.
-“Kimden geldiğini biliyor musun?”
Serdar başını salladı.
-“Not vardı. Açık açık bana yazılmıştı. ‘Zafer sandığın sonun olacak. Ensende olacağım, adamlarını kolla.’”
Adnan Bey’in gözleri daraldı. Boğazındaki damar şişti, ama sesi alçak ve tehditkâr bir tondaydı.
-“Tanyel...”
Serdar’ın bakışları karardı.
-“Başka kim olabilir ki?”
Adnan Bey sandalyesinden kalkıp pencerenin önüne yürüdü. Elleri arkasında birleşmişti. Yalıdan görünen deniz dalgalıydı, gökyüzü aydınlık olsa da ufukta kara bulutlar toplanıyordu. “Bu daha başlangıç,” diye düşündü.
-“Bize açık savaş açtı, Serdar. Ama yanlış yaptı. Saruhanlı’yı tehdit edenin nefesini uzun süre alması mümkün değil.”
Serdar yumruklarını sıktı.
-“Baba, Sena’yı bu işin dışında tutmam gerek. Onu buraya getirdim. Güvende olacak.”
Adnan Bey oğluna döndü, gözlerinde hem sertlik hem de gurur vardı.
-“Doğru yapmışsın. Ama unutma oğlum, artık sadece onu değil… kendini de korumak zorundasın. Bu iş senin sırtındaki yükü daha da ağırlaştıracak.”
Serdar’ın gözlerinde kararlı bir parıltı vardı.
-“Biliyorum baba. Ama ne olursa olsun, onu kaybetmeyeceğim. Kaybedemem...”
Odanın içindeki sessizlikte, iki adamın nefesleri yankılandı. Dışarıda hayat sıradan bir gün gibi akmaya devam ederken, içeride savaşın gölgeleri çoktan masaya yatırılmıştı.
Serdar, Adnan Bey’in cümleleri yavaşça bitince sessizce kapıya yöneldi. Hala içindeki karışık duyguların ağırlığı omuzlarını bastırıyordu. Bir yanda babasının ciddiyeti, bir yanda içindeki öfke ve koruma içgüdüsü… Hepsi birlikte ona adeta nefes aldırmıyordu.
-“Ben senaya bakacağım.” dedi düşük ama kararlı bir sesle.
Adnan Bey’in yüzündeki gerginlik her halinden belliydi. Kaşlarını çatmış, dudaklarını sıkmıştı. Başını hafifçe sallayarak oğlunu onayladı ve telefonunu eline aldı.
-“Dikkat et, Serdar. Kızın yanında ol. Aşırıya da kaçma.”
Serdar, bir kelime bile etmeden sessizce odadan çıktı ve kapıyı ağır ama sessiz bir şekilde kapattı. Adım adım aşağıya inerken zihninde sadece Sena vardı; onun güvenliği ve huzuru…
Salona indiğinde Nermin Hanım’ı gördü. Tek başına, masanın karşısında oturmuş, tabletine dalmıştı. Serdar’ı görünce hemen elindekileri bıraktı ve ona yöneldi; ilgisi ve şefkati gözlerinden okunuyordu.
-“Sena nerede anne?” diye sordu Serdar, sesi hafif titriyordu.
-“Odasında kuzum. Biraz dinlenmek istedi.” Nermin Hanım’ın sesi yumuşaktı, ama Serdar’a bir rahatlama verdi.
Serdar, annesinin yanağına minik bir öpücük kondurup sıkıca sarıldı. Anne ve oğulun bu kısa temasında, Serdar’ın gözünden istemsizce bir damla yaş süzüldü. Hemen elinin tersiyle silip tekrar gardını aldı; güçlü durmak zorundaydı. Annelerinin omzuna hafifçe birkaç kez vurdu; her vuruşta hem kendini hem de anneye verdiği güveni pekiştirmek istiyordu.
Sonra yavaş adımlarla, dikkatle Sena’nın odasına yöneldi. Kapının önünde durdu; sessizce açtı ve içeriye baktı. Yatağın üzerinde bacaklarını kendine çekmiş, yüzünü cama doğru dönmüş bir şekilde uyuyan Sena’yı gördü. O an içindeki rahatlama ve koruma isteği bir araya geldi; nefesini tutarak kapıyı sessizce kapattı.
Serdar, ağır bir iç çekişle odadan uzaklaştı ve bahçeye yöneldi. Ayaklarının altında çimenlerin hafif nemi hissediliyordu. Denizin tuzlu kokusu ve aralığın soğuk soğuk vuran rüzgârı yüzüne çarptıkça, içindeki sıkışmışlığı biraz olsun hafifletti. Yanaklarından sessizce süzülen gözyaşlarını kimseye göstermemek için çabaladı; ama duygularını bastırmak artık zorlaşmıştı.
Derin bir nefes aldı, rüzgâr saçlarını dalgalandırırken bir nebze olsun ferahladığını hissetti. İçindeki öfke, korku ve çaresizlik yavaşça çözülmeye başlamıştı. Serdar, cep telefonunu çıkarıp Can’ı aramadan önce bir kez daha Sena’nın odasına döndü; hâlâ huzur içinde uyuduğunu gördü ve dudaklarını sıkıca bastı. Artık yapılacak planlar, stratejiler ve olası tehditler için hazır olmalıydı; ama önce, en azından kısa bir anlığına, kalbini ve zihnini toparlaması gerekiyordu.
Serdar, Can’ın numarasına tıklayıp beklemeye başladı. Telefon birkaç kez çaldıktan sonra Can’ın neşeli, enerjik sesi duyuldu:
-“Kardeşim?”
Serdar’ın yüzüne hafif bir gülümseme geldi ama gözlerindeki ciddiyet sesine de yansıdı.
-“Müsait miydin?”
-“Müsaitim. Yılbaşı planını netleştiriyorduk. Sen de dahilsin. Sakın yan çizme.”
Serdar’ın dudak kenarındaki gülümseme tamamen silindi. Sesinde ağır bir ton vardı:
-“Gelebileceğimi sanmıyorum kardeşim. Büyük bir sorunum var.”
Can’ın kahkahaya yakın neşeli tonu bir anda kesildi. Hemen endişeli bir sessizlik oluştu.
-“Neden? Ne oldu?”
Serdar gözlerini kıstı, dişlerini sıkıyordu.
-“Telefonda olmaz. Buluşalım. Acil.”
-“Tamam kardeşim. Nerede dersen.”
-“Karşıdaki Yousent’te buluşalım. 1 saate.”
-“Tamam, yakınım. Geçiyorum hemen.” dedi Can, sesi bu defa kararlıydı.
-“Ne zamana geçmiş olursun?”
-“Yarım saate orada olurum.”
-“Ben en erken 45 dakikaya oradayım. Ona göre çık. Yanına birini almadan çıkma.”
Can bir an durdu. Serdar’ın sesindeki ağırlığı fark etmişti.
-“Durum o kadar ciddi mi Saruhanlı?”
-“Öyle Camcıoğlu. Etrafımdaki herkes tehlikede şu an.”
Bu sözler, telefonda birkaç saniyelik ağır bir sessizlik yarattı. Can, Serdar’ın bu kadar gergin ve temkinli olduğu nadir anlardan birine şahit oluyordu. Onun da boğazında bir düğüm oluştu.
-“Tamam kardeşim… Sen de dikkatli ol.”
Serdar kısa ama keskin bir tonla yanıtladı:
-“Olurum. Görüşürüz.”
Telefonu kapattığında derin bir nefes aldı. İçindeki basınç, göğsünü sıkıştırıyordu.
İçeri girdiğinde, Adnan Bey şirkete gitmek için evden çıkmaya hazırlanıyordu. Nermin Hanım da yanında, alışıldık bir ev sakinliğiyle onu uğurlamaya bekliyordu. Serdar girince gözler ona çevrildi.
-“Can’la buluşacağım. Karşıya geçmem lazım. Siz sormadan söyleyeyim.”
Nermin Hanım’ın dudakları tam açılmak üzereydi ki Adnan Bey omzuna nazikçe dokundu, sessizce engelledi.
-“Neden oğlum?” dedi, sesinde babacan ama ölçülü bir ton vardı.
-“İşlerimiz var baba. Sana bahsettiğim konuyla alakalı.”
-“Ben hallederdim.”
Serdar’ın gözleri bir anda parladı, yüzüne öfke gölgesi indi.
-“Bu artık benim meselem. Benim çözmem lazım.”
Adnan Bey’in göğsünde bir gurur kabardı. Oğlunu bu dünyanın ağırlığından uzak tutmak istese de, bunun bir gün geleceğini biliyordu. Serdar artık yalnızca Sena'nın değil, ismin de sorumluluğunu üstleniyordu. İlk rakibi de son derece tehlikeli, dişli biriydi.
-"Tamam, beraber geçelim o zaman. Ben de gidiyorum zaten.”
Serdar başını salladı.
-“Ben işim bitince hemen döneceğim. Sena yalnız kalmasın. Yanıma birilerini alırım, merak etme.”
Adnan Bey sessiz bir onayla oğluna baktı. Oğlunun gözlerindeki hırsı ve sorumluluğu görmek, yüreğini hem gururla hem endişeyle doldurmuştu.
Serdar yukarı çıktı, hızlıca üstünü değiştirdi. Aynanın karşısında gömleğinin yakasını düzeltirken gözleri sertleşmişti. Sonra durdu, derin bir nefes aldı ve Sena'yı kontrol etmek için odasına uğradı. Hâlâ aynı poziyonda uyuyordu. Rahatsız etmeden kapıyı kapattı, sessizce aşağı indi.
Mutfaktan gelen sesleri duydu. Nermin Hanım, Gül Hanım’a akşam menüsünü söylüyordu. Serdar annesini çağırdı:
-“Anne, bir bakabilir misin?”
Nermin Hanım yanına geldiğinde, Serdar paltoyu üzerine geçiriyordu. Sesi yumuşaktı ama isteği keskin bir kesinlik taşıyordu:
-“Anne… Sena uyanınca onu yalnız bırakma, olur mu? Kendini burada rahat hissetsin.”
Nermin Hanım gözlerinin içine baktı, huzur veren bir sesle yanıtladı:
-“Tamam oğlum, sen merak etme.”
Ne oldu, ne bitti diye sormuyordu. Bu ailede kural belliydi; bilmesi gerekeni Adnan ya da Serdar mutlaka söylerdi. Serdar annesine sımsıkı sarılıp onunla vedalaştıktan sonra hızla evden çıktı.
Serdar birkaç korumasını yanına alarak konvoy halinde yola çıktı. Serdar kendi arabasında sürücü koltuğunda oturuyordu, bakışları yolun çizgilerine sabitlenmişti. İçinde sürekli artan bir baskı vardı; Can’a durumu anlatmak, Tanyel’e karşı strateji kurmak zorundaydı.
Tam yolun ortasında, sollamanın yasak olduğu bir bölgede ansızın solundan bir araç belirdi. Serdar’ın refleksleri harekete geçti. Ellerini sıkıca direksiyona kenetledi.
Aracın onları sıkıştırmasıyla aynı anda silah sesleri duyuldu. Göğsünde ani bir baskı hissetti, refleksle başını aşağı eğip frene asıldı. Araba yoldan çıkmaya ramak kala toparlandı. Kurşun sesleri yankılanıyordu.
Bir mermi kolunu sıyırdı geçti. Yanan bir acı kolundan aşağıya doğru aktı.
-“Hassiktir!” diye bağırdı.
Kanı sıcak sıcak süzülürken, gözleri öfkeyle doldu. Bir an bile tereddüt etmeden torpidoya uzandı. Silahı kaptığı gibi emniyeti açtı, birkaç el gelişigüzel ateş etti.
Mermi sesleri yolun çığlığına karışırken araç hızla uzaklaştı. Gözlerini kısarak plakasına odaklandı. Son üç harf beynine mıh gibi çakıldı:
MGT
Direksiyonun başında dişlerini sıktı. Artık bu sadece bir tehdit değil, doğrudan bir savaştı. Savaşacaktı...