Serdar tokuşturduğu içkisini bile olabildiğince yavaş içiyordu. Gözleri kalabalıkta kaybolur gibi görünen ama aslında zihninde sürekli ön planda olan o kadına takılıydı. Onu izlerken aklının bulanık olmasını istemiyordu. Bu yüzden içkiyi fazla kaçırmamaya özen gösteriyordu. Arada bir dudaklarına götürdüğü kadehten minik yudumlar alıyor, ardından masadaki kahkahalara eşlik ediyor, ama gözleri sürekli bir fırsatını bulup kaçamak bakışlarla kadını arıyordu.
Kadının hareketlerini rahatsız etmeden, uzaktan ama dikkatle izliyordu. Bir tabak taşıyışı, boş kadehleri toplarken hafifçe eğilişi, garson arkadaşlarıyla kısa kısa konuşmaları… Hepsi Serdar için büyüleyici bir film sahnesi gibiydi. Kalabalığın uğultusu, müziğin basları ve Can’ın yüksek kahkahaları bile, Serdar’ın zihnindeki o derin merakı bastıramıyordu.
Saatler tam 00.00’ı gösterdiğinde kadın, elinde iki katlı muhteşem bir pasta ile terasa çıktı. Aniden bütün gözler ona çevrilmişti. Terasta sadece Serdar ve arkadaşları vardı. Tam o an, herkes bir ağızdan bağırmaya başladı:
-“İyi ki doğdun Serdar! İyi ki doğdun Selim! İyi ki doğdun, iyi ki doğdun, iyi ki doğdun Serdar Seliiiimm!”
Alkışlar patladı, kahkahalar yükseldi. Kadın, Serdar’a doğru eğildi. Elleriyle tuttuğu pastanın üzerinde titrek mum ışıkları parlıyordu. Can bir kahkaha patlattı; belli ki pastayı seçerken ince bir şaka düşünmüştü.
Pastanın görünüşü göz alıcıydı. İki katlı olmasına rağmen ağır değil, aksine neşeli ve davetkâr bir havası vardı. Üzeri bembeyaz kremayla kaplanmıştı. Ama sadeliğin üzerinde rengârenk yazılar, çocukça bir şakacılığı barındırıyordu. Harfler kalın ve yuvarlak hatlıydı; kırmızı, sarı, yeşil, mavi, mor… Her renkten harf yan yana dizilmiş, gökkuşağı gibi cıvıl cıvıl bir görüntü yaratmıştı.
Tam ortasında ise büyük harflerle şaka yollu bir cümle yazıyordu:
“Ömrümüzü yedin, al bunu da ye!”
Bu cümlenin etrafında minicik kalpler serpiştirilmişti. Her kalp kabarık, parlak ve canlıydı; sanki birazdan pastadan havalanıp uçacakmış gibiydi. Kenarlarında incecik bir gökkuşağı şeridi dolanıyordu. Renkler birbirine yumuşak geçişlerle bağlanmış, göz alıcı bir armoni yaratıyordu.
Pasta, ciddi bir kutlama pastası olmaktan çok, kahkaha ve samimiyet dolu bir şaka gibiydi. O an Serdar da, arkadaşları da, hatta pastayı tutan kadın bile bu neşeli sürprizin büyüsüne kapılmıştı. Kahkahalar masanın üzerinde dalga dalga yayılıyordu.
-“Beğendin mi pastayı Saruhanlı?” dedi Can, göz kırparak.
-“Bayıldım, bayıldım. Sabırsızlıkla senin doğum gününü bekliyorum Camcıoğlu,” diye karşılık verdi Serdar, yalandan tehditkâr bir tonla.
-“Hadi hadi, üfle artık. Kızın beli koptu!” dedi Can, gülerek.
Serdar önce pastaya, sonra mumlara baktı. Mum ışıkları hafifçe titriyordu; sanki hepsi aynı anda bir dilek bekliyordu. Sonra gözlerini pastayı getiren kadına dikti. Onun yüzündeki gülümsemeyi, gözlerindeki o huzur verici parıltıyı unutmak istemedi. İçinden, sessizce, sadece kendisinin duyabileceği bir sesle fısıldadı:
“Bu yaşımdan seni diliyorum.”
Ve mumları üfledi.
Alkışlar yeniden koptu. Kahkahalar, şarkılar ve dostça omuz vuruşları arasında kadın, pastayı arkasında bekleyen diğer garsona verdi. Pasta içeri götürülürken, bir başka garson şampanya şişesini kovanın içinden çıkardı. Kadın, şişeyi Serdar’a uzattı. Serdar kapağı patlatırken şişeden çıkan yüksek “pop” sesi havaya karıştı. Köpükler şişenin boynundan taşıp aşağı süzülürken, kadın yanında bardak tepsisini tutuyordu. Serdar bardakları doldurdu, o da tepsiyi zarif bir şekilde masadakilere dağıttı.
Sonra kadın, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle masaya dönüp sordu:
-“Başka bir isteğiniz var mı efendim?”
Kimse yeni bir şey istemedi. Ardından kadın, doğrudan Serdar’a döndü.
-“Doğum gününüz kutlu olsun, Serdar Selim Bey. Nice mutlu yıllara.”
Sesinin tınısı yumuşak, insana huzur veren bir melodiydi. Serdar bir an durdu, gözlerinin içine baktı.
-“Teşekkür ederim,” dedi. “Dileğim kabul olursa nice mutlu yıllarım olacak,” diye içinden geçirdi.
Kadın hafifçe başını eğdi, gülümsemesini hiç bozmadan:
-“Pastalarınız birazdan gelecek. İyi eğlenceler,” dedi ve diğer garsonlarla beraber içeri geçti.
Pastalar geldi, yenildi, içkiler içildi. Masadaki neşe yükseldikçe yükseldi. Ama Serdar, bir kadehten fazlasını içmedi. Gözleri bütün gece o kadındaydı. Onun sürekli masaya gelip gitmesini sağlayacak küçük bahaneler yaratıyordu. Peçete, ıslak mendil, bir şişe su, biraz kuruyemiş… Ne bulduysa çağırıyordu. Her defasında kadının hiç solmayan gülümsemesini, yorulmak nedir bilmeyen halini gördükçe merakı büyüyordu.
Gece ilerledi. Kalabalık yavaş yavaş dağılmaya başladı. Sohbetlerin coşkusu azaldı, masadaki dostlar teker teker ayrıldı. En sonunda masada sadece Serdar ve Can kaldı. Mekânda da birkaç garson, işletmeci, o kadın ve Bizim çocuklar vardı. Ortam, geceye özgü o yorgun sessizliğe bürünmüştü.
Can, Serdar’ın bütün geceki halini dikkatle izlemişti. Artık sabredemedi, hafifçe gülümseyerek başını salladı:
-"Doğum günü geceni nasıl geçirdiğinin farkındayım, Serdar. Ne iş?”
Serdar bir an sustu. Gözlerini kadehine indirdi, sonra tekrar kaldırıp uzaklara baktı. Dudaklarının kenarında hafif bir tebessüm vardı ama bakışları ciddiydi.
-“Bilmiyorum,” dedi, sesi derin ve kararlıydı. “Ama umarım hayırlı bir iştir.”
Kadın son kez masaya geldi. Yorgun ama nazik bir tebessüm yüzüne yayılmıştı, gözlerinde bütün günün ağırlığı okunuyordu. Elini önlüğünün cebine götürüp hafifçe düzeltti.
-“Efendim, başka bir isteğiniz var mı?” diye sordu, sesi dingin ama içinde hafif bir bitkinlik vardı.
Serdar başını hafifçe salladı, kadehini masaya bırakırken:
-“Yok hanımefendi, teşekkür ederiz. Kalkıyoruz zaten artık.” dedi.
Can,
-“Hesabı alabilir miyim?” dedi.
Kadın başıyla onayladı.
-“Tabii efendim, getiriyorum hemen.” diyerek içeri yöneldi.
Salonun loş ışıkları masanın üzerindeki boş şarap kadehlerine vuruyor, dışarıdan hafif bir rüzgâr uğultusu geliyordu. Dakikalar sonra kadın geri döndü; elinde deri bir kutu ve pos cihazı vardı. Serdar refleksle öne atıldı, hesabı almak için elini uzattı. Ama Can, ani bir hareketle davranıp kadının elinden kutuyu kaptı.
Serdar, kaşlarını çatarak sert ama kısık bir sesle fısıldadı:
-“Versene oğlum.”
Can gözlerini kısmış, gülümseyerek:
-“Saçmalama Saruhanlı. Bugün senin doğum günün.” dedi. Deri kutunun içine cömertçe bir bahşiş bıraktı, sonra pos cihazına kartını uzattı.
Ödemeden sonra kalktılar. Dışarı çıktıklarında soğuk hava yüzlerine çarptı. Serdar’ın şoförü kapıda bekliyordu; ellerini önünde birleştirmiş, dikkatle etrafı süzüyordu.
-“Gel, seni de bırakalım.” dedi Serdar, dostça bir tonla.
Can başını iki yana salladı.
-“Gerek yok oğlum, karşıya geçip geri döneceksiniz. Ben taksi istedim, gelir birazdan.”
-“Olsun, ne olacak, gelsene.” dedi Serdar ısrarla.
O sırada köşeden sarı bir taksi belirdi. Can, elini kaldırarak işaret etti.
-“Gerek yok, bak geldi. Hadi görüşürüz Saruhanlı, dikkat et kendine.” dedi. Sarılıp vedalaştılar; dostluğun sıcaklığı, soğuk havanın keskinliğini bir an için bastırdı.
Serdar karşı kaldırımda bekleyen arabaya yöneldi. Şoför hızla kapıyı açtı. Serdar tam binecekken gözü, restoranın kapısından çıkan kadına takıldı. Kadın, ceketinin önünü sıkı sıkı kapatmış, kollarını göğsünde birleştirerek etrafına bakınıyordu. Saçlarının ucuna düşen kar taneleri beyaz noktalar gibi parlıyordu.
Serdar bir an düşündü. Sonra ani bir kararla:
-“Dur!” dedi şoföre.
Arabada beklediler. Dakikalar geçti; on dakika olmuştu. Ne gelen vardı ne giden. Kar yağışı yoğunlaşmış, şehrin sesleri neredeyse kaybolmuştu. Serdar, sabırsız bir nefes verip kapıyı açtı. Soğuk hava yüzüne tokat gibi çarptı, ama umursamadı. Ağır adımlarla kadına doğru yürüdü.
-“Merhaba.” dedi nazikçe.
Kadın başını çevirdi, yüzünde hafif ama içten bir gülümseme belirdi.
-“Merhaba Serdar Bey.”
Kar taneleri aralarında ince bir perde gibi süzülüyordu.
-“Kusura bakmayın, saat çok geç oldu. Sizi görünce bir süre bekledik. Sorumu yanlış anlamayın lütfen… Birini mi bekliyorsunuz?” dedi Serdar, sesinde samimi bir endişe vardı.
-“Hayır. Taksiyi aradım ama durakta kalmamış. Yoldan geçecek boş bir taksi bulmayı umuyorum.”
Serdar, içindeki tereddütle kısa bir an sustu, sonra kararlılıkla konuştu:
-“İsterseniz biz bırakalım sizi. Bu saatte burada beklemeyin.”
-“Teşekkür ederim Serdar Bey. Size zahmet olmasın, ben biraz daha beklerim.”
Ama soğuk daha da bastırmış, kar neredeyse tipi gibi hızlanmıştı. Serdar sesini yumuşatarak, gözlerinin içine baktı:
-“Zahmet olacak bir durum yok. Güvenemiyor olmanızı anlayabiliyorum, haklısınız… Ama sadece yardımcı olmaya çalışıyorum. Başka bir niyetim yok.”
Kadın bu kez başını kaldırıp göz göze geldi. İçinde kararsızlık ama aynı zamanda güven duygusu vardı.
-“Ben karşıda oturuyorum ama… Beni bir taksi durağına bırakmanız yeterli o zaman.” dedi.
Serdar hafifçe gülümsedi.
-“Tabii, nasıl isterseniz. Buyurun.”
Koşarak arabaya yöneldiler. Kar dizlerine kadar çıkmış, nefesleri buhar olup havada asılı kalıyordu. Şoför refleksle Serdar’ın kapısını açmaya yeltendi, ama Serdar başıyla kadını işaret etti. Şoför hemen anlayıp koştu, kadının kapısını açtı.
-“Teşekkür ederim.” dedi kadın ve arabaya bindi.
Serdar şoföre döndü.
-“Karşıya geçeceğiz.” dedi Serdar kısa bir emirle ardından arabaya bindi.
Araba hareket etti. İçeride sessizlik hâkimdi; yalnızca kaloriferin uğultusu ve dışarıdaki karın cama vuruşu duyuluyordu. Bir süre sonra kadın sessizliği bozdu. Elini uzattı, yüzünde yorgun ama samimi bir gülümseme vardı.
-“Ben Zeynep.” dedi.
Serdar onun elini nazikçe sıktı.
-“Memnun oldum. Ben de Serdar Selim.”
Kadın gözlerini kısarak baktı.
-“Biliyorum. Serdar Selim Saruhanlı. Bugün öğrendim. Önemli birisiniz bu şehirde.”
Serdar’ın kaşları hafifçe çatıldı. Böyle tanınmak istemezdi.
-“Neden öyle düşündünüz?” diye sordu, sesinde biraz tedirginlik vardı.
Zeynep omuzlarını kaldırıp iç çekti.
-“Sizin geleceğiniz öğrenilince herkes telaşla her şeyin en iyisini ortaya koymaya çalıştı. Özel müşterilerimiz için de öyle yapıyoruz tabii ki. Ama sizin olayınız daha farklı galiba.”
Serdar başını çevirdi, camdan dışarıya baktı. Sesinde ciddi bir ton vardı:
-“Normal biriyim. Yanımdaki arkadaşım Can için o kadar özenmişlerdir.”
Zeynep gülümseyerek başını yana eğdi.
-“Peki siz öyle diyorsanız.”
Ardından ikisi de başlarını cama çevirip manzarayı izlemeye başladılar. Kar artık şehri beyaza boyuyordu.
Zeynep aniden şoföre döndü:
-“Taksi durağı bu kadar uzak mıydı?”
Şoför kısa bir bakış atıp, sakin bir sesle yanıtladı:
-“Karşıya geçiyoruz efendim.”
Zeynep’in gözleri büyüdü, telaşla Serdar’a döndü.
-“Sizi taksi durağına bırakacağımı söyledim. Hangisi olduğunu söylemedim.” dedi Serdar, gözlerini yoldan ayırmadan.
-“Ama Serdar Bey-”
-“Şu beyi kaldırsak olur mu? Bu saatte genç bir kızı öylece bırakamazdık. Karşıda bulduğumuz ilk durakta bırakırız.”
Zeynep kısa bir tereddütten sonra sadece:
-“Peki.” diyebildi.
Kar muhteşem bir görüntüyle yağıyordu. Büyük, ağır taneler sanki gökyüzünden yavaş çekimde düşüyor, şehri bembeyaz bir örtüyle sarıyordu. Köprüden geçerken bu manzara insana ayrı bir şekilde büyülü geliyordu. Boğaz’ın üzerinde dans eden ışıklar, beyazla karışan sis, İstanbul’u adeta bir tabloya dönüştürmüştü.
Serdar camdan dışarı bakarken, dudaklarından istemsizce bir cümle döküldü:
-“Özlemişim.”
Bunu yalnızca içinden söylediğini sanıyordu, ama sesini bastıramamıştı.
Zeynep başını çevirip merakla baktı:
-“İstanbul’u mu, karı mı?”
Serdar irkildi, şaşkınlıkla gözlerini ona çevirdi.
-“Ben onu dışımdan mı söyledim?”
Zeynep kahkahasını tutamadı, içten, yankılı bir kahkaha attı.
-“Hahaha, evet.”
O kahkaha arabayı doldurmuştu. Zeynep’in gülüşü, Serdar’ın içinde uzun süredir uyuyan bir tebessümü uyandırdı. İçinden “Ne kadar güzel gülüyor… İnsan, sadece bu kahkahayı dinlemek için bile yanında olmak ister.” diye geçirdi.
Serdar, gözlerini tekrar manzaraya çevirdi ama bu kez farkında olmadan Zeynep’i izliyordu.
-“İstanbul’u özlemişim. Bu manzara… dünyanın başka hiçbir yerinde yok.” dedi, gözleri hâlâ Zeynep’in yüzünde geziniyordu.
Zeynep merakla sordu:
-“Neredeydiniz ki?”
-“Londra’daydım.”
Zeynep dudaklarında hafif bir gülümseme ile başını salladı.
-“Konuşmayı pek sevmiyorsunuz galiba.”
Serdar bu yoruma şaşırmıştı. Kaşları hafifçe kalktı.
-“Neden öyle düşündünüz?”
Zeynep, bir çocuğun oyunbazlığıyla, koltukta bir ayağını diğer bacağının altına alarak Serdar’a doğru döndü. Gözleri merakla parlıyordu.
-“Kısa cevaplarla geçiştiriyorsunuz sadece.” dedi.
Ardından yüzünde pişman bir ifade belirdi.
-“Devamını merak edeceğinizi düşünmemiştim. Kusura bakmayın.”
-"Sohbet edersek zaman daha hızlı geçer diye demiştim."
Serdar hafifçe gülümsedi, gözlerinde eğlenceli bir parıltı belirdi.
-“Bir an önce benden kurtulmak mı istiyorsunuz yani, Zeynep Hanım?” dedi şakayla.
Zeynep gözlerini kocaman açıp dudaklarını büzdü.
-“Konuşmayı sevmediğiniz kadar alıngansınız da galiba, Serdar Bey.”
O an Serdar kahkahasını tutamadı. Güçlü, içten bir kahkaha attı. Onun kahkahası Zeynep’i de güldürdü. Arabada bir anlığına tüm soğukluk çözülmüş, yerini sıcak bir samimiyet almıştı. Serdar, gülüşünün ardından ciddileşerek devam etti:
-“Yüksek lisans yapmak için Londra’daydım.”
Zeynep heyecanla öne eğildi.
-“Yaaa, harika! Hangi üniversitede yaptınız?”
-“LSE.”
Zeynep’in gözleri parladı.
-“Ekonomi… Harika. Mesleğiniz ne?”
-“Şu an için işsizim.”
Zeynep başını yana eğip yumuşak bir sesle konuştu:
-“Yakın zamanda bulacağınıza eminim.”
Sohbet o kadar akıcıydı ki zamanın nasıl geçtiğini anlamamışlardı. Araba yavaşlayıp durduğunda ikisi de farkına vardı. Dışarıya baktılar; bir taksi durağının önüne gelmişlerdi. Zeynep iç çekti.
-“Gelmişiz.”
Serdar dudaklarının arasından neredeyse duyulmaz bir şekilde fısıldadı:
-“Maalesef.”
Zeynep merakla döndü.
-“Efendim?”
-“Size bir şey demedim. İsterseniz evinize yakın bir yere kadar da götürebiliriz.”
Zeynep başını iki yana salladı.
-“Hiç gerek yok. Buraya kadar bile zahmet verdim size. Her şey için çok teşekkür ederim.”
Serdar içtenlikle gülümsedi.
-“Teşekküre gerek yok. Ben teşekkür ederim sohbetiniz için.”
-“Rica ederim, ne demek.” dedi Zeynep ve çantasını almak için kapıyı açtı. Ama aceleyle çekince çantası yere düştü, içindekiler etrafa saçıldı. Anahtarlar, not defteri, küçük bir ruj… Hepsi karda parıldıyordu. Zeynep utançla yüzünü buruşturdu.
-“Of, ne sakarım!”
Serdar hemen eğildi, birkaç eşyayı toplayıp ona uzattı.
-“Yardım edeyim.”
-“Çok teşekkür ederim.”
Eşyalarını toparlayıp çantasını aldı. Kapıyı kapatmak üzereydi ki birden geri dönüp başını içeri uzattı. Gözlerinde çocuksu bir parıltı vardı.
-“Serdar Bey?”
-“Efendim, Zeynep Hanım?”
-“Kartopu oynamak ister misiniz?” dedi heyecanla.
Serdar bu beklenmedik soruyla donakaldı. Kaşlarını kaldırıp şaşkınlıkla baktı.
-“Nasıl?”
Zeynep eğilip yerden bir avuç kar aldı. Çabucak yuvarladı, küçük bir top haline getirdi ve gülerek Serdar’a fırlattı.
-“Böyle!” dedi kahkahalarla.
Serdar gülümsedi, gözlerinde meydan okuyan bir parıltı belirdi.
-“Görürsün şimdi sen.” diyerek hızla arabadan indi.
Zeynep çantasını koltuğa koyup kapıyı kapattı. Ardından koşarak karşıdaki parka doğru kaçmaya başladı. Serdar da peşinden gitti. Kar, ayak bileklerine kadar yükseliyor, nefesleri havada buhar olup kayboluyordu.
Zeynep bir kartopu daha yapıp Serdar’a fırlattı. Serdar da karşılık verdi. İki yetişkin, kocaman insan, şu an birer çocuk gibi kahkahalarla kartopu oynuyordu.
Serdar biraz daha büyük bir kartopu yapıp hızla fırlattı. Tam o sırada Zeynep eğilip kalktı, kartopu yüzüne geldi.
-“Ah!” diye inledi.
Serdar panikle koştu.
-“Zeynep! İyi misin?” dedi, hızla yüzündeki karı elleriyle temizledi.
Zeynep gülerek başını salladı.
-“İyiyim, iyiyim. Olur öyle.”
Ama Serdar’ın yüzü endişeliydi.
-“Emin misin? Acıyor mu? İstersen doktora gidelim.”
Zeynep kahkahalarla güldü.
-“Ahahahah, yok artık Serdar Bey. Abartmayın.”
Serdar gülümseyip gözlerinin içine baktı.
-“Kartoplarını atarken hiç ‘Bey’ değildim. Bey deme artık bana. Kartopu oynayacak kadar çocuklaştığım birinin bana ‘Bey’ demesini istemem.”
Zeynep utangaç bir gülümseme ile başını eğdi.
-“Tamam, Serdar.” dedi. Sonra ekledi: “Gidelim artık, çok geç oldu. Sizi.. Pardon seni de çok oyaladım.”
Serdar başını salladı.
-“Olur gidelim. Üşümüşsündür.”
Beraber arabaya doğru yürümeye başladılar. Kar ayaklarının altında çıtır çıtır ses çıkarıyordu. Serdar adımlarını yavaşlatıyor, Zeynep’le birkaç saniye daha fazla yan yana yürüyebilmek için fırsat yaratıyordu. Ama her güzel şeyin bir sonu vardı; arabaya varmışlardı.
Zeynep kapıyı açıp çantasını aldı. Dönüp Serdar’a baktı.
-“Çok teşekkür ederim tekrar. Doğum gününüz kutlu olsun. Tanıştığımıza da çok memnun oldum.”
Serdar gülümseyerek elini uzattı.
-“Ben de memnun oldum.” dedi ve Zeynep’in elini sıktı. Elini bırakmak istemiyor gibiydi.
Zeynep hafif bir tebessümle arkasını döndü, durağa doğru yürüdü. Omuzlarına düşen kar taneleri ışıkların altında parıldıyordu. Sarı bir taksiye bindiğinde, arabanın camından Serdar’a son bir kez baktı ama Serdar o anı göremedi; gözlerini yere indirmişti. Taksi uzaklaşırken geride kalan sessizlik, Serdar’ın içini garip bir boşlukla doldurdu.
Serdar derin bir nefes alıp arabasına geçti. Yolda giderken camdan hâlâ İstanbul’un karla kaplı manzarasına bakıyordu. Köprünün üzerinden geçerken şehrin ışıkları bembeyaz örtünün altında titreşiyor, gecenin ihtişamı kalbine dokunuyordu. Ama yüzündeki ifadede bir şey değişmişti. Yanındaki şoföre dönünce ses tonu aniden soğudu. Zeynep’le konuşurkenki yumuşaklık gitmiş, yerini “Saruhanlı”ya ait sertlik almıştı.
-“Biraz önce gördüğün her şeyi unut.” dedi.
Şoför, gözlerini yola dikti. Sesinde belli belirsiz bir titreme vardı.
-“Bir şey görmedim zaten ben, efendim.”
Eve geldiklerinde arabadan inmek üzereydi ki, yerde küçük bir şeyin parıltısını fark etti. Eğilip aldığında bunun bir kimlik olduğunu gördü. Elindeki kartı dikkatle inceledi.
-“Zeynep Sena Zeytinli…” diye mırıldandı. Dudaklarının kenarında merakla karışık gizemli bir tebessüm belirdi. “Demek ismin buymuş.”
Kimliği ceketinin iç cebine yerleştirdi. İçinde büyüyen tuhaf heyecanı bastıramadan hızla eve girdi.
Odada uzun bir duş aldı. Sıcak su omuzlarından aşağı akarken gözlerini kapatıyor, zihninde sürekli Zeynep’in kahkahası yankılanıyordu. “Ne saçma… Tanışalı bir gün bile olmadı ama aklımdan çıkmıyor.” diye düşündü. Duştan sonra üzerine pijamalarını giydi ve kendini yatağa attı. Gözkapakları ağırlaştığında hâlâ Zeynep’in yüzünü görüyordu. Onu düşünerek uykuya daldı.
Sabah olduğunda odasına sızan güneş ışığı yüzünü ısıttı. Serdar tek gözü açık bir halde elini komodine uzattı, telefonunu almak istedi ama eliyle yanlışlıkla başka bir şeyi yere düşürdü. Yarı uykulu halde eğilip baktığında, dün gece cebine koyduğu kimliği gördü.
Yatağında doğruldu, kimliği uzun uzun inceledi. Karşısında sıradan bir kart vardı ama Serdar için bambaşka anlam taşıyordu. Hemen telefonunu eline aldı ve Can’ı aradı.
Birkaç çalmadan sonra karşıdan uykulu, boğuk bir ses duyuldu:
-“Saruhanlı? Hayırdır?”
Serdar kısa, keskin konuştu.
-“Camcıoğlu, bana birini araştırmanı istiyorum.”
-“Kim?”
-“Zeynep Sena Zeytinli. Hakkındaki her şeyi öğrenmek istiyorum.”
Can bir an sessiz kaldı, sonra hafif alaycı bir sesle sordu:
-“Kim bu?”
-"Ne yapacaksın oğlum, araştırsınlar işte.”
-“Dünkü kız mı?”
Serdar’ın kaşları çatıldı. Sesi biraz yükseldi.
-“Çok soru soruyorsun, Camcıoğlu.”
Can’ın sesi artık uykulu değildi. Merakı artmıştı.
-“Lan oğlum, senin benden gizlin saklın mı var? Bi’ siktiğim Londra’ya gittin diye aramıza mesafe mi girdi?”
Serdar kısa bir nefes aldı, sesini düşürerek yanıtladı:
-“Evet, dünkü kız. Araştırsınlar. Bilgileri gönder bana.”
O sırada kapı çaldı. Gelen Gül Hanım’dı.
-“Serdar Bey, kahvaltı hazır.”
-“Geliyorum, Gül abla.” dedi Serdar.
Telefon hâlâ elindeydi. Can’ın sesi geldi:
-"Hızlı olsunlar.” diye ekledi Serdar.
-“Tamam, hallediyorum.” dedi Can.
Serdar telefonu kapatıp kalktı. Hızlı bir duş daha aldı, ardından boğazlı kahverengi bir kazak, altına kalın siyah kumaş pantolon giydi. Siyah kaşe paltosunu alırken cebine Zeynep’in kimliğini koymayı ihmal etmedi.
Nermin Hanım ve Adnan Bey sofrada onu bekliyorlardı. Serdar annesinin yanağına hafif bir öpücük kondurdu, babasına ise yalnızca başıyla selam verdi. Masadan bir börek alıp ağzına attı, sonra hızla kapıya yöneldi.
Nermin Hanım arkasından seslendi:
-“Nereye, oğlum?!”
Serdar geri dönmeden, kısa bir cevap verdi.
-“İşim var, anne.”
Adnan Bey’in sesi ağır ve sert bir şekilde yankılandı:
-“Bu evde ne zamandan beri sofralar böyle terk ediliyor, Serdar Selim Saruhanlı?”
Serdar durdu, omzunun üzerinden soğuk bir bakış attı.
-“Acil bir işim var, Andon Saruhanlı.” dedi ve kimsenin cevap vermesine fırsat bırakmadan evden çıktı.
Kabanını giyerken taş yolda yürümeye başladı. Kapıdaki korumalardan birine sert bir sesle seslendi:
-“Arabanın anahtarını ver.”
-“Ama Serdar Bey-”
Serdar’ın sert bakışları korumanın cümlesini tamamlamasına izin vermedi. Adam, tereddütle anahtarı uzattı. Serdar anahtarı kaptığı gibi arabaya geçti. Kontağı çevirdi, motorun sesi avluyu doldurdu. Evden hızla çıktı.
Kısa bir süre sonra Groof’un önüne gelmişti. Arabayı valeye teslim etti, içeriye adım attığında içerideki sıcaklık yüzüne çarptı. Loş ışık, kahve kokusu ve hafif caz müziği ortamı dolduruyordu. Garson onu hemen tanıyıp saygıyla selamladı ve bir masaya yönlendirdi.
Serdar masaya oturdu, kahvaltı siparişi verdi. Gözleri sürekli etrafta geziniyordu. Her detayda Zeynep’i arıyordu ama ortalarda görünmüyordu. Bu bekleyiş, sabrını zorluyordu.
Kahvaltısı geldiğinde kruvasanı ve kahvesini yavaş yavaş yemeye başladı. Her lokması sanki bir işkence gibiydi; kafasında tek bir düşünce dönüp duruyordu: “Acaba gelir mi?”
Bir süre sonra şoförünü arayıp bilgisayarını ve dosyalarını getirmesini istedi. Kendine bir kahve daha söyledi. Tam o sırada telefonu çaldı. Arayan Can’dı.
Serdar hızlıca açtı.
-“Hallettin mi?”
Can’ın sesi alaycı bir sitemle geldi.
-“İyiyim Saruhanlı, sen nasılsın?”
Serdar sabırsızdı, sesi sertleşti.
-“Uzatma Can, hallettin mi?”
-“Hallettim. Neredesin?”
-“Groof’ta.”
-"Tamam, yakınım. Geliyorum.”
Telefon kapandı. Serdar’ın kalbi hızlanmaya başlamıştı. Masanın altında bacaklarını sallıyor, beklemek ona işkence gibi geliyordu. Nihayet Can göründü. Elinde dosyalar ve bilgisayar çantası vardı. Akşam olmak üzereydi, dışarıda kar yeniden hafif hafif yağmaya başlamıştı.
Can, dosyaları masaya bıraktı.
-“Şoförün getirmiş.” dedi.
Bir dosyanın rengi diğerlerinden farklıydı. Can onu işaret ederek ekledi:
-“Hepsi onun içinde.”
Serdar gözlerini dosyaya dikmişti, nefesi hızlanmıştı. Tam o sırada masanın kenarında bir gölge belirdi. Yanlarına yaklaşan bir ses duyuldu:
-“Serdar Bey?”
Serdar başını kaldırdı. Kalbi bir an yerinden çıkacak gibi oldu...